The Hollywood Effect

BATI MEDENİYETİNİN BİZLERİ ne kadar etkisi altına aldığı bir sır değil. Belki yazının başlığı bile bu etki altında yazıldı. Burada “Hollywood”u sırf sembolik alıyorum. Maksadım yaklaşık iki yüz senedir zihin dünyamızın en mahrem alanlarını dahi ciddi bir biçimde tesiri altına alarak şekillendiren Batı medeniyetinin günümüzde sembolik taşıyıcısı olan sektörü nazara vermek. Yoksa yaşadığımız bu dehşetli kültürel dönüşümü elbette sadece sinema kanalından açıklayamayız. Bu işin bir yönü.

Dindar insanların film izlemede gözettikleri birinci hassasiyet müstehcenliktir. Hakikaten de Âlemler Rabbinin istemeyeceği öyle çirkin görüntüler bu modern ekranlardan insanlara zerk edilmektedir ki bu konuda ne kadar hassas olunsa yeridir. Günahın estetize edilerek normalleştirildiği bu asırda her mü’min bu konuda kalbî, kavlî ve fiilî bir şuur ve direnç ortaya koymakla mükelleftir. En başta kendisi sonra da ailesi adına.

Böyle çirkin görüntülerin yer almadığı filmlerse genelde “aile filmleri” etiketiyle pazarlanır. “Hiçbir kötü sahne yok, bu filmi aile fertleriyle beraber rahatça izleyebilirsiniz” manasını ihsas eden bu etiket, aslında filmlerde yer alan müstehcenlik dışı bütün marazları zihin dünyamızda meşrulaştırmaktadır. Gerçekten de bize Hollywood kanalıyla aktarılan arızalar müstehcenlikle sınırlıdır diyebilir miyiz?

Bu konuda hakikatli yorumlar yapabilmek için Batı medeniyeti ile Kur’an medeniyeti arasındaki “temel zihin makası”nı doğru okumamız lazım. Buna muvaffak olabilmek içinse Bediüzzaman’ın Sözler’inin On İkinci Söz’ünde taktığı semavî gözlüğü biz de burada takarak şu arzî meseleye göz gezdirmeye çalışalım:

Kuvvet vs hak

Batı medeniyeti kuvveti önemser ve önceler. Kur’an medeniyetiyse hakkı. Filmlerinde ne kadar haksız, ne kadar zalim de olsa “güçlü” kötü karakterlere karşı umumi bir hayranlık duyu(ru)lması bu sebeptendir. Mesela bazı eleştirmenlerce 21. yüzyılın en iyi filmi kabul edilen “Batman-Kara Şövalye” filminin kötü karakteri olan Joker, filmin başkarakteri olan Batman’den çok daha fazla hayranlık toplamış ve yıllarca gündemi meşgul etmişti. O nokta-i nazardan Joker’in yaptığı onca katliam “olabilir” diye görülüyordu çünkü. Bugün katliamı basitleştiren ve bilfiil Ortadoğu gibi topraklarda uygulayan Batı medeniyetinin “insancıllık”la, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) yavru kuşları dahi incitmeme hassasiyeti üzerine kurduğu Kur’an medeniyetinin terörizmle eş değer olarak insanlara lanse edilmesinin, feleğin nasıl tersine döndürdüğünün bir misali olması açısından takdirinize bırakıyorum. (Belki de kader “İslam toplumları” “Kur’an medeniyeti”nden çok uzaklarda olduğu için bu tersliğe müsaade ediyordur. Allâhu a’lem)

Ene vs hüve

Batı medeniyetinde “şahsi enaniyet”lere müstakil bir değer atfedilir. Kur’an medeniyetinde ise “şahıslar yalnız O’na bakan veçhi nispetinde” bir değer kazanır. Yoksa “süfli bir posa”dan fazlası değildir. Burada da geçenlerde izlediğim meşhur bir animasyon olan Buz Devri üzerinden örnek vermek istiyorum: Başkarakterlerden kokarca Sid filmin bir yerinde kendi türünden canlıların yaşadığı bir mekâna düşüyor. Onlar da türdeşleri olan ve ilk defa gördükleri Sid’i –haşa– tanrıları zannedip önünde secdeye gidiyorlar. Sid de kendisini çok heyecanlandıran ve sevindiren bu hadiseyi koşarak büyük bir huşu içinde arkadaşlarına anlatıyor. Sid aslında kendi enesini tapılmaya layık görüyor ve bunun gerçekleşmesine çok seviniyor, aslında bunun sevinilmesi gereken bir hadise olduğunu ima ediyor. Evet ufak yavrulara izletilen animasyon filmlerinde sergileniyor bu ve bunun gibi nice şey. Bugün kendinden başka kimseyi hakiki olarak sevmeyen, narsist-egoist tabir edilen “kalın enaniyetli” neslin nasıl vücuda getirildiğine bir de buradan bakabiliriz. Bunlar anne-babaların çok dikkat ve rikkat içinde olması gerektiğini belgeleyen olaylar kanaatindeyim.

Dünya vs ahiret

Batı zihniyetinde ön planda olan dünya hayatıdır. Kur’an’ın nazarında ise ahiret. Öyle ki Batı için bu dünyanın kendi zâtından başka hiçbir “öte” anlamı yokken Kur’an’ın nazar-ı hakikisinde tam tersine bu dünyanın “ahirete vesile olmasından öte” hiçbir anlamı yoktur. Dünya zaten ahiret için var edilmiştir ve asıl hayat oradakidir. İhtilafa düştüğümüz meselelerde asıl karar orada verilecektir. Batı’nın tek gözlü nazarında ise bütün hesaplar bu dünyada görülmelidir.

Hollywood burada da mensubu olduğu medeniyetin sağlam bir taşıyıcılığını yapmaktadır. İstisnasız bütün filmlerde yaşanan olayların tüm anlamı bu dünyayla sınırlıdır. Yakınınız mı öldürüldü, hemen bu dünyada intikamını almalısınız. Size eziyet mi ettiler, anında bu dünyada misliyle karşılık vermelisiniz. Kendinizi çok yalnız hissediyor ve bir yakın arkadaş mı arıyorsunuz, ihtiyacınız bu dünyada ve dünyalık bir insanla tatmin edilmelidir. “Mutlu son” efsanesi de bu temelden beslenmektedir. Dünya hayatının bir gün biteceği bal gibi bilinmesine rağmen filmi mutlu son kandırmacasıyla bitirmek bariz bir tevehhüm-ü ebediyettir. Ebediyetin “hakikati”ni bulamayan insanların “tevehhümü”yle oyalanması hayret ve ibrete vesiledir.

Bunun gibi sayısız örnekle çok çaktırmadan, “damardan” yol bularak dünyevileşme illeti kalplere zerk edilmektedir. Dünya hayatını seve seve ahirete tercih etmenin tokadına Batı’yı ve körü körüne takipçilerini müstahak etmektedir.

Tearuz vs tesanüd

Batı medeniyeti hayata bir “çarpışma-çatışma” ve sağlam çarpanın ayakta kalıp diğerinin döngü dışına atıldığı bir “muharebe meydanı” olarak bakar. “Ben” her zaman değerli olan ve hayata devam etmesi gerekenimdir, bana menfaati olmayan “öteki” ise zarardan başka anlamı olmayan bir yok edilmesi gerekendir. Kur’an medeniyetinde ise bütün kâinat tek kelimeyle kardeştir. Aynı hikmete, aynı rahmete âdil oranlarda mazhardır. Değil birbirleriyle çarpışmak, kötü bakmak; her biri ötekine kendisini tamamlayan değerli bir unsur olarak nazar eder. Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına ancak hep beraber bütünlüklü bir ayna olabileceklerinin şuuruyla yaşar ve yaşatırlar. Bütün bir kâinat sarayı bu dersi verdiği gibi mensupları da bu farkındalığın hazzıyla hayata bakar ve baktırırlar.

Ne yazık ki Hollywood etkisiyle yüz senedir aşınan akıl ve gönül dünyamız bizi bu farkındalıktan mahrum etmektedir. Çok enteresandır bugün “zâhiren” İslam adına cihat ediyor görünen niceleri dahi “aslında” Kur’an’ın istediği samimiyet ve kardeşlik esprisiyle değil Batı’nın istediği muaraza ve muharebe düşüncesiyle sahadadır. Müslümanlar arası çatışma ve soğukluktan en fazla çıkar sağlayanın Batı olması bunun bir kanıtıdır. Evet sahanın da belgelediği üzere İslam âlemi olarak bugün temellerimiz tahrip edilmiş ve ontolojik bir boşluğa düşürülmüş haldeyiz. Bundan yaklaşık yüz sene önce Bediüzzaman gibi âlim ve mücahid bir insanın çok aktif ve hareketli hayatını bir kenara bırakıp kırkından sonra köşesine çekilerek tekrardan Müslümanların varoluşsal temellerini sağlam inşa gayretine girişmesini bu cepheden de okumak gerekmektedir.

Rahmet’ten ümit kesilmez

Ama her şeye rağmen kayda değer husus şudur ki bu kadar yoğun tazyiklere, saldırılara rağmen İslam toplumları insaniyet anlamında Batı toplumlarından hâlâ fersah fersah ileridedir. Bütün aşınmalara rağmen aile bağları, yoksulu gözetmek, mazlum toplumlara yardım (ve elbette dua) yetiştirmek vb. noktalarda sarsıldık ama elhamdülillah ki hâlâ yıkılmadık. 2016’da beş haftalığına gittiğim Fransa’da aile bağları noktasında bu gerçeğe bizzat şahit oldum. Dışarı çıktığım zamanlarda gözüme en çok çarpan şey yaşlı ve yalnız insanlardı. O kadar muhtaç halde olmalarına rağmen yanlarında ihtiyaçlarını gören bir evlatları yoktu hemen hiçbirinin.

Kâfirler ne yaparsa yapsın Allah’ın yeryüzünde bir muradı var. Ve onlar istese de istemese de bu plan gerçekleşecek, bu nur tamamlanacak. Rabb-i Rahîm bizleri de o Nur’un umuma yayıldığı güzel günleri görenlerden eylesin. Bütün bu yaşananlar olsa olsa bir “muvakkat arıza”dan öte geçemeyecektir inşallah.

Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünkü Cenâb-ı Hak, bin seneden beri Kur’ân’ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat arızalarla inşallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir.

Abdülhamid Karagiyim

Abdülhamid Karagiyim

vukufiyet'ten niyetimiz şu duanın kapsama alanına girmektir:
Şu risale bir meclis-i nuranîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübarek şakirtleri, içinde birbiriyle mânen müzakere ve müdavele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şakirtleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor.
Abdülhamid Karagiyim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.