Said Nursi ve siyaset

Said Nursi 1878 yılında Bitlis’in İsparit nahiyesi Nurs köyünde dünyaya gelmiş, 23 Mart 1960’da Şanlıurfa’da vefat etmiştir. Hareketli ve heyecanlı bir hayat yaşamış, memleket memleket sürgünlere, hapishanelere yollanmış, daima Allah demiş, Kur’an demiş ve yazdığı eserlerle milletin imanı yolunda hizmet etmiştir.

Devrin idarecilerinin ona yaşattıkları sıkıntılara rağmen kendi değerleri ve düşünceleri uğruna mücadelesini devam ettirmiş ve geriye Risale-i Nur eserlerini bırakmıştır.

Said Nursi’nin hayat felsefesi kendine özgü çizilen bir paradigmaya dayanmaktadır. Bu paradigmanın merkezinde yaşamının belli bir evresinden sonra hayatını adadığı “iman davası” bulunmaktadır. Nursi bu iman davasını telif ettiği “Risale-i Nur”lar eliyle gün yüzüne çıkarmaya çalışmıştır.

Said Nursi üç devir yaşamış bir insan: Meşrutiyet, İttihat Terakki ve Cumhuriyet. 1907 yılında ilk defa İstanbul’a gelmiş meşrutiyet ve hürriyet tartışmalarına katılmış, İttihad-ı Muhammedi cemiyetine üye olmuş ve birçok gazetede yazılar yazmıştır. Yazdığı yazılarda İslam aleminin yaşadığı problemler ve hastalıklara dikkat çekmiş ve çözümler teklif etmiştir.

Meşrutiyet tartışmalarında meşrutiyete sahip çıkmış ve meşrutiyet “‘Ve işlerde onlarla istişare et (Al-i İmran 3/159)’. ‘Onların aralarındaki işleri istişare iledir (Şura 42/38)’ ayet-i kerimelerinin bir tecellisidir ve meşveret-i şer’iyedir. O vücud-u nuraninin kuvvete bedel, hayatı haktır, kalbi marifettir, lisanı muhabbettir, aklı kanundur, şahıs değildir. Evet meşrutiyet hakimiyet-i millettir” şeklinde tanımlamıştır.

Cumhuriyet devrinde Eskişehir mahkemesinde, “Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?” sualine, “Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder” cevabını vermiştir.

Hüseyin Arslan önemli bir tespitte bulunur:

Said Nursi yaşadığı süre içinde hiçbir zaman devlet düşmanlığı yapmamıştır. Bu meyanda onun dahili ve harici yıkıcı, bölücü ve zararlı oluşumlarda, akımlarda, cereyanlarda yer almadığı ve bunlara sıcak bakmadığı, hiçbir zaman anarşiye karışmadığı ve inandığı doğruları yeri geldiğinde sert, yeri geldiğinde tatlı bir üslupla anlatmaktan kaçınmadığı gerek kendi ifadelerinden, gerek neşriyatından, gerekse de başkalarının aktardıklarından bilinmektedir.

Daima müspet hareket etmiş ve memleketin asayişine çalıştığını da defaatle dile getirmiştir. Onu dünyaya çağıranlara, “Ben imanın cereyanındayım” demiştir. Siyasi otoriteyi, iktidarı ele geçirmek gibi bir düşüncesi olmamıştır:

İki elimiz var. Yüz elimiz de olsa, ancak nura kafi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok!..

Bediüzzaman Said Nursi hayatını üç evreye ayırmaktadır: Eski Said, Yeni Said ve Üçüncü Said… Birinci Cihan Harbi’nden sonra Rusya’da esarette iken bir dönüşüm yaşamaya başlar, bu süreç 7–8 yıl kadar sürer. 1923’lü yıllarda Ankara’dan ayrılıp Van’a gider, bu aynı zamanda Eski Said’e bir vedadır. Gençliğinin büyük bölümünü harplerde, miting meydanlarında geçiren Said Nursi 1923’ten sonra büyük bir dönüşüm yaşar. Bu dönüşümü şu şekilde ifade eder:

Buraya kadar geçen hayatım bir vatanperverlik hali idi. Siyaset yoluyla dine hizmet hissini taşıyordum. Fakat bu andan itibaren dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ıstılahıma göre “Eski Said”i gömdüm. Büsbütün ahiret ehli “Yeni Said” olarak dünyadan elimi çektim. Tam bir inziva ile bir zaman İstanbul’un Yuşa Tepesi’ne çekildim. Daha sonra doğduğum yer olan Bitlis ve Van tarafına giderek mağaralara kapandım. Ruhî ve vicdanî hazzımla baş başa kaldım. “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” düsturuyla kendi ruhî âlemime daldım. Ve Kur’an-ı Azîmüşşanın tetkik ve mütalâasıyla vakit geçirerek “Yeni Said” olarak yaşamaya başladım.

Ancak Said Nursi’nin Allah’a sığındığı siyaset yine kendi ifadelerinde yerini bulan, menfaat üzerine dönen, yalancılığa revaç veren ve şeytanı melek, meleği şeytan gösteren siyasettir. Yoksa bizatihi siyasetin kendisi değildir.

Yeni Said döneminde Risale-i Nur eserlerini telif edilmiştir. Dünya siyaseti ve sohbet-i dünyeviye terk edilmiştir. Zaman iman kurtarmak zamanıdır artık… İmanlar tehlikelidir, imansızlık yangını vardır, bu yangını söndürmeye koşmak gerekmektedir. O devirde 600 bin nüsha eser el yazması olarak çoğaltılır. Merhum Osman Yüksel Serdengeçti bu durumu “İman tekniğe meydan okudu” şeklinde değerlendirir.

14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti’nin (DP) iktidara gelmesiyle başlayan yeni dönemde Said Nursi Cumhurbaşkanı seçilen Celal Bayar’a bir tebrik telgrafı göndermiş ve kendisini yeni görevi için kutlayarak İslamiyet, vatan ve millet hizmetinde başarılar dilemiştir.

DP’nin iktidara gelmesiyle Türkiye’de yeni bir döneme girildiği gibi Said Nursi’nin hayat devresinde de yeni bir döneme girilmiştir. Bu dönem Said Nursi için Üçüncü Said dönemidir. “Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zatların hatırları için otuz beş seneden beri terk ettiğim siyasete bir iki gün baktım”  demekte ve içtimaî, siyasî mektuplar yazmaya başlamaktadır.

Ezan-ı Muhammedi’nin aslına döndürülmesine çok memnun olan Said Nursi, “Adnan Menderes gibi bir İslam kahramanı ile bir sohbet etmek isterdim” ve “İslâmiyet’in bir kahramanı olan Adnan Menderes”  gibi ifadelerle Menderes’e İslam kahramanı sıfatını vermiştir.

Said Nursi siyasete bakmadığı için Afyon hapsine girdiğini ifade etmekte ve artık siyasete bakmanın zamanı geldiğine dikkat çekmektedir:

Makam-ı iddianın asılsız isnad ettiği suçlar, siz de bilirsiniz ki “yok”, beni cezalandırmaz. Fakat beni manen cezalandıracak, vazife-i hakikiyeye karşı büyük kusurlarım var. Eğer sormak münasipse sorunuz, cevap vereyim. Evet büyük kusurlarımdan bir tek suçum: Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine şimdi bu Afyon hapsinde kanaatim geldi.

Siyasete bakarken de “ehven-i şer” düsturunu esas almıştır ve bütün talebelerine şu önemli tavsiyede bulunmuştur:

Kardeşlerim! Hastalığım pek şiddetli, belki pek yakında öleceğim veyahut bütün bütün konuşmaktan -bazen men olduğum gibi- men edileceğim. Onun için benim nur ahiret kardeşlerim “ehvenüşşer” deyip bazı biçare yanlışçıların hatalarına hücum etmesinler. Daima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil… Çünkü dahilde hareket menfîce olmaz. Madem siyasetçilerin bir kısmı Risale-i Nur’a zarar vermiyor, az müsaadekârdır, “ehvenüşşer” olarak bakınız. Daha “âzamüşşer”den kurtulmak için onlara zararınız dokunmasın, onlara faydanız dokunsun.

Bu dönemde Said Nursi “azamüşşer” gördüğü bir partiye (CHP) karşı “ehven-i şer” gördüğü bir partiyi (DP) desteklediğini, o dönemin şartları içinde DP’ye zarar verilmemesini istediğini ve bu partiyi yönlendirici tavsiyelerde bulunduğunu belirtir.

Şerif Mardin, Said Nursi’nin DP’ye olan desteğini anlatırken şu tespitlerde bulunur:

1950’de iktidara gelen ve İslamiyet’e bir ölçüde daha hayırhah bakan bir hükümetin yönetiminde 1956 yılına gelindiğinde Said Nursi’nin takipçilerine Demokrat Partiyi desteklemekle yükümlü olduklarını ilan etmiştir. Böylece Said Nursi’nin yaşamının üçüncü evresi başlamış, kişisel olarak siyasetten uzak dururken takipçilerini de siyasetle ilgilenmeye teşvik ettiğini…

Nitekim Said Nursi’nin hayatı boyunca siyaset karşısında takındığı bu tavırlar kendisine “yüksek siyaset” yapma geleneğinin iyi bir uygulayıcısı payesinin verilmesine sebep olmuştur.  “Ehven-i şer” gördüğü DP’ye oy vermiş, “azamüşşer” gördüğü CHP’ye ise fikir vermiştir. Bir partiye oy vermiş olması prensip bazında kalmış, bir siyasi partinin partizanı durumuna kendisini düşürmemiştir. Bundan dolayı diğer partileri kendine rakip olarak algılamamış. Hatta siyasete girmek isteyen talebelerine de, “Cemaat namına değil, şahısları namına siyasete girebilecekleri”nin müsaadesini vermiş fakat herhangi bir parti ismi belirtmeyerek genel çerçeveleri çizmiştir.

Mehmet Kaplan

Mehmet Kaplan

Süleyman Demirel Üniversitesi / Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü - Din Sosyolojisi
Mehmet Kaplan

Latest posts by Mehmet Kaplan (see all)

Bir düşünce üzerine “Said Nursi ve siyaset

  1. osman baki

    siz bir soru soracağım cevaplarsanız sevinirim
    Mehmet bey türkiye darü-l harpmidir,yoksa darü-l islammı.bu cevaba göre sizin ehveni şer anlayışınıza yorum yapacağım

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım