Varisler miraslarına sahip çıkmalı

Varisler miraslarına sahip çıkmalı

Risaleler kendi malım değil, Kur’an’ın malı olarak, Kur’an’ın reşehât-ı meziyâtına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum.[1]

Sözler güzeldirler, hakikattirler. Fakat benim değildirler; Kur’an-ı Kerîmin hakaikinden telemmu’ etmiş şualardır.[2]

Talebeliğin hassası ve şartı şudur ki: Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin.[3]

En son söylenecek lafı en önce söylüyorum!

Risale-i Nur hizmeti ve Nurlar tehlikeli bir sürece girmiştir.

Beka ve devamında mevcut hamillerinin durumu da tehlikededir.

Ne demek bu şimdi kardeşim. Nurlar baki hakikatlerin baki tefsirleridir. Kıyamete kadar muhafaza olacaktır, diyorsunuz!

Ama ben bunu zaten biliyorum ve bilerek diyorum ki Kıyamete kadar “Allah nurunu tamamlayacaktır” hakikati ve dolayısıyla hizmet-i imaniye devam edecek tamam. Ama nasıl ve kimin kimlerin elleriyle?

Şimdi şu hadislere bir bakalım…

Benden sonra hilafet otuz yıldır.[4]

Nübüvvet içinizde Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır.

Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da –dilediği zaman- ortadan kaldırır.

Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır.

Daha sonra ceberut bir saltanat olur; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır.

Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.[5]

Demek ki bir şeyler değişebiliyor ve bu değişimlerin bedeli uzun yıllar ümmete musibet ve zulüm olarak geri dönüyor.

Rüyada bir Hitabe‘de Osmanlı devletinin çöküşü, İslam âleminin sömürgeler haline gelmesi, harim-i İslama giren kâfir ve münafıkların tasallutu sonucu, “Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti?”[6]  sorusuna verilen cevaplar malumunuz!

Rüyanın Zeyli‘ndeki hac ile ilgili bölüm dikkate şayandır.

Rüya hacda sükût etti. Çünkü, haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musibeti değil, gazap ve kahrı celb etti. Cezası da keffâretü’z-zünub değil, kessâretü’z-zünub oldu.

Yani haccın hikmetinin ihmali öyle bir cürümdür ki musibetle temizlenemeyecek kadar dehşetlidir. Ayrıca o cürüm mukabilinde gelen kahır ve gazab günahlara kefaret olmak şöyle dursun tam tersine günahların artmasına sebep oluyor.

Yani bilad-ı İslamdaki bu zillet ve meskenet hikmet-i haccın ihmalidir ve her geçen gün bu zulümler, savrulmalar, zilletler artarak devam etmektedir. Ta ki hikmet-i hac yerine getirilene kadar…

Fakat içine düştüğümüz girdap kalkmamıza mani oluyor, kalkmadan da zulüm bitmiyor ve fecr-i sadık doğmuyor, inayet-i İlahiyeyi celb edilemiyor.

Âhirzamanın en büyük fesadı zamanında,
elbette en büyük bir müçtehid,
hem en büyük bir müceddid,
hem hâkim,
hem mehdî,
hem mürşid,
hem kutb-u âzam…[7]

gibi vazifeleri olan zat-ı nuraninin üç mühim vazifesinin birinci ve en önemlisini kendisi yapmış ve sair ikinci ve üçüncü vazifeleri de cemaatinin şahs-ı manevisine bırakmıştır.

Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi, Mehdi-i Âl-i Resulün temsil ettiği kudsi cemaatinin şahs-ı manevisinin üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i İlahiyeden bekliyoruz.[8]

Çabuk kıyamet kopmazsa!!!

Şimdi mezkûr manalar çerçevesinde şu soruları tefekkür edelim.

Üstadımız Münazarat’ta hürriyet ve meşrutiyet derslerini verirken akılların başlara gelmesine gayret etmedi mi?

Şeyhlerin, ağaların, beylerin ceplerindeki akıllarla konuşmayacağını söylemedi mi?

Tarikat mesleğinin ruhunu net bir şekilde izah ederken, hizmetinin kesinlikle tarikat olmadığını ifade etmedi mi?

Hatta tarikate benzememesi yönünde hususi gayret, ikaz ve izahlarda bulunmadı mı?

Baki hakikatler fani şahıslar üzerine bina edilemez diye istikamet göstermedi mi?

Benim de bir reyim var; siz ne lazımsa meşveretle yapınız demedi mi?

Ben de sadece ders arkadaşıyım diyerek, vücuttaki azalarla misaller vererek hep şahs-ı maneviyi tesis etmeye çalışmadı mı?

Risale-i Nur’a Kutb-u azamdan da itiraz gelse, itiraz noktalarını izah edip elini öpün, hizmete devam edin, sarsılmayın demedi mi?

Ben de Risale-i Nurların aleyhine geçsem ne yaparsınız” sorusunu “Güle güle Üstadım; bize Risale-i Nur yeter diyeceksiniz” diyerek istikbal için işaretler vermedi mi?

Nurlara kendi malınız gibi sahip çıkıp vazife-i hayatım onun ilan ve neşridir” denilmesini ders vermedi mi?

Daha pek çok benzeri sorular sorulabilir, ama bu sorulara şimdi karşı sorularla cevap aramaya çalışalım.

Üstadımızın vefatıyla beraber üstad-ı sani diye bir hareket neticesi sayısız manevi şehitler verildi mi?

Nur cemaati bir tarikat gibi şahıslarla anılır oldu mu?

En dehşetli tahripçiye karşı tamirle vazifeli olduğu İmam-ı Ali (RA) ve Gavs-ı Azam (KS) tarafından müjdelenen bu cemaat parçalara ayrıldı mı?

Parçalara ayrılırken Süfyanizme karşı kuvvet kaybedip fecr-i sadığın gecikmesine sebep olundu mu?

İlan ve neşir hizmetindeki zafiyetten dolayı semavî ve arzî belaların ümmetin üzerine sel gibi akmasına -dolaylı da olsa- vesile olundu mu?

Bu gün “Nurcular” deyince muhatap sorunu, tarif sorunu, adres sorunu yaşanmasının sebebi şahsi ve hissi parçalanmalar değil midir?

Nurlardaki tamirci ve tahripçi çok açık ve net olmasına rağmen bu hakikatleri gölgelemeye çalışanlar -“cı-cu”lara karşı olmalarına rağmen- onlarca yıl sırtları sıvazlanıp  “kahraman nurcu” diye taltif edildi mi?

Üstadımızın İslam âlemindeki hizmet hareketlerine dair ifade ettiği “kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek – Maksatta ittifak” gibi hakikatleri yüzümüz kızarmadan parçaladığımız cemaat için kullanmadık mı?

Bölündükçe çoğaldık deyip bölünmeyi, parçalanmayı meşru bir zemine oturtup birleşmeyen su damlaları gibi çöllere düşüp mahvolduğumuzu, ab-ı hayat olan iman hakikatlerini muhtaçlara ulaştıramadığımız gerçeğini hep saklamadık mı?

Bu sorular da çoğaltılabilir, ama farklı sorularla bunlara da biraz açıklık getirmeye çalışalım.

Risale-i Nurların elli dile çevrilmesi efsanesi, hizmet gayretimizi mi artırıyor, yoksa “vazife tamam oldu” gafletini mi koyulaştırıyor?

150 ülkeye ulaştık haberleriyle heyecana gelirken komşumuzdan, akrabalarımızdan, manav ve berberimizden, hatta kendi çocuklarımızdan ayrıldığımızı nasıl da fark etmedik değil mi?

Dünyada Kur’an ve hadisten sonra en fazla satılan eser Risale-i Nurlardır diye şevke gelirken “kendimizi muhafaza etmek için 10 sayfa, şevke gelmek için 15 sayfa, hizmet etmek için 20 sayfa okumamız” gerektiğini çoktan unutmadık mı?

20 yıldır aynı ders salonunu paylaştığımız kardeşlerimizle “artık nurun bayramıdır” diye tebrikleşirken aslında salonda sadece 3-5 ihtiyar kaldığımızı hiç fark etmedik değil mi?

Artık iyi ders okuyanların aranır hale gelmesinin aslında nurlardan uzaklaştığımızın resmi olduğunu fark etmekte çok mu zorlandık?

Nurlardan ziyade, makbul ve mutemet bildiklerimizin kanaatine itibar etmenin tahkik mesleğinin sahipleri olan bizleri ehl-i tahkik olmayan %80’lik dilime düşürdüğünü hiç mi hissedemedik?

Risale-i Nur derslerinde kaç dakika geçti-geçmedi tartışmalarıyla meşgulken Süfyan’ın 4. devresinin uzayıp gittiğini hiç düşünemedik değil mi?

Neden sonra bir “sadeleştirme” zili çaldı.

Siyasetin dondurucu soğuğu açtırmadı üzerimizdeki gaflet yorganını.

Nurların devlet eliyle neşri iyice esnetti ve tekrar daldırdı derin uykuya.

Üzerimize hafif ve gizliden bandrol esintisi geldi.

Kimileri meltemdir, bu baharın habercisidir derken…

Kimileri kasırgadır bu deyip telaş etmeye başladı.

Şimdi ey varisler, naşirler, erkânlar, talebeler!

(Yok, aslında doğrusu şöyle olacaktı galiba)

Şimdi ey Nurcular, kendisini Nurun hadimi ve talebesi olarak kabul edenler, Nurlara kendi malı gibi sahip çıkıp vazife-i hayatı onun ilan ve neşri bilen hakiki varisler!

Şu sorulara hep birlikte cevap arayalım…

Üstad vefat edeli daha 54 yıl oldu, ama doğum tarihinde bile neden ittifak edemedik?

Nurları elleriyle yazanlar hayatta olmasına rağmen neden ortak orijinal bir Risale-i Nur Külliyatı yok?

Var olan Külliyatın sayfaları ayrı, neşredilen/edilmeyen mektupları ayrı, kimisinde metinleri dahi ayrı ayrı… Nedir bu hâl?

Milletin, ümmetin, insanlığın sorunlarına duyarsızız, çözüm üretenler de ya ayrı telden çalıyor ya da söylediğini duyuramıyor olmasının sebebi nedir?

Nur talebesi ehl-i imana istinatgâhtır” iddiamıza fiillerimizle yalancılık mı ediyoruz?

“Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslamdır”[9] diyen Üstadımıza kendi içimizdeki bitmeyen ihtilaflarımızla ihanet mi ediyoruz?

Yoksa artık Külliyatı okunsun diye değil de satılsın diye mi basmaya başladık?

Madem varistiniz, naşirdiniz, erkân ve talebeydiniz, bunca yıldır bunca soruna neden çözüm bulmadınız ve bulmak için çaba bile sarf etmediniz?

Bugün Türkiye’ye bir yabancı ilim adamı gelse ve Nurculuk, Nurlar ve Üstad hakkında bir araştırma yapmak istese kiminle muhatap olacak?

Nurcular nerde, kimlerdir?” Sorusuna nasıl tatmin edici bir cevap alacak? Kimleri muhatap görecek?

Kaç farklı Nurcu grup var? Hangisi sahihtir? Tamdır?

Üstadın eşyalarına bile sahip çıkıp bir merkezde toplayamayan bizler istikbaldeki nesl-i atiye ne diyeceğiz?

Hulasa…

Şefkat tokatlarında; yazma, tashih gibi hizmetlerle meşgul olmasına rağmen Nurlardan istifade edemeyişin bir şefkat tokadı olduğu zikrediliyor.

Bizlerin Nurları okuma gayretindeki eksiklik, hizmetteki fütur, gaye-i hayallerin ayrı ayrı olması, vazife-i asliyedeki ihmaller şefkat tokadı değil de nedir?

Bugün bizim en büyük derdimiz Külliyatın basılma sorunu mu? Yoksa Külliyattaki Kur’an hakikatlerinin yaşanma sorunu mu?

Önceliğimiz devletin Külliyatı koruma altına alması mıdır, yoksa her bir Nur talebesinin davasına sahip çıkması mıdır?

Koruma altına alınan sınırlı yayın evininin basımına izin verilen Külliyat daha çok mu okunacak?

Sadeleştirme tahrifatı ve rezaletine engel mi olunacak?

Kendimizi kandırmayalım… Birileri “Ben sadeleştirilmiş diye belirttim, bu orijinal eser değil zaten…” deyip basmaya devam ederse bunu hangi hukukla, hangi hakla engelleyeceksiniz?

Son sorum…

Nurların içindeyken Nurlardan istifade edememe musibeti başımıza neden geldi? Hangi halimizle kadere fetva verdirdik?

Şu metinler asıl vazifedeki ihmalimizi hatırlamaya yardımcı olabilir belki.

Çünkü bütün mekteplerde ve dairelerde ve halkta, o ölmüş dehşetli adamın muhabbeti telkin ediliyor.

Bu hal ise, âlem-i İslâma ve istikbale pek elîm ve acı bir tesiri olacaktı. Şimdi ihtiyarımızın haricinde, onun mahiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyade alâkadar ve en son ondan vazgeçecek adamların ellerine katî hüccetler gösteren ve ispat eden Risale-i Nur geçmesi, kemal-i merak ve dikkatle okunması öyle bir hadisedir ki, bizler gibi binler adam hapse girse, hatta idam olsalar, din-i İslam cihetiyle yine ucuzdur.[10]

Yıllarca onun mahiyetinin anlaşılmasına mani olanları şefkatle kucaklayıp mesleklerinin revaç bulmasına yardımcı olup, şimdi Risale-i Nurların korunması adı altında alınmaya çalışılan tedbirleri ve tavırları anlamakta zorluk çekiyorum.

Çünkü…

Sonra gördüm ki, o kısım ehl-i dalalet, hilaf-ı hak icraatında bir kuvve-i maneviyenin teshilâtıyla arkasına aldığı halkı sürükleyip gidiyor, muvaffak oluyor. Yalnız cebirle değil, belki velayet kuvvetinden gelen bir arzuyla imtizaç ettiği için, ehl-i imanın bir kısmı o arzuya kapılıp hoş görüyorlar, çok fena telâkki etmiyorlar.[11]

Kendi velâyet-i meczubâneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalalete ve ehl-i bid’aya taraftar çıkarlar, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş’ûmane bir sebebiyet verirler.[12]

Bugün asıl sorunumuz ve Nur talebelerinin hep bir ağızdan haykırması gereken dert nedir? Akçeli işlerdeki gayretimizi bu asıl soru ve sorunlara neden teksif edemiyoruz?

Bu hâl helaketin bidayeti mi, yoksa saadetin nihayeti midir?

Her ikisinde de bela ve musibet kapısı aralanmış demektir.

Rabbim hayır ve istikamet nasib etsin.

Nurlar mal-i umumidir. Kimse üzerinde tasarruf edemez.

Ey nura âşık, nurla imanını kurtaran, nurla hayat bulan kalpler…

Nurlar tehlikede, hizmet tehlikede, ülkemiz ve bilad-ı İslam tehlikede, dünya tehlikede…

Ve sen ey varis-i hakiki! Derhal nöbet başına.

Davana sahip çıkıp nefsinle mücahedede silah başına.

“Nefsini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez.”

En küçük dairedeki en büyük vazife yerde kalmamalı, sancak burçlara dikilmeli, ikinci fetih vücut bulmalı, sulh-u umumi tesis edilmeli, mazlumlara umut olunmalı.

Netice-i kelam…

Layık olmadığımız halde ihsan-ı ilahi olarak omzumuza konan bu emanete hakkıyla sahip çıkmalıyız.

Takdîr-i Huda, kuvve-i bazû ile dönmez,
Bir şem’a ki, Mevla yaka, üflemekle sönmez.[13]

Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.[14]

Sen ey riyakâr nefsim! “Dîne hizmet ettim” diye gururlanma.[15]   sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recûl-i fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubûdiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farîza-i hilkat ve netice-i sanat bil, ucb ve riyâdan kurtul.[16]

Not: Devlet eliyle neşir, bandrol, varisler gibi meseleler için yaşanan ve yaşanması muhtemel olan sorunlarla ilgili çözüm önerilerine ihtiyaç var. Bu konunun müzakeresi inşallah hayırlara vesile olur.

Bu yazıda daha çok sorunlar öne çıktı. Çözüm tekliflerini müzakereler sürecinde paylaşırız inşallah…


[1] Mektubat, s. 358.

[2] Mektubat, s. 358.

[3] Mektubat, s. 329.

[4] Ebu Davud, Sünnet, 8; Tirmizî, Fiten, 48; Ahmed b. Hanbel, 4/272; 5/220, 221)

[5] Ahmed b. Hanbel, 4/273.

[6] Sünuhat, s. 62.

[7] Mektubat, s. 425.

[8] Emirdağ Lahikası, s. 231.

[9] Divan-ı Harb-i Örfi, s. 67.

[10] Şualar, s. 299.

[11] Mektubat, s. 328.

[12] Mektubat, s. 328.

[13] Mektubat, s. 74.

[14] Saff 61/8.

[15] “Allah bu dini fâcir bir adamın eliyle de kuvvetlendirir.” (Hadîs-i şerif: Buhârî, 8:88.)

[16] Sözler, s. 436.

Latest posts by İsmail Kartal (see all)
Share

One thought on “Varisler miraslarına sahip çıkmalı

  1. Allah Razı olsun Dilimize tercüman oldu ben acizane sadece bir konu hakkında bir şeyi ifade etmek istedim bandrol meselesi biraz abartıldı ve maalesef bunun başında yeniasya gazetesindeki bazı abilerimiz de var aslında amaç çakma risaleleri engellemek gazetedeki bazı abiler işi çok abarttı gördüğüm kadarıyla bazı abilerimiz önce yeniasyacı olmuş sonra nurcu olmaya çalışıyorlar Nurcu olmak 1. esas olması lazımken… inşallah sonuç hayır olur diyelim Teşekkür ederim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: