Risale-i Nur’un mana dünyasına ”olduğu gibi” girebilmek-3: Mü’min ve fenalık

Nefis “ahmak”tır. Tersinden söylersek eğer; nefsin “muhakeme” kabiliyeti bulunmamaktadır. Basamaklarla uğraşmaz, “anlık” göz karartmalarla iş gördürür. Dizginleri nefsin ele aldığı anlarda aklî melekeler öylesine devre dışı kalmaktadır ki “Şöyle yaparsam böyle neticesi olur” gibi en ufak bir akıl yürütme ameliyesinden dahi mahrum bırakır insanoğlunu.

Nefsin hâli bu iken, “muhakeme” insanın (âdemin) olmazsa olmazıdır. Âdemin vazifesi “talim-i esma”dır. Tâlim ise muhakemesiz olmaz.

Bana bunları düşündüren geçtiğimiz günlerde Uhuvvet Risalesinde rastladığım bir metin oldu. Bizi hem de dört basamaklı bir düşünme ameliyesine davet ediyordu 22. Mektub’un bu kısmı hem de öyle bir noktada çağırmaktaydı ki, muhakememizin genelde hükümsüz kaldığı ve fevri davranmayı itiyad edindiğimiz böylesi anlarda özellikle sıralanıyordu sanki bu basamaklar:

Mü’min kardeşinden sana gelen bir fenalığı bütün bütün ona verip onu mahkum edemezsin.

[1] Çünkü, evvela kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp, o kader ve kaza hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir.

[2] Saniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adavet değil, belki nefsine mağlup olduğundan acımak ve nedamet edeceğini beklemek.

[3] Salisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver.

[4] Sonra baki kalan küçük bir hisseye karşı en selametli ve en çabuk hasmını mağlup edecek af ve safh ile ve ulüvvücenaplıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.

Evvela kaderî bir okuma yapmaya yönlendiriyordu bizi ilk basamak. Kader cihetinden bakmak bakışın bir anda genişlemesi ve derinleşmesini netice verecekti zira. Nefsin bizi yaşanan o küçük âna sıkıştırıp duygularımızı yutmak istemesine mukabil böylesi bir bakış açısı sunulmaktaydı ilk basamakta. Bu açıdan kader okumasının ilk basamakta yer alması sanki insana yapılan “evvela nazarını yukarı çek ve ân’da boğulma” çağrısıydı.

İkinci basamak ise mü’mini tek parçadan ibaret görmeye karşı bir uyarı niteliği taşıyor ve şöyle demeye yönlendiriyordu: “Senin o fenalık gördüğün kardeşin zatından ibaret değil; akıl, kalp, ruh gibi latifelerinin yanında nefis, heva, his, vehim gibi cihazları da var. Belli ki şu fena davranış esnasında ikinci gruptakiler birinci gruptakilere galebe çalmış. O halde bana düşen olsa olsa o mü’min kardeşime acımak ve lütufkarane ıslahına çalışmaktır. Gıybet ve fena mukabele ile imtihanını daha da ağırlaştırmak değil. Kaldı ki vicdanını kapatmamış ve aklını başından atmamış ise eninde sonunda pişmanlık duyacaktır.”

Üçüncü basamakta sanki bir “insafa çağrı” söz konusuydu. Sorgula diyordu insana: Sana gelen bu fenalığın ardında kendi nefsinin en ufak bir payı da mı yoktu? Haydi faraza nefsine bu olayda konduracak bir toz bulamadın diyelim. “Beşer zulmeder, kader adalet eder” hükmünü nereye koyacaktın? Hakîm-i Rahîm sana gelen şu fenalık ile senin evvelki fenalıklarına mukabil bir müeccel ceza veriyor olamaz mıydı? Ve buna hakkı yok muydu?

Dördüncü basamak ise son yol ayrımındaki kılavuzluğumuzu üstlenmekteydi. İlk üç basamaktaki hisseleri ayırdıktan sonra dahi ortada hala mü’min kardeşten gelen bir fenalık gerçeği durmaktaydı. Rabbin insana vermiş olduğu cüz’i irade yanlış sarf edilmiş, karşılığında aynı yolun yolcusu olan kardeşine karşı fenalık yapılmıştı. Kaderin hissesi ile nefislerin ve şeytanların hisselerini ayırdıktan sonra geri kalan bu bed muameleye karşı ne tarz bir tavır takınılmalıydı? Daha fenasıyla mı karşılık vermek? Misliyle mi mukabele etmek? Küsüp bir daha yüzüne mi bakmamak? Hepsi de bir tercihti elbet… Fakat hem bizi hem de karşı tarafı rahatlatacak ve arada oluşan buzları eritecek bir metod arzuluyordu kalp ve ruhumuz. Aksi halde gene nefis ve enelerin at koşturduğu bir alana girmek kaçınılmaz olacaktı. Peki nasıl bir yol ihtiyar edilmeliydi? Nasıl en az zayiatla o çukur aşılmalıydı?

Baki kalan küçük bir hisseye karşı, en selametli ve en çabuk hasmını mağlup edecek af ve safh ile ve ulüvvücenaplıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.

İlerki okumalarda tekrar buluşabilmek duasıyla…

* Bu yazıda ele almaya çalıştığım mesele “Mü’min kardeşten gelen bir fenalık” olup “sistematik zulüm”lere şümulü bulunmamaktadır. O meselenin apayrı bir çerçevede ele alınması gerektiğini düşünüyorum…

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım