Ruha Döşenen Aynalar

Ruha Döşenen Aynalar

KİMİN HİMMETİ yalnız kendi nefsi ise o “insan” değil. 

Hutbe-i Şamiye, Bediüzzaman Said Nursi

Bencillik; yeryüzünde işlenen ilk günahın –aslında her günahın– mukaddimesi, müsebbibi, muharriki. Bencillik; gurur, benlik, enaniyet, riya, kibir, hased, suizan, menfaatperestlik ve daha nice ahlak-ı rezileyi de bünyesinde barındıran “aşağılık” bir üst kavram. Seciyelerin en menhusu, rezaletin en bedihisi, vahametin en elemlisi, felaketin en zararlısı, hakaretin en aşağısı. Asrın, en derin “ben”lerin yetiştiği bu asrın, belki de en ciddi tehlikesi. Farkına varılmaz ve tedavi çareleri aranılmaz ise gerek âfakın gerekse enfüsün her fırsatta pekiştirdiği en meşhur tutum, kanattığı en ölümcül yara.

Değil sahibine, tarifine dahi tahammül edemediğim, varlığına güç yetiremediğim, karşısında sükûnetimi muhafaza edemediğim bu seciye; beşeriyetin önünde derin ve karanlık bir çukur olarak duruyor yaratılıştan beri. Zamanın ahirinde ise bu çukurun daha da derinleştiğini, kesifleştiğini ve güzelleştiğini (!) görmemek elde değil. Bu cazibedar ve efsunlu çukura (bilerek ve isteyerek) düşüp boğulan, debelenip yorulan insanların sayısı da her geçen gün artıyor. Hakikatin “bence”lere feda edildiği, yeri gelince “ben” uğruna insanlığa veda edildiği, kendini görmenin, kendini beğenmenin, kendini düşünmenin güzel haslet sayılıp teşvik edildiği; fedakârlığın saflık, feragatın enayilik addedildiği, halim-selimliğin eziklik, diğergamlığın öz güvensizlik bellendiği, kuvvetli veya güzel bir bedenin latif bir ruha tercih edildiği bu asır, her gün yüzlercesini daha bu cazibedar çukura çağırıyor.

Basiret sahiplerince bu haslet-i seyyie; düşünmek/düşünülmek, anlamak/anlaşılmak, mutlu etmek/mutlu edilmek önündeki en kalın perde, en yıkılmaz duvar. Ruhun pencerelerine sıvanmış en mülevves çamur, en nursuz efsun, en aynalı illüzyon. Nefse tattırılan en zehirli bal, en sarhoş edici şarap. Koşulan şartların, yapılan hesapların, tutulan defterlerin, taleplerin, arzuların, ihtirasların ve itiyatların en makul (!) sebebi, en haklı (!) gerekçesi. Kimi zaman gözyaşlarının, kimi zaman tebessümlerin gizli saklı faili. Sahibini, karanlık bir şehrin çıkmaz sokaklarında dolaştıran ve mütemadiyen maksadının aksine ulaştıran bu duygu; duyguların en cerbezelisi, en haini. Kimilerine göre “insan nev’inin en büyük laneti.” Kişiyi kendine köle eden bu paradoksal zincir, mimsiz medeniyetin tarifiyle en ihtişamlı, en mağrur, ve en lüzumlu özgürlük madalyası, en değerli “değerlilik” simgesi, en özel kendilik imgesi. Hakikatte ise ruha takılan menhus bir tasma, kendi kuyruğunu kovalayan ahmak bir köpek; arsız bir yular, sahibine binen hadsiz bir merkep.

Bu realiteyi “Kimin himmeti yalnız kendi nefsi ise o insan değil. Çünkü insanın fıtratı medenîdir. Ebna-i cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir. Menfaat-ı şahsiyesine hasr-ı nazar eden insanlıktan çıkar, masum olmayan câni bir hayvan olur” şeklinde ifade eden İslam ve insan mütefekkiri Bediüzzaman, kâinatta hiçbir şeyin yalnız kendisi için varolmadığını, varolamayacağını; evrenin birlik, beraberlik ve dayanışma içerisinde, bütünüyle yekdiğerine, insana ve insanlığa hizmet ettiğini ifade ediyor. İnsan olmanın da şartını ve keyfiyetini  bu düsturla öğretiyor. Yani nazarını yalnız kendi hayatına, kendi mevcudiyetine hasreden bir varlığın “insaniyet” sıfatını kaybetmeye namzet olduğunu belirtiyor. Keza maddi kâinatın sırlarını çözmeye muktedir olmuş meşhur dâhi Albert Einstein da “Ancak başkaları için yaşanan bir hayat, yaşamaya değer bir hayattır” diyerek insanoğluna hayatın “değerlilik ve yaşanabilirlik” formülünü veriyor.

Hakikaten “ben” ve “benim hayatım” çemberinde geçen bir ömür, harcanmış bir hayat, tedrîci bir intihar ve erken bir ölümdür. Bu yüzden bencillik, şu hayattaki en büyük menfuru, en ciddi korkusu olmalı insanın. Kurdukları cümlelerin öznelerinde –gizli veya açık– hep bir “ben” bulunan, dudaklarından hep bir “ben” duyulan, gözlerinde hep bir “ben” okunan insanların saadetlerine de pek ihtimal verilmemeli, saadetlerinin sâhiliğinden ve kalıcılığından şüphe edilmeli. Bu insanların tebessümlerini ya talihe ya kadere ya bilmezliğe ya da bilinmezliğe yormalı ve hep bir fevkaladelik aranmalı. Kendilerine ve yaşantılarına nazar ederken acımayla öfke, ibretle hayret arasında mütehayyir kalınmalı, fakat nihayetinde acıyıp ibret alınmalı. 

Her sebebin bir sonucu olduğunu, olması gerektiğini bize ders veren felsefe ve bilim; iyiliğe, samimiyete, fedakârlığa, özveriye, merhamete velhasılı “karşılıksızlığa” tanım getirmekten aciz. Mamafih tüm saatlerini “ben”e ayarlayıp bütün alarmlarını “ben”e kuran, ruhunun her köşesine aynalar döşeyen, her şeyi maddede arayan, eşyadan ve sebeplerden yardım dilenen, semâvî öğretilere lakayt kalıp kâinat kitabından da ittihad, muhabbet, uhuvvet, tesanüd, muavenet, fedakârlık ve feragat derslerini al(a)mayan insan ve insanlık için kıyamet pek yakında…

Ne mutlu mutluluğu başkalarını mutlu etmekte arayana, ne mutlu huzuru huzur vermekte bulana, ne mutlu fedakârlara, ne mutlu diğerkâmlara, ne mutlu “biz”lere!

Said Duran
Latest posts by Said Duran (see all)
Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.