Risale-i Nur penceresinden haşre bir bakış

{Özcan Kaya}

Kur’an’ın üç’ten birisi haşirdir. Haşir meselesi gaybi ve imani bir meseledir. Hiç tereddütsüz iman etmek gerektir. Fakat bu asrın insanlarında teslimiyet bozulmuş, adeta cin fikirli olmuş; her şeyden vesvese ettiği gibi inançlarını da sorgular bir dereceye gelmiş. Eskiden bu derece değildi. Teslimiyet hâkimdi. Büyük zatların sözleri delilsiz de olsa kabul edilirdi. Fakat şimdi öyle değil. Kalpler, akıllar gerek günahlarda, gerekse fen ve felsefeyle bozulmuş ve birçok vesveselere mübtela olmuşlar.

Dille her ne kadar “ben inanıyorum” dese de sayısız vesveselerin girdaplarından kendini kurtarması çok müşkül. Fakat imani meselelerin acabası olmadığı için tereddütsüz inanmak gerektir. İbadetteki eksiklik belki affedilir, fakat imanda eksikliğin affı kabil değildir. Geçmişteki ne âlimler ne de İslam filozofları imani meseleleri aklen ispat edecek bir derece tam olarak izah edememişler. Mesela İbn-i Sina gibi dâhi bir filozof haşir meselesi için “iman ederiz, fakat akıl ona yol bulamaz” demekle yetinmiştir. İşte insanların ve akılların adeta çıkmaza girdikleri bir zamanda -Allah rahmetiyle- Bediüzzaman gibi büyük bir âlimi imdadımıza gönderdi (hamd olsun). Evet, bu güne kadar sırları çözülememiş yüzden fazla Kur’anî hakikati -Allah’ın izniyle- o çözmüştür. Ahirzaman insanlarını da Kur’an’ın nuruyla şüphe ve vesveselerden kurtarmıştır.

Mesela Bediüzzaman hazretleri hepimizin elinden tutarak bizi geçmiş veya geleceğe götürür. Kâinatın her köşesindeki türlü türlü mu’cizeleri müşahade ettirir. Böylece hikmetin ne derece mükemmel işlediğini, inayet ve yardım elinin ne kadar âyan beyan olduğunu, apaçık adalet belirtilerini, geçmiş rahmet ve meyvelerinin ne kadar zahir olduğunu kör gözlere de gösterir. Vicdanı tefessüh etmemiş, kalp gözü kör olmamış herkes kesin olarak tanık olur ki, Kâinat Sultanı olan Allah’ın hikmetinden daha mükemmel bir hikmet, inayetinden daha şerefli bir inayet, onun rahmetinden daha güzel bir rahmet, onun adaletinden daha onurlu bir adalet mümkün değildir. Fakat dünya denilen memleket bu hikmet, inayet, rahmet ve adaletin hakikatlerini insanlık için tam olarak gösteremediğinden; o hikmet, inayet, rahmet ve adaletin tam manasıyla gözükeceği makarr-ı saltanat olan ahiret âlemlerinde daimi saraylar, parlak sabit mekânlar, hoş ebedi meskenler, ölümsüz mesudane yüksek hayat mertebeleri olmalıdır. Aksi takdirde şu gördüğümüz hikmet, inayet, rahmet ve adaletin inkâr edilmesi lazım gelir. Bu ise eşyanın varlığını, hatta bizzat kendi kendilerini inkâr eden Sofestailer dışında, hiç bir akıl sahibinin kabul edeceği bir şey değildir.

Kıyametten bahseden Bediüzzaman nazarlarımız şu gerçeğe de çevirir. Biz kesin olarak biliriz ki, bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz, sahip olmaz. Bir harf katipsiz olmaz, o halde bu parlak, muntazam ve düzenli memleketin de hâkimsiz, sultansız olduğu iddia edilemez.

Madem hiçbir saltanat yoktur ki, o saltanata itaat edenlere mükâfatı ve isyan edenlere mücazatı bulunmasın. Elbette rububiyet-i mutlaka mertebesinde bir saltanat-ı sermediyenin, o saltanata iman ile intisap ve tâat ile fermanlarına teslim olanlara mükâfatı ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücazatı; o rahmet ve cemâle, o izzet ve celâle lâyık bir tarzda olacak[tır].

Ahiretin yaratılışına dair hiçbir sebep olmasa bile, yalnızca Allah’ın izzeti dahi ahiretin ve özellikle de Cehennemin varlığını gerektirir. Bediüzzaman bir risalesinde bu hakikati şöyle izah eder:

Evet, nasıl bir serseri âsi ve raiyete tecavüz eden bir adam, oranın izzetli hâkimine dese, ‘Beni hapse atamazsın ve yapamazsın’ diye izzetine dokunsa, elbette o şehirde hapis olmasa da o edepsiz için bir hapis yapacak, onu içine atacak. Aynen öyle de, kâfir-i mutlak, küfrüyle izzet-i celâline şiddetle dokunuyor. Ve azamet-i kudretine inkâr ile dokunduruyor. Ve kemâl-i rububiyetine tecavüzüyle ilişiyor. Elbette Cehennemin pek çok vazifeler için pek çok esbab-ı mucibesi ve vücudunun hikmetleri olmasa da, öyle kâfirler için bir Cehennemi halk etmek ve onları içine atmak, o izzet ve celâlin şe’nidir.

Hem Bediüzzaman yine der ki: “Acaba, bir sultanın bir tek işareti yalan olmamak için, bâzan bir ordu hareket edip çarpıştığı halde; o pek ciddî ve izzetli Sultanın binler sözleri ve vaadleri ve tehditlerini yalan çıkarmak, hiçbir cihette kàbil midir? Ve hakikatsiz olmak, mümkün müdür?”

Münacat Risalesinde ise haşre, mahkemeye, sırata, Cennet ve Cehennem taraftar olmanın mü’minane hissiyatı ne güzel ifade ediliyor:

Ey Rabb-i Rahimim. Ey Sadıku’l-Va’di’l-Kerimim. Ey izzet ve azamet ve celal sahibi Kahhar-ı Zülcelal. Bu kadar sâdık dostlarını, bu kadar vaadlerini ve bu kadar sıfat ve şuûnâtını yalancı çıkarmak, tekzib etmek; ve saltanat-ı rubûbiyetinin katî mukteziyâtını tekzib edip yapmamak; ve Senin sevdiğin ve onlar dahi Seni tasdik ve itaat etmekle kendilerini Sana sevdiren hadsiz makbul ibâdının âhirete bakan hadsiz duâlarını ve dâvâlarını reddetmek, dinlememek; ve küfür ve isyan ile ve Seni vaadinde tekzib etmekle, Senin azamet-i kibriyâna dokunan ve izzet-i celâline dokunduran ve ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rubûbiyetini müteessir eden ehl-i dalâleti ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında onları tasdik etmekten yüz binler derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin. Böyle nihayetsiz bir zulümden ve nihayetsiz bir çirkinlikten, Senin o nihayetsiz adâletini ve nihayetsiz cemâlini ve hadsiz rahmetini, hadsiz derece takdîs ediyoruz.

Latest posts by Misafir Yazar (see all)

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım