Seven sevdiğine sevdiğini söylesin

Dünyanın çeşitli söylentiler ve benzetmeler üstüne kurulduğunu söyleyen bilimsel konular doğru mudur bilmem ama sevgi, muhabbet üzerine kurulduğuna inanırım. Sevmek, muhabbet etmek fıtratımızda var olan bize hediye edilmiş fakat kullanmayı bildiğimiz zaman bizi vezir ya da rezil edecek bir ikilem.

Peygamber Efendimiz’in (ASM) “Seven sevdiğine sevdiğini söylesin” sözü manidar olduğu kadar nasıl da hayata yön veren zahiren kısa manen anlam yoğunluğu barındıran bir cümledir. Biz çoğu hatalarımızı, kaybedişlerimizi ve uzaklaşmalarımızı bu manidar, bir bakıma ab-ı hayat hükmünde olan sözde yitiriyoruz. Bizim toplumumuzda babalarımız kendi yetiştirildikleri koşullardan dolayı sürekli bir uzaklık, ağır takılma ve yüz-göz olma korkusu sebebiyle bu söz onlarda vuku bulmuyor. Sevgiyi gösterme, aktarma anlamını yitiriyor. Annelere gelince onlar zaten birer duygu timsali, birer şefkat ve merhamet kahramanlarımız fakat herkes o şefkati, merhameti yaşayacak kadar şanslı da olamıyor. Kimi daha görmeden kimi gördükten az bir zaman sonra bir kaybediş yaşıyor. Bu tabi bir diğer durum için de geçerli elbette.

Bu düşünceler ve hislerim yıllar önce tevafuk ettiğim bir kıssayı bana hatırlattı. Allah kuluna karşı öyle büyük şefkat ve merhamet beslermiş ki bu dünyada ödenmeyecek tek hak anne-baba hakkı, sevgisi, muhabbeti olduğunu bildiği için kaybettirdiği kuluna hesap sormamak, bir de o ağır yükümlülüğü taşıtmamak için alırmış yanına. Benliği adeta kendinden alıp uzaklara asıl şefkat, merhamet sahibi Zâtın yanına götürmeyi anlatıyor bu temsil.

Bu durum bir yanda kalsın bir de yüreğine söz geçiremediğin içini kasıp kavuran, dışında zerre belirtisi olmayan beşeri bir sevda bulur. Günlerce, aylarca hatta yıllarca onunla yaşayıp onunla kavrulup kendine kendine piştiğin bir durumdur. Olaylar, bütün döngüler, yaralanmalar kırgınlıklar, sıkıntılar onun haberi olmadan olur. Nefesini keser bir görmede, bir sesini işitmede; yürek bayram yeri, tıpkı bayramda yeni alınmış ayakkabılarıyla bir an önce sabahı bekleyen küçük bir çocuk gibi olur. Onun gibi çaresiz, kıpır kıpır… Olay böyle olunca ne yüreği açabilirsin ne de yerine başka birini, sadece sabredersin. O senin tek çaren olur, belki o bir çare değil bir tümör gibi bedenin ilk önce bir kısmını ele geçiren daha sonra bütününü kemiren bir zehir de olabilir.

Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi, “Gayrimeşru bir muhabbetin neticesi, merhametsizce azap çekmektir.” Öyle ise helaline talip olmalıyız. Bilmeliyiz ki elemsiz daimi lezzetler her şeyin helalini istemekten geçiyor.

Bize düşen her şeyi O’ndan istemektir. Hatırlatmaz mı ki bir ayet: “Kalpleri birbirine ısıtan Allah’tır.” Olana şükür, olmayana da şükür… Vazifemizi eda edip olmadığı takdirde daha iyi olacağına ve etmiş olduğumuz bütün duaların karşılığını sevap olarak almanın bilinciyle sadece Allah’ın rızasına ve asıl O’nun muhabbetine nail olmanın gayesiyle çalışmalıyız, inşallah.

Latest posts by Nur Bahar Güneyli (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım