Tatmin arayışımız

“Kalbim Sende huzuru bulana dek endişe içinde kalacak.”
St. Augustinus

“Tatmin” köken itibariyle Kur’ani bir kavram. İnsanın hayat yolculuğunu özetleyen de bir kavram bana göre. Zira Fâtır-ı Hakîmce fıtrata derç edilen bir özellik sebebiyle insan hayatı bir “tatmin mercii” arayışıyla geçer. Bu sebeple kendisini tatmin eden işlere, insanlara, kitaplara, ortamlara vs. etmeyenlere nisbeten çok daha yoğun bir teveccühte bulunur.

İnsan melekten yukarı çıkabilecek, hayvandan aşağı düşebilecek bir ahsen-i takvim/esfel-i safilîn terakkisine/tedenniyatına mazhar kılınmıştır. Yaratılışındaki bu “özel kıvam” onun tatmin arayışına akıl almaz bir salınım katmıştır.

Şu kâinat sarayında bir nevi hademe olan insanlar hem melaikeye benzer hem hayvanata benzer. Melaikeye, ubudiyet-i külliyede, nezaretin şümulünde, marifetin ihatasında, Rububiyetin dellallığında meleklere benzer. Belki insan daha cami’dir. Fakat insanın şerîre ve iştihalı bir nefsi bulunduğundan melaikenin hilafına olarak, pek mühim terakkiyat ve tedenniyata mazhardır. Hem insan amelinde nefsi için bir haz ve zatı için bir hisse aradığı için hayvana benzer.

Bu iki kutuplu yaratılış sebebiyle tatmin aradığımız mercii bazen nefsî/maddî bazen ruhanî/manevi kaynaklı olur. Söz konusu iki kutup asla birbirinden bağımsız olmayıp aralarında bir “ters orantı” ilişkisi mevcuttur: Nefsanî tatmin yönü ağır bastıkça ruhanî lezzetler insana bulanıklaşır hatta görünmez dahi olabilir. Ruhanî lezzetlerle ünsiyet etmiş insan içinse nefsanî tatminler tenezzül edilmez aşağı bir mertebede kalır.

Bizim de tanığı olduğumuz modern dönemler bu tatmin arayışı açısından oldukça ibretlik bir dönemeci temsil eder. Göklerin kapılarını kendine kapatan seküler Batı medeniyeti, mütehayyir müntesiplerini de maddeye mahkum edip maneviyata sırtını çevirtmiş hatta öyle bir alanın olmadığını iddia ettirecek kadar ileri götürmüştür. Bediüzzaman’ın, “Fakat şu zamanda maddiyyun fikri herkesi sersem ettiğinden en bedihî bir şeyde zihinlere vesvese vermiş” yakınması boşuna değildir. Bu kafa karışıklığı sebebiyledir ki hayatının nihai gayesini maddi tatminde arayan, manevi tatminden bîhaber hatta sözgelimi iş yerinde ulaştığı başarıyı bir “manevi tatmin” olarak yorumlayacak derecede madde-mana ayrımından gafil bir hayat algısı ortaya çıkmıştır.

Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyif ve lezzetle geçirmek için sefahet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız.

Meyve’nin Üçüncü Meselesi’nde sefahat ve dalalete revaç veren şahs-ı manevice söylenen bu söz, söz konusu hayat algısının özeti niteliğinde denilebilir. Burada bilhassa “ince şeyler” tabiri benim açımdan dikkat çekicidir: Fıtratta insan için “asıl” olması gereken şeyler bu sığ bakış açısında “ince” şeylere dönüşmektedir. Zira yukarıda sözünü ettiğimiz gibi insandaki nefsani/ruhanî çift kutbu ters orantı ile işlediği için nefsani tatmine esir olunan bir hayat insanı öyle “kalın” etmektedir ki en öncelikli meseleler ona nazaran çok “ince” kalmaktadır!

Ben saadet-i dünyayı ve lezzet-i hayatı ve terakkiyat-ı medeniyeti ve kemal-i san’atı, kendimce ahireti düşünmemekte ve Allah’ı tanımamakta ve hubb-u dünyada ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için insanın ekserisini bu yola şeytanın himmetiyle sevk ettim ve ediyorum.

Dalaletalûd şahs-ı manevîce Otuz İkinci Söz’ün İkinci Mevkıfı’nda söylenen bu sözler ise bilhassa son on yıllarda yaşanan iman-küfür mücadelesinde küfür cephesinin temel argümanlarının bir özeti niteliğindedir. Buna göre küfür cephesinin yeni hedefi artık insanların tatmin arayışlarını fikri/düşünsel boyuttan “hayat tarzı” boyutuna çekmektir. Mesela üniversitelerde otuz-kırk yıl önce tanık olunan sağcı-solcu-Marksist-Leninist vs. tarzda fikir savaşlarına mukabil bugün kahir ekseriyetle giyim-kuşam, araba modeli, iş-maaş, beyaz show-mezuniyet balosu organizasyonları vb. konularda konuşmalara, düşünüşlere, afişlere rastlanılması bunun bir tezahürüdür.

Ehl-i dinin de bu tatmin arayışı dönemecinde çetin imtihanlardan geçtiğini söylemek gerekmektedir. Farkında dahi olunmaksızın içine düşülen birçok çukurda huzur arayışıyla debelenilirken o çukurun eğer farkına varılmazsa dipsiz bir kuyuya dönüşeceğinden bîhaber çok hayatlar tüketilmektedir.

Misal verecek olursak Otuzuncu Söz’de ele alınan insan enesinin şerre kanalize olmuş veçhesi olan felsefe çizgisinde insan hayat amacını “hubb-u zatından neş’et eden bir tekemmül-ü zâtî” olarak tasavvur eder. Bu felsefenin bugünkü dışavurumu niteliğinde olan kişisel gelişim/NLP tarzı tekâmül vasıtalarına ehl-i dinin de ciddi teveccühü imtihanın niteliği ve ciddiyeti hakkında bir fikir verebilir.

Halbuki huzuru çok uzaklarda arıyoruz. Bir makinayı ancak onun ustası tamir edebilir. Kalp makinasını da ancak onun manevi mekanizmasını bilen biri tamir ve tatmin edebilir. Evet kalbi yaratan kim ise kalbin sahibi de odur, içinden geçenleri de o bilir ve “bâtın-ı kalb”in huzura kavuşması ancak o kalpleri evirip çevirene mahsustur.

Haberiniz olsun ki kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur. Öyle değil mi? (Ra’d 13/28)

Abdülhamid Karagiyim

Abdülhamid Karagiyim

Risale-i Nur - Vukufiyet - Hukuk - Antalya
Abdülhamid Karagiyim

Latest posts by Abdülhamid Karagiyim (see all)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım