Sâdelik-iman ilişkisi ve dünyevîleşme hastalığı

Sâdelik-iman ilişkisi ve dünyevîleşme hastalığı

Resûl-i Ekrem aleyhissalatü vesselamın “sâdelik” ile “iman” arasında ilişki kurduğu rivâyetler var olduğunu biliyoruz. Mesela “Dikkat edin! İşitiyor musunuz? Dikkat edin! İşitiyor musunuz? Sâdelik imandandır. Sâdelik imandandır.” (Ebu Davud, Tereccül, 1)

Peki sâdelik-iman arasındaki bu ilişkinin sebebi nedir? Neden iman beraberinde sâdeliği getiriyor veya getirmesi gerekiyor?

Muhakkak birçok hikmeti vardır. Ben şöyle de bir enfüsî arka planı olduğunu düşünüyorum:

  • İman nuru evvela kalbe tecellî eder.
  • Kalp ise manevi duyguların merkezidir. Merkez kuvvetleşince ona bağlı duygular da canlanır.
  • Böylece iç dünyada duygusal yönden zengin bir manevi atmosfer açığa çıkar.
  • Bu manevî zenginlik sayesinde maddî zenginliğe ihtiyaç hissedilmez. Zira aranan bulunmuş, kalp tatmin olmuştur.
  • Bu yüzden maddî yaşam tarzında –servetlere sahip olunsa bile– sâdelik esas alınır.

Yani sâdelik, gerçek zenginliktir.

İmanın her şeyin başı ve esası olduğunu burada da anlıyoruz. Demek iman nuru bir kalbe tam tecellî edince o şahsın sâdece itikadî veçhesini düzeltmekle kalmıyor aynı zamanda günlük hayat tarzında da gerçek bir müslümana yakışan duruşu o şahsa kazandırıyor. Kur’ân-ı Hakîm’in imanı birinci, amel-i sâlihi ikinci sırada mütemadiyen zikretmesi boşuna değil. İsraftan mümkün olduğunca uzak sâde hayat tarzı bir amel-i sâlihse, bu sâlih amelin gerçekleşebilmesi için sağlam bir imana sahip olmak gibi bir ön şart bulunuyor. (Bu şart bilhassa Müslümanlar için geçerli. Bir gayrimüslimin sâdeleşmek için farklı gerekçeleri bulunabilir. İçlerinde çıkan ve hayli takipçi de bulan sâdeleşme akımları bunu gösteriyor.)

İşârâtü’l İ’câz isimli tefsirinde Bediüzzaman hazretleri meselemizle ilgili çok net bir hükümde bulunuyor:

Nûr-i iman insanın bütün ef’al ve âsârına sıhhat ve istikameti vermek şanındandır.

Bu açıdan bakınca bir insanın düzelmesinin en kısa ve müessir yolunun kalbine iman nurunu yansıtmasından geçtiği rahatlıkla söylenebilir. Üstelik bu kuru bir iddiadan ibaret değil. İman dairesine girenlerin hayatlarında olumlu manada ne kadar köklü değişiklikler gerçekleştiğine bütün İslâm tarihi şâhittir.

Peki imanı kemâle ermiş bir mü’min de fena hareketlerde bulunamaz mı? Elbette bulunabilir. Ama bu hareket onun imanından değil imanın kalpte geçici de olsa perdelenmesinden kaynaklanır. Zira insan denen varlık bir kalpten ibaret değildir. Nefis, vehim, vesvese, insî ve cinnî şeytanların tuzakları gibi çok farklı rüzgârların etkisine açık yaşamaktadır. İman hakikatlerini ders almış bir mü’minden bazen hiç beklenmedik davranışların zuhur etmesi de bu sebeptendir. Bu hal bütün mü’minleri son nefese kadar teyakkuzda olmaya sevk etmektedir. Fakat şu bir gerçek ki iman kalpte ne derece parlarsa nefsânî haller o kadar az yaşam alanı bulur.

Hâsıl-ı kelam: Günümüzde tam bir hastalık haline dönüşen sâdeliği bırakarak dünyalığa koşma, temel devâsını yine iman hakikatlerinin kalpte tam sağlamlaştırılmasında bulur. Güneşler gibi imana sahip sahabelerin bazen tek seferde malının yarısını, hatta Hz. Ebûbekir (ra) gibi örneklerde tamamını infâk edebilmesi düşünen ve ibret alanlar için ne güzel levhalardır.

Sonuç cümlesi olarak şunu diyebilirim: Dünyevîleşmenin devâsı sâdelikten, sâdeliğin yolu da imandan geçiyor. Ancak o iman, iman olsa gerektir…

Abdülhamid Karagiyim
Latest posts by Abdülhamid Karagiyim (see all)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.