Risale-i Nur’un mana dünyasına “olduğu gibi” girebilmek

Allah’ım bana eşyanın hakikatini göster. Hz. Muhammed (ASM)

“Risale-i Nur talebeleri” kavramsallaştırmasından ne anlamamız gerekiyor? Kendi namıma anladığım Risale-i Nur “talebe”si en temelde Risale-i Nur’un dünya görüşünü anlamaya talip olandır. Böylesine cihanşümul bir eserin dünya görüşünü bihakkın anlamak elbette o kadar basit ve ucuz bir iş olmasa gerektir. Evvela nefsimizde, sonra dış dünyada bu dünya görüşünü hakkıyla anlamaya ve yaşamaya razı olmayacak bir çok unsur mevcutken özellikle…

Risale-i Nur’un varlığa bakışı, bu bakış üzerine temellenen içtimai ve siyasi meselelere yaklaşımı, bu yaklaşımlardaki anahtar kavramlar, kritik kodlar ve tüm bu unsurların hakkıyla özümsenerek önce tüm Risale-i Nur talebelerine, daha sonra alem-i İslama ve nihayetinde insanlık ailesine mâl edilmesinin üzerinde çok durulması ve yol alınması gereken bir mesele olduğu herhalde aşikardır.

Bu yazıda değinmek istediğim husus ise daha özelde Risale-i Nur’un kavram dünyasının ve bu kavramların üstlendiği anlamların Risale-i Nur talebelerince “konjonktürel” değil “ontolojik” bir çerçevede ne derece ele alınabildiğiyle ilgilidir. (Burada  kastettiğim ontolojinin felsefi tazammunlarından çok Peygamber Efendimiz’in (ASM) duasında “eşyanın hakikati” olarak ifade ettiği manadır.) Bu mesele Risale-i Nur’a “olduğu gibi” muhatap olup olamadığımız konusunda önemli bir pusuladır.

Misal olarak hürriyet kavramını ele alalım… Hürriyet denilince normal bir vatandaşın aklında ilk canlanan alan pek tabiî sosyal ve siyasal alandır. Ve hürriyet yaklaşımının zamanın şartlarına bağlı konjonktürel bir bakış olması ondan beklenebilir. “Özgürlük son on yılların yükselen trendi, günümüzde de tüm dünyaca benimsenmiş, her ülke hükümeti tarafından hayata geçirilmeye başlanmış bir sosyal realite. Bu trende ayak uyduramayan ülkelerin dünyaca yobaz ilan edileceği ve dışlanacağı bir gerçek. Bizim de bu nedenle bir özgürlükler ülkesi olmamız şart.” tarzında bir düşünce silsilesinin normal vatandaştan çıkması normaldir.

Ama malumdur ki bir Risale-i Nur talebesi hürriyete/özgürlüğe yaklaşımına bu tip konjonktürel bir bakış değil, ontolojik bir yaklaşım geliştirmek durumundadır. Çünkü beslendiği eser vesilesiyle bilir ki özgürlük en temel bir insani esastır ve hatta imanın gereğidir. Zira insan Yaratıcıyı bütün isim ve sıfatlarıyla tanıyacak bir donanımla beraber yaratılmıştır. Bu donanımın inkişaf etmesi ise “irade özgürlüğü”nü gerektirir. Bu açıdan “istibdad” dediğimiz insanın iradesine keyfî olarak ket vurma durumu siyasi ya da içtimaiden öte aslında dini ve imani bir marazdır.

Üstelik iman “cüz’i iradenin sarfından sonra kalbe ilka edilen bir nurdur.” Cüz’i iradenin bihakkın sarf edilebilmesi için insana “harekat-ı meşruasında” tahakküm edilmeyen serbest bir alan lazımdır.

Kaldı ki hürriyetin var olduğu bir ortamda, doğru insanlar hakikati doğru bir biçimde takdim ederlerse imani inkişaflar yaşanacaktır. İstisnalar elbette olacaktır, ama “fıtraten mükerrem” olan insandan beklenen budur.

Dolayısıyla Risale-i Nur’un dünya görüşünde hürriyet ve iman ayrılmaz bir bütündür. Pek açık ki Bediüzzaman özgürlüğü son zamanların yükselen trendi olarak benimsiyor değildir. Mutlak Üstadı olan “Ezelî Hitap”tan dersini almaktadır ve buna binaen her söylediği söz zamanının kalıplarını kırarak asırların ötesine seslenmektedir. Talebeleriyle arasındaki hususi yazışmalarından dahi bugünlere dersler çıkarabiliyorsak bu Bediüzzaman’ın hadiselere Kur’an merkezli ontolojik bakışında aranmalıdır.

Aynı ontolojik analiz adalet, siyaset, eşitlik, demokratlık, kardeşlik, samimiyet gibi bir çok kavram için de yapılabilir elbette…

Fikrim o ki Risale-i Nur dairesi içinde gerek şahıslar gerek cemaatlar arasında ihtilafa düşülen meselelerin soğukkanlılıkla ve insaf düsturları çerçevesinde ele alınamayışında ontolojik fakirliğimizin büyük rolü bulunuyor. Mesela belli bir siyasi fikre sahip Nur talebesi kendisiyle aynı siyasi görüşü paylaşmayan diğer bir Nur talebesi kardeşine meseleyi ilkesel olarak açıklamaktansa -biraz nefis de işin içine girmişse- onu “tekfir” etme yoluna gidebiliyor! Bir yanda Hristiyanların dindar ruhanileriyle dahi ittifak etme çabasında bir Bediüzzaman, öte yanda aynı kaynaktan beslenen iman kardeşini tekfir eden bir Nur talebesi! Bu tip pest görüntülerle istisnai değil, sık olarak karşılaşılabiliyor ne yazık ki…

Açıkçası “ticaretteki silik sözler” sebebiyle dumura uğramış kendi dünya görüşümüzü Risalelere doğrulatmaktan içtinap edip Risale-i Nur’un bize sunduğu anlam dünyasına açık yüreklilikle girmeye acil ihtiyacımız bulunuyor…

Abdülhamid Karagiyim

vukufiyet'ten niyetimiz şu duanın kapsama alanına girmektir:
Şu risale bir meclis-i nuranîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübarek şakirtleri, içinde birbiriyle mânen müzakere ve müdavele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şakirtleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor.
Abdülhamid Karagiyim

Latest posts by Abdülhamid Karagiyim (see all)

Risale-i Nur’un mana dünyasına “olduğu gibi” girebilmek” üzerine bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.