Varoluş muammâmızın kilidi: ene

VAROLUŞUMUZUN KİLİDİNİ BULMADAN, hayatımızda karşılaştığımız ve karşılaşacağımız hiçbir muammanın kapısını açamayız. Ya kapıyı görmezden gelerek kendimizi kandırır ya da kapıyı tekmelemek suretiyle açmaya çalışarak kendimize yazık ederiz. Bunun için insanın kendi benliğiyle olan münasebeti çok mühim. Onunla kuracağı ilişki hem kendi varoluşu hem hayat hem kâinat hem diğer insanlar hem de Rabbiyle kuracağı ilişkinin mahiyetini tayin ediyor. Sınır tanımayan bir enenin kendi menfaati adına bunların hepsini feda edebilmesi, sınırlarını bilen bir enenin bunlarla anlamlı ilişkiler geliştirmesi gibi.

Ene Risalesi olan Otuzuncu Söz’ün ilk kısmı bize bu hayatî konuda çok yüksek vaatlerde bulunuyor. O okyanustan nasibimize düşen birkaç damlacığı kabiliyetimiz nispetinde anlatmaya çalışalım. Elbette anlatmanın büyüsüne kapılmadan, nefsimizi herkesten ziyade nasihate muhtaç görmek kaydıyla. Bismillah…

  1. Otuzuncu Söz şu cümleyle başlar:

    Tılsım-ı kâinatı keşfeden Kur’ân-ı Hakîm’in mühim bir tılsımını halleden Otuzuncu Söz.

Burada “keşfeden” kelimesinden sonra virgül olup olmayacağı küçük ama manaya direkt etki ettiği için önemli bir mesele. Bu konuda yayınevleri arasında da bir mutabakat söz konusu değil. Virgüllü yazan da var, virgülsüz yazan da. Virgül koyarsanız “tılsım-ı kainatı keşf” misyonunu Otuzuncu Söz’e, koymadığınız takdirde de direkt Kur’ân’a yüklüyorsunuz. Belki iki mana da haktır. Olabilir. Benim fikrimse virgül olmaması gerektiği yönünde. Zira Risale-i Nur’un bütününe baktığımız zaman görüyoruz ki tılsım-ı kâinatı keşf vazifesini Bediüzzaman ısrarla ve defaatle Kur’an’a ve Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselama yüklüyor. (Telefonunuzdaki Risale-i Nur programında arama motoruna “tılsım-ı kainatı keşf” yazıp çıkan sonuçları incelerseniz bunu rahatlıkla görebilirsiniz.)

2. Gök, zemin, dağ tahammülünden çekindiği ve korktuğu…

Sizce de enteresan değil mi? Koca semâvat, arz ve cibâlin üstlenmesinden korktukları ve kaçtıkları bir emaneti bizim gibi iki yakasını bir araya getirmekten aciz bir insancık yüklenmiş. Aslında bu açıdan bakınca insanın değeri nasıl da yükseliyor. Kâinat bir yana, insan bir yana. Ne muazzam! Günümüz modern insanının en büyük açlıklarından birisi de değerli olduğunu hissetme arzusuysa, sadece şu hakikatte bile bu açlığı tatmin edecek büyük bir müjde gizli sanki. Asıl “insanlığa faydalı olmak” budur. Rabbim bu derin ve büyük sırrı kavrayanlardan ve icabınca yaşayanlardan eylesin..

3. Evet ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insâniyetin etrafına dal budak salan nûrânî bir şecere-i tûba ile müdhiş bir şecere-i zakkûmun çekirdeğidir.

Bütün bir insanlık tarihini ene merkezli okumayı denemiş miydik? Tarih derslerindeki müfredatın penceresiyle baktıysak muhtemelen hayır. Bu cümle bize bu imkânı açıyor. Böylece tarihe bakışımızda şu merkezli bu merkezli okumalar diye bizi keşmekeşten kurtararak tevhid eksenli bir nazar sağlıyor. Bu nokta-i nazardan baktığımızda birinci silsilenin ubûdiyet merkezli yaşayışıyla gelip ulaştığı nokta “varoluşa rıza”, ikinci silsilenin enâniyet merkezli hayatıyla gidip çakıldığı nokta ise “varoluşa hınç” olarak özetlenebilir kanaatindeyim.

4. O ene, mahiyetinin bilinmesiyle o garîb muammâ, o acîb tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücûbun künûzunu dahi açar.

Burada da çok basit ama ince bir hakikat saklı. Buna göre enenin açılmasının sadece bir ön şartı var: mahiyetinin bilinmesi. Ne kadar da sâde ama gözlerden kaçan bir hakikat. Çok okumakla, üniversite bitirmekle, yüksek IQ’lu olmakla, profesör ünvanı taşımakla vs. açılmıyor demek varoluşun muamması. Hatta dikkat edilmezse bunlar mevhum eneye kalın bir cila çekiyor ve Rabbine giden yolun önünde büyük bir set olabiliyor. “Ben Rabbimin kuluyum” diyen Sultan nenem “Ben bu noktaya kendi ilmimle geldim” diyen ordinaryüs ünvanlı birine açık ara fark atabiliyor mesela.

5. Âlemin miftâhı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zahiren açık görünürken hakikaten kapalıdır. Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle insana ene namında öyle bir miftah vermiş ki âlemin bütün kapılarını açar…

Demek her insanda bütün kainat kapılarını açacak mekanizma var. Yaratılışın mahiyeti gereği var. Olmaması imkânsız. Bu açıdan bakınca bu kadar değerli hayatını ve kritik vazifelerini boş işlerde telef eden insanlara gerçekten üzülüyorum. Bundan daha büyük bir israf olabilir mi? İsraf denince ilk aklımıza gelen ekmek israfı, su israfı, zaman israfı… Buradaysa direkt “mahiyetinin israfı” söz konusu.

Son: Vâhidiyet sırrı, kâinatın mânevî kapılarını açacak anahtarın her insanda bulunmasını gerektirdiği gibi, ehadiyet sırrı da her insana farklı bir “kapı açma usulü” imkânı tanıyor. Yani Hakîm ismi muktezasınca hiçbir şeyi abes, gereksiz, tekrarlı yaratmayan Allah, her bir insana ondan başka hiç kimseye tanımadığı bir imkân bahşediyor. Kendi hakikatini kendine özel bir yolla keşfetmesini istiyor. Dolayısıyla çok heyecan verici, özel bir sırrı açıyor bize kâinatın kapalı kapıları…

(Ene Risalesi tahliline gelecek yazıda devam edeceğim inşallah)

Abdülhamid Karagiyim

vukufiyet'ten niyetimiz şu duanın kapsama alanına girmektir:
Şu risale bir meclis-i nuranîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübarek şakirtleri, içinde birbiriyle mânen müzakere ve müdavele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şakirtleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor.
Abdülhamid Karagiyim

Latest posts by Abdülhamid Karagiyim (see all)

Varoluş muammâmızın kilidi: ene” üzerine 2 yorum

  1. Estagfirullah kardeşim. O senin güzel nazarın. Okumalarını yaparken kalemine fikirler düşerse seni de mutlaka bekleriz. Allah’a emanet ol 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.