Sevad-ı Azama ittiba, Lorenz Eğrisi ve Gini Katsayısı

İnsanın dikkatini celbeden şeyler, özellikle enfüsi dairede üzerine tefekkür ettiği konular, kişinin mevcut konumuna ve durumuna göre değişiklik gösterir. Hastayken ölümü daha ziyade düşünür mesela; zihni, hastalık halini ölüme bir şekilde nispet ettiği için. Ya da yazın sıcağında oruç farizasını yerine getiren bir mü’min açlığı ve yokluk çeken insanların halini hakkalyakin suretinde tecrübe eder. Bahsi geçen bu iki örnek hal dışında çok da fazla kıymetini anlamaz insan sahip olduklarının. İşte bu sebepten olsa gerektir ki her ne kadar üzerinde öğrenciyken ya da herhangi bir gelire sahip değilken durduysam da “maişet hususunda sevad-ı azama tabi olma” meselesi çalışma hayatına başladıktan sonra fikir dünyamı daha ziyade işgal eder hale geldi. Çünkü şartlar oluştu, olgunlaşıyor.

Sahi bir Müslüman maişet hususunda nasıl davranmalı? Referansı ne olmalı?

Bu iki soruyu ardı sıra okuyan okuyucu “sünnet-i seniyye” cevabını yapıştıracaktır. İsrafa kaçmadan yapmalıyız harcamalarımızı diye de ekleyecektir. Ama nasıl olacak bu? Günümüzde bunun uyarlamasını bir fert, bir aile reisi, raiyetine hizmetçi mesabesindeki bir yetkili olarak nasıl başaracağız? Bu saikle “Ben de bir ferd olarak, mevcut durumda maişetim hususunda nasıl bir yol izlemeliyim, varidatımı nasıl, nereye ve ne şekilde sarf etmeliyim; bu mevzuda sırat-ı müstakimi yakalamaya nasıl çalışabilirim?” soruları zihnimi daha çok kurcalar hale geldi.

“Sevad-ı azama tabi olmak”

Aleykum bissevad-il azam! (Sevad-ı azama tabi olun!)[1] Evet, bu söz Peygamber Efendimiz’e (asm) ait bir söz, bir hadis. Tabi yalnızca maişet hususu için söylenmiş bir söz değil. Ancak biz bu emrin maişet veçhesine eğileceğiz. Peki, ne demektir hadiste ifade edilen bu “sevad-ı azam”?

Kelimenin etimolojisine önce bir bakalım. Sevad-ı azam; “kararttı, karaladı” anlamına gelen “sevvede” fiilinden türemiş “sevad (karalık, siyahlık, karartı)” kelimesi ile büyük, ulu, iri anlamlarına gelen “azim” kelimesinin siga-i mübalağası olan “azam (daha büyük, en büyük)” kelimesinden oluşmuş “büyük karartı” demektir.[2]

Mecaz manada ise, “yaşayış özellikleri itibariyle ortaklık arz eden büyük insan topluluğu”, uzaktan bakıldığında “tek vücutmuş gibi davranan büyük halk karartısı”, tanıdık bir ifadeyle ise, “milletin kahir ekseriyeti” anlamında kullanılmıştır.[3] Üstad Bediüzzaman’a göre ise Sevad-ı Azam, “ekseriyet-i masum” demektir.[4]

Şimdi, Peygamber Efendimiz’in (asm) sözünü ettiği, asrın müceddidi Bediüzzaman’ın da “Ben sevad-ı azama tabî olmak isterim. … Ekalliyet-i müsrifeye tabi olmak istemem[5] şeklinde beyan ettiği “sevad-ı azam”ı günümüzde nasıl bileceğiz mevzusuna gelelim.

Komşusu açken tok olarak yatan kimse bizden değildir[6] hadisindeki “biz” halkasından dışarıda kalmamak için yakın çevremizi kollayıp gereğini yapabiliriz. Ama “sevad-ı azam” diye tabir edilen, bütün bir beldeyi, hatta ülkeyi ve belki de dünyayı içine alabilecek genişlikteki bir mülkteki insanların durumunu, onların maişetlerinin ne keyfiyette olduğunu nasıl bileceğiz?

Mutlak Rezzak olan Cenab-ı Hakk rızkı insanlara ulaştırırken çeşitli sebepleri birer aracı kılar. Rızkı bol verilen kimseler de verilen o rızıktan diğer rızık sahiplerine de ulaştırmak için böyle “sebep” hükmündedirler. Yani, bir mülk, bir mal veya bir iş rızkın bir vesilesi olduğu gibi bir insan da rızkın başka bir insan(lar)a ulaşması için Allah’ın takdir ettiği bir sebep olabilir. Bu minvalde herkesin kendisini bir anlamda muhasebeye çekmesi gerekir. Lakin bu kıstas nasıl olmalıdır? Kişinin gelirinin kırkta birini zekât olarak vermesi gerektiğini biliyoruz. Ancak, ya bir insan Karun-misal zenginse? Malın kırkta birinden geriye kalanı hep onun tasarrufu için midir? Küre-i arzda onca insan açlıktan ölürken, onca insan giyecek bir şey, barınacak bir yer bulamaz iken bu kişinin keyfemayeşa hareket etmesi doğru mudur? İstediğince yiyip içmesi, istediğince eğlenmesi, mal/mülk edinmesi hakkı mıdır? Bu noktada bir tuhaflık var. Bunu sizin de sezdiğinize eminim. O zaman müşkülümüzü nasıl halledeceğiz? Nereden bileceğiz “sevad-ı azam” nedir, insanlığın kahir ekseriyeti nasıl geçinir ve biz sevad-ı azama nasıl tabi olabiliriz, diye?

Lorenz Eğrisi ve Gini Katsayısı

Bir kareyi çaprazlama bir köşeden öbür köşeye bağlayan çizgiye tam gelir eşitliği çizgisi deniliyor. Bu tam eşitlik çizgisi, her yüzde 20’lik nüfus dilimi milli gelirin yüzde 20’sini almış olduğu durumdaki gelir dağılımı çizgisi ile çakışık durumda olur.

Ne var ki, birikimli olarak bu yüzde 20’lik nüfus dilimlerinin milli gelirden aldıkları pay farklılık arz ediyor. Bu sebeple tam eşitlik çizgisi altında bir çizgi oluşuyor. Bu çizgiye de Lorenz Eğrisi deniliyor. Lorenz Eğrisi tam eşitlikten ne kadar uzaklaşır ise gelir dağılımı o kadar bozuk anlamına geliyor. Gelir dağılımında tam eşitlik olsa Lorenz Eğrisi tam eşitlik çizgisinin üzerine binecek, 1/1 eşitlik ortaya çıkacak.[7] Peki, bu mümkün mü? Dar-ı imtihan olan, her insana tahdit edilmeyen 3 kuvvenin (kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye)[8] verildiği şu dünyamızda pek de mümkün görünmüyor. Yani Lorenz Eğrisi tam eşitlik çizgisinden her halükarda uzakta olacak. O halde cevaplanması gereken soru şu: Bu iki çizgi birbirine ne kadar uzakta?

Lorenz Eğrisinin tam eşitlik çizgisinden ne kadar sapma gösterdiği Gini katsayısı ile ölçülüyor. Eşitsizlik alanı olan A alanı (aşağıdaki tabloda), Lorenz çizgisi altında kalan B alanıyla toplanırsa sonuç karenin alanının yarısı ½ olur. Bu durumda: lorenz2sayısına Gini Katsayısı denir. Gini Katsayısı 0 ile 1 arasında bir sayıdır. Bu sayı 0’a ne kadar yakınsa gelir dağılımı o kadar düzgün, 0’dan ne derece uzaksa gelir dağılımı o derece bozuktur.

lorenz1

Türkiye’nin Gini katsayısı 2006’dan 2012’ye göre şöyledir: 0,43; 0,41; 0,41; 0,415; 0,402; 0,404; 0,402.

Bunun daha iyi anlaşılabilmesi için şu kıyaslamaları yapabiliriz: OECD ülkelerinin 2011 Gini katsayısı ortalaması 0.31.[9] AB ülkelerinde aynı yılın Gini katsayı değerleri 0.23 ile 0.35 arasında değişmektedir.[10] Yani bu oranlar Müslüman bir ülke olan Türkiye’nin sahip olduğu orandan (0.404), 0’a daha yakın oranlar olduğu için AB ve OECD ülkelerindeki gelir dağılımının ülkemizden daha âdil olduğunu söyleyebiliriz.

Gelgelelim sevad-ı azam ve Gini katsayısı münasebetine. Gini katsayısı hesaplanırken “birikimli fert yüzdesi ve birikimli gelir yüzdeleri arasındaki ilişki” grafikleştiriliyor. Bu yapılırken nüfusun her yüzde 20’lik kısmının sahip olduğu gelir ayrı ayrı hesaplanıyor ve neticede de tabloya dökülüyor. Bu tablo en zengin yüzde 20’den en fakir yüzde 20’ye kadar milli gelirin halk arasında nasıl paylaşıldığını gösteriyor. Bu sayede nüfusun büyük çoğunluğunun milli gelirin ne kadarıyla geçimini sürdürmeye çalıştıkları da ortaya cıkmış oluyor. Bu da nüfusun kahir ekseriyetinin, yani sevad-ı azamın gelirinin ortalamasının saptanması demektir.

Sevad-ı azama tabi olmayı eğer toplumun en fakirinin maişet koşullarını dikkate alarak değil de “toplumun kahir ekseriyetinin” maişet koşullarını dikkate alarak ele alırsak her sene istatistiklere[11] yansıyan değerlere göre “sevad-ı azama maişet hususunda nasıl tabi olabiliriz?” sorusunun cevabını bulabiliriz.

Yazımı hâlihazırda zihnimi meşgul eden bir soruyla tamamlamak istiyorum:

Yukarıdaki yazıda bir ülke çapında tartıştığımız “sevad-ı azam” meselesini esasen hangi ölçekte ele almak gerekir? Yerel çapta mı, ülke çapında mı, âlem-i İslam çapında mı, yoksa bütün dünyayı nazara alarak mı? Bütün insanlığın derdiyle dertlenmesi gereken bir Müslüman bu olaya nasıl yaklaşmalı?

Paylaşım