Sıddîkıyet makamı ve Risale-i Nur’un sıddîk talebeleri

İnsanlık tarihinde Asr-ı Saadet, bütün kemalatın doruğa ulaştığı bir odak noktasıdır. Asr-ı Saadette eşi benzeri görülmeyen çok büyük bir inkılâp gerçekleşmiştir. Bu büyük inkılâbın elmas ruhlu insanları ortaya çıkaran başarısının en büyük etkenlerinden biri sıdk hakikatidir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Asr-ı Saadetteki inkılâb-ı azîm, sıdk ile kizb, iman ile küfür kadar birbirinden uzak”tır.[1] Fakat zaman geçtikçe sıdk ile kizb arasındaki mesafe kısalır. Adeta omuz omuza gelir. Hatta siyasi propaganda, yalanın doğruluktan daha fazla rağbet görmesine sebep olur.[2] Yalan kefesinin ağır bastığı asrımızda, doğruluğun tekrar rağbet görmesi için Kur’anî bir cereyana ihtiyaç vardır. Asr-ı Saadetin sıdk ve sıddîkıyet iklimini günümüze taşıyan böyle etkili bir cereyan ise sıddîkıyet timsali olan Bediüzzaman Said Nursi’nin teşekkül ettirdiği sıddîkıyet makamının sahibi olan Risale-i Nur’un şahs-ı manevisidir.

İman hakikatlerini en dakik meseleleriyle tesirli bir şekilde ders veren Nur risaleleri, İslam’ın baharında sıddîkıyet çiçeklerinin açılmasına vesile olan Kur’anî ışınlardır. İman ne kadar güçlü olursa sıddîkıyet hakikati de o derece güçlenir. Allah’ın ulûhiyetini ve rububiyetini bilen, zamandan ve mekândan münezzeh olmakla birlikte her yerde hazır ve nazır olduğunun farkına varan, meleklerin yakınlıklarının sırrına erişen, peygamberleri mutlak anlamda rehber edinmenin hakikatini keşfeden bir mü’min, fıtri olarak, sıddîkıyet üzerine inşa edilmiş ahlaki güzelliklere sahip olacaktır.

Risale-i Nur’un sıddîkıyet telkini hitap cümlelerine de yansımıştır. Bediüzzaman Said Nursi talebelerine hitap ederken, mektuplarının giriş kısmında sıklıkla “aziz, sıddîk kardeşlerim” cümlesini kurmuştur. Lahikalar bu açıdan incelendiğinde şöyle bir tablo ile karşılaşılır.

Barla Lahikası’nda 294 mektup vardır. Bu mektupların 53’ü (% 18) Bediüzzaman’a aittir. Bediüzzaman’ın mektuplarının 36’sının (% 68) hitap cümlesinde “sıddîk” kelimesi yer almıştır. Kastamonu Lahikası’nda toplam 166 mektup vardır. Bu mektupların 129’u (% 78) Bediüzzaman’ın talebelerine yazdığı mektuplardır. 129 mektubun 105’inde (% 81) “sıddîk” kelimesi geçmiştir. Emirdağ Lahikası’nda ise 372 mektup bulunur. Bu mektupların 185’i (% 50) Bediüzzaman tarafından kaleme alınmıştır. Bu 185 mektuptaki hitap cümlelerinin 165’inde (% 89) “sıddîk” kelimesi zikredilmiştir.

Lahikalardaki bu istatistiklerden hemen şu sonuca ulaşılır. Bediüzzaman, yıllar geçtikçe, mektuplarındaki hitaplarında daha sıkça “sıddîk” kelimesini tercih etmiştir (Barla, % 68; Kastamonu, % 78, Emirdağ, % 81).

Bediüzzaman Said Nursi risalelerinin farklı yerlerinde çok ehemmiyetli sıdk, sadakat, sıddîkıyet prensiplerine değinmiştir. Mesela kendisine değil, Kur’an’ın manevi i’cazı olan Risale-i Nur’a sadakat gösterilmesini şöyle ihtar etmiştir:

[Risale-i Nur’un] tercümanı ve bir hizmetkârı olan Said ne halde olursa olsun, hatta Said de -eliyazübillâh- Risale-i Nur’un aleyhine dönse, bizim sadakatimiz ve alakımızı inşaallah sarsmayacak.[3]

Sıdk ve sıddîkıyet, inancının gereğini yaşamak adına her türlü sıkıntılara direnmeyi gerektirir. Risale-i Nur’da sıdk ve sadakatten kaynaklanan bu fedakârlık prensibi şöyle vurgulanmıştır:

Bilfiil, maddeten öyle fedakârlar lazım ki, dünyanın en mühim meşgaleleri, belki büyük zararları onların hakaik-i imaniye ihtiyaçlarını susturmuyor.[4]

Sıddîkıyetin ve sadakatin bir ölçüsü de insanlara ve özellikle de mü’min kardeşlerine şefkatli olmaktır. “Civanmert kardeş” olmanın bir gereği olarak zor ânlarda kardeşlerinin yanında olabilmektir sıddîkıyet. Bu insani ve merdane haslet Risale-i Nur’da şu ifadelerle hizmet prensibine dönüşmüştür:

Asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terk etmek değil, belki daha ziyade uhuvvetini kuvvetleştirip ıslahına çalışmak, ehl-i sadâkatin şe’nidir.[5]

Sıddîkıyetin şaşmaz mihengi ise her halükarda ahireti dünyaya tercih edebilmektir. Çok sıkıntılı bir hayattan sonra dünya saadetine erişen Hz. Yusuf’un (AS) aldanmayarak ahireti istemesinde böyle ilahi bir terbiye tezahürü vardır. “Risale-i Nur şakirtleri ezvak-ı ruhaniyeyi ve keşfiyat-ı maneviyeyi dünyada aramıyorlar”[6] hakikatine mazhar Nur’un sıddîk talebeleri de ahirzamanın Yusufvari sıddîkıyet timsalleridir.

İhlâs, sıddîkıyetin azami mertebede yaşanmasıdır. İhlâs Risalesi’nin düsturlarını içselleştiren Risale-i Nur talebelerinde sıdk ve sadakat meleke haline gelir. İhlâs penceresinden bakıldığında, sıddîkıyetin birinci basamağı Allah’ın rızasını esas kabul ederek “Eğer O [Allah] razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O [Allah] kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.” prensibine göre yaşamaktır. İkinci basamak samimi ittifak ederek “Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.” hakikatine mazhar olmaktır. Üçüncü basamakta “Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih etmek” diye ifade edilen fedakârlık prensibini özümsemektir. Dördüncü basamakta ise sıddîkıyetin zirvesi denebilecek “Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmek” manasında yüksek ahlaka ulaşmaktır.[7]

İhlâsa zarar veren korku, tamah, şöhret, enaniyet,  tenperverlik, tembellik gibi insani zaafiyetler ise sıdk, sadakat ve sıddîkeyeti de zedeleyen tehlikeli manevi hastalıklardır.[8]

Risale-i Nur’da “alihimmet sıddîkin” bir Nur talebesi şöyle tarif edilmiştir: “Böyle bir zamanda, böyle ihlâslı sadakat, livechillah uhuvvet ve fisebilillah muavenet ancak alihimmet sıddîkinlerde bulunur.”[9] Bu cümleden de anlaşılmaktadır ki sıddîkıyet, Allah rızasına dayanan samimi ve ihlâslı sadakatin; insanların değil Allah’ın teveccühünü kazandıran bir kardeşliğin ve uhuvvetin; herhangi bir menfaat beklentisi olmaksızın Allah yolunda yardımlaşmanın ve muavenetin ünvanıdır.

Sıdk nedir?

Sıdk, sözlüklerde “gerçeği konuşmak, gerçeğe uygun bilgi vermek, dürüst ve güvenilir olmak, yalanın karşıtı” diye tanımlanmıştır. Bir şeyin objektif gerçekliği hak, bunun aslına uygun biçimde anlatılması sıdk kavramıyla ifade edilir.[10]

Risale-i Nur Külliyatı’nda “sıdk”ın tarifi şöyle yapılmıştır: 1- İslâmiyet’in üssü’l-esası, 2- Ulvî seciyelerinin rabıtası, 3- Hissiyat-ı ulviyesinin mizacı,[11] 4- Urvetü’l vüska,[12] 5-İmanın hassası, 6- Bütün kemalata isal edici, 7- Ahlak-ı âliyenin hayatı, 8- Âlem-i İslamın nizamı, 9- Nev-i beşeri kâbe-i kemalata isal eden 10- Ashab-ı Kiramı bütün insanlara tefevvuk ettiren ve 11- Muhammed-i Haşimi’yi (ASm.) meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkarandır.[13] Ayrıca, imana ve kâinata dair hakikat hazinelerinin “sıdk anahtarı” ile açıldığından bahsedilmiştir.[14]

Kur’an’ın “Sâdıklarla beraber olun!”[15] emri hükmünce, iman-küfür, sıdk-kizb mücahedesinde daima doğruluk tarafında yer alınmalıdır. Diğer bir ayette “İş, ciddileşip kesinlik kazanınca, Allah’a sadakatlerini gösterselerdi, elbette kendileri için çok hayırlı olurdu”[16] ifadesiyle Allah’a sadakat göstermenin ehemmiyeti ders verilmiştir.

Sıdk, imanın bir özelliği olduğu için, insan öncelikle Allah’a karşı doğru ve dürüst olmalıdır. Allah karşı doğru ve dürüst olmak ise, misak-ı ezeliye sadık olmaktır. Misak-ı ezeliye sadık kalmayanlar ancak fasıklardır. Fasıkların sıdktan kizbe girmekle yeryüzünde nasıl bir fesada sebep olduklarını Bediüzzaman Said Nursi şöyle açıklar:

Fasıklar da ol adamlardır ki, Allah’ın taatinden huruçla, misak-ı ezeliden sonra ahidlerini bozarlar ve Allah’ın akrabalar arasında veya mü’minler beyninde emrettiği hatt-ı muvasalayı keserler; yeryüzünde işleri ifsattır. Dünya ve ahirette zarar ve hüsrana maruz kalan ancak onlardır.[17]

Sıdk, Kur’an’ın bir vasfıdır. Zümer suresinin “Sıdkı (Kur’an’ı) getiren (Hz. Muhammed) ve O’nu tasdik edenler (mü’minler) ise, işte bunlar takva sahibi kimselerdir.”[18] ayetinde, Allah kelamını sıdk olarak vasıflandırmıştır. En’am suresinde ise “Rabbinin sözü, sıdk ve adalet bakımından tam kemalindedir. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur.”[19] denilerek, Kur’an en mükemmel bir sıdk mertebesinde olduğuna hükmedilmiştir.

Sıdk, Peygamber Efendimiz’i (ASM) insanlığın zirvesine çıkaran bir hakikattir. Peygamber Efendimiz’in (ASM) her bir hâli sıdkına delildir. Bundan dolayı Onun (ASM) sıdkının delilleri mu’cizeleriyle sınırlı değildir. Efendimiz’in (ASM) “hemen umum harekâtı ve ef’âli, ahval ve akvâli, ahlâk ve etvârı, sîret ve sureti, sıdkını ve ciddiyetini ispat eder.”[20] Peygamber Efendimiz (ASM) şaka yaparken dahi sıdktan ayrılmamıştır. “Ben şaka yaparım, fakat doğru konuşurum” kaidesi hayatında hâkim olmuştur. Efendimiz’e (ASM) göre sıdkın mizanı şudur: “Sana şüphe veren şeyi terk et, emin olduğun şeye ulaşıncaya kadar git. Zira sıdk kalbin itminanıdır, yalan şüphedir.”[21] Onun (ASM) hayatında sıdk ve doğruluğun ne derece ehemmiyetli olduğu şu sözünden rahatlıkla anlaşılır: “Daima doğruluğu araştırın; doğrulukta helâkinizi görseniz bile. Muhakkak ki kurtuluşunuz ancak doğruluktadır.”[22]

Sıdk, hem dünyada hem de ahirette cennet gibi bir hayatı netice verir. Kizb ise dünyevi ve uhrevi cehennemin tohumu mahiyetindedir. Bir hadiste sıdk ve kizbin bu uhrevi neticelerinden şöyle bahsedilmiştir:

Şüphesiz ki sözde ve amelde doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir İyilik de Cennete iletir Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk diye kaydedilir Yalancılık, fücura sürükler Fücur da Cehenneme götürür Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında kezzâb diye yazılır.[23]

Sıddîk kimdir?

Sıdk masdarından isim olan sıddîk “son derece doğru sözlü, asla yalan söylemeyen, sözünde duran, gerçek olduğuna inandığı şeyi onaylamakta tereddüt göstermeyen kimse” şeklinde tanımlanmaktadır. Cürcani, sıddîkı “diliyle dışa vurduğu her sözü mutlaka kalbiyle ve işiyle gerçeklik kazandıran kimse” olarak tarif etmiştir. Maksadı ve niyeti doğru, iradesi hayra yönelmiş her insanın sadık ve sıddîk diye isimlendirilebileceğini ifade eden İmam-ı Gazali’ye göre Allah’tan başka varlıklar karşısında özgürlüğünü kazanmış olan kimse sadık olarak anılır.[24]

Sıddîk, Kur’an-ı Kerim’de biri müennes (sıddîka) olmak üzere dört ayette tekil, iki ayette çoğul (sıddîkun, sıddîkin) olarak geçmektedir. Tekil geçtiği ayetlerin birinde Hz. Yusuf Aleyhisselam (Yusuf, 12/46), birinde Hz. İbrahim Aleyhisselam (Meryem, 19/41), birinde Hz. İdris Aleyhisselam (Meryem, 19/56), birinde Hz. Meryem (Maide, 5/75) hakkında kullanılmıştır.[25]

Kur’an sureleri arasında “Ahsenü’l-Kasas”[26] ünvanıyla meşhur olan Yusuf Suresinin her tarafını sıdk hakikati kuşatmıştır. Kıssa boyunca sıdk-kizb titreşimi hissedilir. Mesela, Hz. Yusuf’u (AS) Hz. Yakup’tan (AS) uzaklaştırmak isteyen ağabeylerinin “Ey babamız! Yusuf hakkında bize neden güvenmiyorsun?”[27] demeleri, “kurt yemiş”[28] yalanını uydurmaları, “Hz. Yusuf’un (AS) gömleğine yalancı bir kan lekesi sürmeleri”, Hz. Yakup’un (AS) onlara inanmayıp “nefisleriniz sizi aldatmış”[29] ikazında bulunması, Hz. Yusuf’tan (AS) nasibini alamayan Züleyha’nın kocasına yakalandığı ân “Senin ailene kötülük yapmak isteyenin cezası, ancak zindana atılmak veya can yakıcı bir azaptır”[30] yalanına sığınarak günahını kapatmaya çalışması, Züleyha’nın yakını olan bir şahidin “Eğer onun gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, o (Yusuf) yalancılardandır. Ve eğer gömleği arka taraftan parçalanmış ise o halde kadın yalan söylemiştir. O ise sâdıklardandır.”[31] tespiti, kralın rüyasının tabirini öğrenmek isteyen kişinin hapse gelerek Hz. Yusuf’a (AS) “Ey sıddîk”[32] diye hitap etmesi, kralın tahkiki neticesi Hz. Yusuf’un (AS) masumiyetinin ortaya çıkışıyla Züleyha’nın “Şimdi gerçek ortaya çıktı. Ondan ben murad almak istedim. Şüphesiz Yusuf sadıklardandır.”[33] itirafında bulunması, Hz. Yakup’un (AS) Bünyamin’i ağabeyleriyle gönderirken onlardan “Hepiniz (ölümle) kuşatılıp kıstırılmadıkça, onu bana geri getireceğinize dair bana Allah huzurunda yeminle söz verinceye kadar onu sizinle göndermeyeceğim”[34] demesi, Hz. Yusuf’un (AS) bir hile/düzen ile kardeşi Bünyamin’i Mısır’da alıkoyması,[35] ağabeylerin sözlerini tutamayıp mahcubiyetle geri döndüklerinde babaları Hz. Yakup’a (AS) “Biz kesinlikle sâdık kimseleriz”[36] demeleri ve son olarak Hz. Yusuf’un (AS) “Benim canımı Müslüman olarak al ve beni salihlere kavuştur”[37] duasını samimiyetle yapması…

Bediüzzaman, Hz. Yusuf’un (AS) en saadetli zamanında ölümüne rıza göstermesini “âli sıddîkıyeti”nin bir ünvanı olarak değerlendirmiştir. Dünyanın en parlak ve en sürurlu hâletinin dahi ona gaflet vermeyip, meftun etmemesini; hakiki saadet ve lezzet olan ahireti arzu etmesini “sıddîkıyet” olarak yorumlamıştır.[38] Bakara Suresi’nde “Eğer (iddia ettiğiniz gibi) Allah katındaki ahiret yurdu (Cennet) diğer insanlar için değil de, yalnız sizinse ve doğru söyleyenler iseniz haydi ölümü temenni edin!”[39] ayeti ise “sıddîkıyet”in ezel canibinden nüzul eden bir mihengidir.

Sıddîkıyet makamı

Kur’an-ı Hakîm’de “sırat-ı müstakim” caddesinin yolcusu olan dört taifeden şöyle bahsedilmiştir: “Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve salihlerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.”[40] Bu ayette açıkça zikredildiği üzere sıddîklar, peygamberlerden sonra “cadde-i kübra”nın en faziletli insanlarıdır.

İmam-ı Rabbani, bu ayetin tefsirin mahiyetinde, velayet mertebelerine dair şu tespitte bulunmuştur:

Velayet makamının üstünde şehadet makamı, şehadet makamının üstünde ise sıddîkiyet makamı vardır. Sıddîkıyet makamının üstünde ise yalnız peygamberlik makamı vardır. Bu iki makam arasında başka bir makam yoktur ve olamaz.[41]

İmam-ı Rabbani’ye göre, velayet makamlarının en yükseği sıddîkıyettir. Sıddîkıyet makamının diğer makamlardan farkları ise şöyledir:

Hakikat-i İslamiyet’e en uygun makam sıddîkıyet makamıdır ki, velayet mertebelerin en yükseğidir. Bu makamdaki marifetler İslamiyet’ten kıl kadar ayrı olmaz. Sıddîkıyet makamı üzerinde yalnız nübüvvet, yani peygamberlik makamı vardır. Sıddîkıyet makamının altındaki makamların hepsinde az çok sekr (şuursuzluk, dalgınlık) vardır. Sekrsiz olan, tam uyanık, yalnız sıddîkıyet makamıdır.[42]

Bediüzzaman Said Nursi, Sahabelerin velayetini “sıddîkıyet”, “veraset-i nübüvvet” ve “velayet-i kübra” ünvanlarıyla yâd etmiştir.[43] Bediüzzaman’a göre velayet-i kübra, “doğrudan doğruya zâhirden hakikate geçmek”, “akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafı”, “gayet kısa ve gayet yüksek”, “harikaları az, fakat meziyâtı çok” ve “keşif ve keramet onda az görünür” hakikatlerine mazhariyettir.[44]

İmam-ı Rabbani’ye göre “velayet-i suğra”ya “velayet-i evliya” da denir. “Velayet-i kübra”ya ise “velayet-i enbiya” denir. “Velayet-i kübra” peygamberlere mahsustur. Onların izlerinde gittikleri için Sahabeler de bu nimete kavuşmuşlardır.[45] İmam-ı Rabbani, velayet-i kübra makamına bir velinin de çıkabileceğini, fakat yine de Sahabelerin makamına yetişemeyeceğini belirtmiştir.

İmam-ı Rabbani, Sahabelerden ve bir kısım Tabiin ve Tebe-i Tabiinden sonra velayet-i kübra yolunun kapandığını, onuncu asırdan sonra ise Hz. Mehdi (RA) ile bu yolun tekrar açılacağını müjdelemiştir:

Peygamberlik makamı, Peygamberlerin sonuncusu (ASm.) ile sona ermiştir. Fakat bu makamın derecelerine, ümmetinden Ona (ASm.) çok uyanlar kavuşurlar. Bu kemalat, yüksek dereceler, Ashab-ı Kiram’da çoktur. Tabiin ve Tebe-i Tabiin’den çok az kimseye de nasip olmuştur. Onlardan sonra örtülü kalmıştır. Bunun yerine zıll ile olan velayet dereceleri çok görülmüştür. Bununla beraber Resulullah’ın (ASm.) vefatından bin sene geçtikten sonra, nübüvvet makamının derecelerinin yeniden meydana çıkması umulur. Asla bağlı makam ve dereceler, yine yayılır. Zıll ile olanlar gizlenirler. Hazret-i Mehdi (RA) asla bağlı olan bu yüksek yolu, zahir ve batın ile yayar.[46]

Ahirzamanda velayetin bu yüksek yolu Risale-i Nur ile tekrar açılmıştır. Bediüzzaman Said Nursi, velayet-i kübra yolunun tekrar açıldığını, Risale-i Nur’un velayet-i suğra yollarından farklarını izah ettiği bir yerde şöyle dile getirmiştir:

Ehl-i velayetin amel ve ibadet ve süluk ve riyazetle gördüğü hakikatler ve perdeler arkasında müşahede ettikleri hakaik-i imaniye, aynen onlar gibi, Risale-i Nur, ibadet yerinde, ilim içinde hakikate bir yol açmış; süluk ve evrad yerinde, mantıki bürhanlarla ilmi hüccetler içinde hakikatü’l-hakaike yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarikat yerinde, doğrudan doğruya ilm-i kelam içinde ve ilm-i akide ve usulü din içinde bir velayet-i kübra yolunu açmış ki, bu asrın hakikat ve tarikat cereyanlarına galebe çalan felsefi dalaletlere galebe ediyor, meydandadır.[47]

Kaynakça:

[1] Hutbe-i Şamiye, s. 55.

[2] Bkz: Sözler, s. 445-446.

[3] Emirdağ Lahikası, s. 109.

[4] Kastamonu Lahikası, s. 178.

[5] Şualar, s. 283.

[6] Emirdağ Lahikası, s. 77.

[7] Lem’alar, 21. Lem’a, s. 164-167.

[8] Bkz: Mektubat, s. 401.

[9] Kastamonu Lahikası, s. 20.

[10] Mustafa Çağrıcı, “Sıdk Maddesi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 37, Diyanet Yayınları, İstanbul 2009, s. 98.

[11] Hutbe-i Şamiye, s. 51.

[12] A.g.e., s. 55.

[13] İşaratü’l İ’caz, s. 93.

[14] Hutbe-i Şamiye, s. 53.

[15] Tevbe, 9/119.

[16] Muhammed, 47/21.

[17] İşaratü’l İ’caz, s. 206.

[18] Zümer, 39/33

[19] En’am, 6/115.

[20] Mektubat, s. 91-92.

[21] Tirmizi, Kıyamet 61, (2520); Nesai, Eşribe 50, (8, 327, 328).

[22] Kenzü’l-Ummal, 3/344.

[23] Buhari, Edeb 69; Müslim, Birr 102, 103, (2606, 2607); Muvatta, Kelam 16, (2, 989); Ebu Davud, Edeb 88, (4989); Tirmizi, Birr 46, (1972).

[24] Mustafa Çağrıcı, “Sıddıkiyet Maddesi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 37, Diyanet Yayınları, İstanbul 2009, s. 91-92.

[25] A.g.e., s. 91.

[26] Yusuf, 12/3.

[27] Yusuf, 12/11.

[28] Yusuf, 12/17.

[29] Yusuf, 12/18.

[30] Yusuf, 12/25.

[31] Yusuf, 12/26, 27.

[32] Yusuf, 12/46.

[33] Yusuf, 12/51.

[34] Yusuf, 12/66.

[35] Yusuf, 12/70-75.

[36] Yusuf, 12/82.

[37] Yusuf, 12/101.

[38] Bkz: Mektubat, s. 273-274.

[39] Bakara, 2/94; Ayrıca bakınız: Cuma, 62/6.

[40] Nisa, 4/69.

[41] İmam-ı Rabbani, Çeviren: Müstekimzade Süleyman Sadeddin, Mektubat, 18. Mektub, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2002, s. 38.

[42] A.g.e., s. 86.

[43] Bkz: Sözler, s. 453.

[44] Bkz: Mektubat, s. 54.

[45] İmam-ı Rabbani, Mektubat, s. 410, 411.

[46] İmam-ı Rabbani, Mektubat, s. 425.

[47] Emirdağ Lahikası, s. 80.

Mustafa Said İşeri

Mustafa Said İşeri

okur, düşünür, yazar, sever, gezer, arar...
okur lakin beddua ve lanet değil,
düşünür lakin bencilcesini değil hikmetlicesini,
yazar lakin yazarlık taslamaz,
sever lakin nur saçanı ve elemsiz lezzet vereni,
gezer lakin aylak aylak değil seyr ve fikr merakına,
arar lakin ebediyet mührü olanı ve beka bulanı,
cehalet çöllerinde hakikat ab-ı hayatına susamış bir yolcu gibi...
http://www.hakikatarayisi.com
Mustafa Said İşeri

Latest posts by Mustafa Said İşeri (see all)

Bir düşünce üzerine “Sıddîkıyet makamı ve Risale-i Nur’un sıddîk talebeleri

  1. BİLAL ÖZMEN

    Maşallah tebrik ediyorum yazılarınızdan ve çalışmalarınızdan istifade ediyoruz sayın abim

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım