Şükreden kul olmak

Kaybolmaya yüz tutmuş maneviyatımızın lime lime edildiği, zorla dikte edilmiş veya edilmeye çalışılan bir yaşam sanrısı içindeyiz. Unutuyoruz nerden geldiğimizi, nereye ait olduğumuzu ve olayın en can alıcı noktasının olduğu kısım; nereye gidecek oluşumuz.. Bu öyle basite alınacak bir konu değil azizim! Evliya ve enbiyaların bahsettikleri, ümmetleri adına endişe ettikleri istemediği ahirzamandayız.

Bizim bir günde yaşadığımız, kalbimizi damla damla kirletip ve belki de imanımızı kökten yok edebilecek dehşetli bir zaman diliminde yaşamak nasıl da kolay telaffuz edilip zor yaşanan bir silsile, hengame ki peygamberler döneminde on yılda belki yirmi yılda işlenecek bir günahın bu zamanda sadece bir günde düşüncesi bile ürpertirken hatta bir saate bile sığabilecek oluşu imanımızı yerinden oynatacak bir zaman düğümü.

Namaz kılmaktan o mübarek ayakları şişen Peygamberimiz’in (ASM), Hz. Aişe (RA) annemizin: “Ey Allah’ın peygamberi niçin bu kadar kılarsın” sorusuna “Ey Aişe! Şükreden bir kulda mı olmayayım?” cevabını verdiren mükemmellik abidesi kulluğunun şefaatine liyakat kazanmanın zorlaştığı bir ahirzamanın o kendini vakum gibi içine çeken, nefsini tutamayan aciz varlıklarıyız biz. En yakın örneklerimizden biri Üstad’ımız; Allah korkusundan, sevgisinden sürekli namaz kılar pozisyonda, oturmaktan ayaklarının yara oluşunu soran talebesine Rabbine layık kul olamamanın endişesiyle olduğunu söylüyor. Böyle bir imana ve böyle bir Allah sevgisine ya da korkusuna meftun olmamak ve hayranlık hissetmemek hassas duygulara sahip hiç kimsenin elinde olmasa gerek. Duyarsız kalan yürekler mi kör, sağır ya da dilsiz!

Ahirzamanda kılınan bir rekat namazın binler, belki milyonlar hükmünde sevap sayıldığı, zahiren çirkin manen güzel bir zamanın ortasında 99 esmanın bütün güzelliklerini taşıyan yaratıcıya bel bağlamamak, sırtını dayamamak, hizmete nail olmamak divanelik değil de nedir? Bundan gayrısı yok, bundan gayrısı sonsuzluk, kavuşma, bütün acıların üzüntülerin kederlerin sıkıntıların özlemlerin kavuşamamanın yok olduğu yer. Dönüp düşünmeli hangi beşeri aşk, hangi makam-şöhret sevgisi ve hangi eğlence böyle mükemmel bir dinden uzaklaşmaya sebep olabilir?

Biz her iki cihan saadetini düşünüp düşmanlarımıza karşı zırhımızı Kur’an tezgahında yaptığımız takva ile, siperimizi Resul-i Ekrem’in (ASM) Sünnet-i Seniyyesi ile, silahımızı ise istiaze ve istiğfar ile kuşanmalı hakiki Müslümanlar olarak ahirete çalışmalıyız. Ne demişti Üstad Bediüzzaman Said Nursi:

Madem dünyanız ağlıyor ve hayatınız acılaştı. O halde çalışınız ahiretiniz ağlamasın.

Rabbim bu bilinçte olan sadık kullarından ve hakkıyla imanımızı eda edenlerden eylesin. Amin, amin, amin.

Latest posts by Nur Bahar Güneyli (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım