Yetersiz kişilikler

Eric Hoffer, nefretin sosyolojik olarak kitle hareketlerinde birleştirici rol oynadığını vurguladıktan sonra, nefretin kaynağına inmeye çalışır ve şöyle bir tespit yapar:

Bunlar bizim kendi özümüzdeki yetersizliği, değersizliği, suçluluğu diğer eksiklikleri bastırma gayretimizin bir ifadesidir.

İnsanlar, neden özünde hissettiği eksikliği bastırmak için; kendisinden daha dindar, daha başarılı, daha zeki, daha zengin veya daha mutlu olana hased eder? Çünkü o insanı her gördüğünde kendi eksiklikleriyle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Yüzleşmek ise ona aciz olduğunu hatırlatacaktır. İnsan, sahip olamadıklarına karşı ne kadar hırslı olursa o kadar mutsuz olur. Arzu edilen şey hırs ile kazanıldığında ise tatmin etmeyeceği, her zaman daha fazlasının arzu edileceği aşikardır. Her zaman bizden daha iyileri olacaktır. Evet, insan nefsinde diğerlerinden daha iyi olma, olamadığında ise kıskanma meyli vardır. Asıl soru şu ki: Hangi psikolojik etkenler bu meyli körükler?

Bir çocuk düşünün, küçüklüğünde ona sürekli diğerlerinden daha iyi olması, daha yüksek not alması telkin edilsin. Bu çocuğun ileride kıskanç olmasını hayal etmek zor olmasa gerek. Çünkü bu çocuk sürekli olarak başkaları ile kıyaslanacak, kıyaslandığı “komşu çocuğu”ndan daha iyi olamaz ise onda gördüğü üstünlükler, kendi yetersizliğini hatırlatacaktır.

Yetersizlik düşüncesi, başkasını iğneleyerek toplum içinde küçük düşürme, insanların hatasını yüzüne vurarak onların da kendisini yetersiz görmesini isteme, gıybet veya iftira şeklinde tezahür edecektir. Kısaca mükemmelliyetçi aile kıskanç bireyler, kıskanç bireyler de hastalıklı bir toplum oluşturacaktır. Öte yandan takarrür etmiş (yerleşmiş) gerçeklerdendir ki hased eden kişi her daim mutsuzdur. Elindeki ile mutlu olmasını bilmemesi hasebiyle her daim daha fazlasını isteyecek, elde edemediğinde ise mutsuz olacaktır. Cenap Şahabettin “hased, başkasının balını kendi ağzına zehir etmektir” demiş.

Kıskanç insan, her ne kadar aksini iddia etse de maddeyi doğru tanımlayamamıştır. Var olan her şeyin asıl sahibinin Allah olduğunu, insanların elde ettikleri her şeyde sadece birer emanetçi olduğunu bilseydi, elinde olan ile yetinememe duygusu ebedi olanı kazanma iştiyakına dönüşecekti.

Peki, psikolojik olarak kendimizi yetersiz görme tavrı burada kendini gösteriyor. Yetersizlik düşüncesi sosyolojik olarak nerde reel hayata adapte oluyor? Tesettürün modernleşme ve garip bir hal almasında da bir nebze bu yetersizlik düşüncesi yatmaktadır. “Tesettürlü olmalıyım, ama yine de güzel olmalıyım” düşüncesi medyadaki güzellik algısının kişiyi kuşatmış olmasından besleniyor. Hakiki tesettürün değerini takdir edemeyiş bunun altında yatan sebeplerden biridir. Elbette bu olgu psikolojik bir sebepten beslenip sosyolojik bir sonuç doğuruyor.

Öte yandan bir diğer “yetersiz” zihin yapısı son 200 yıldır müslüman toplum çerçevesinde de görünmektedir. Sömürgeler üzerine bina ettiği medeniyet kalesinden Orta Doğu’nun Müslüman evlatlarına tepeden bakınca Batı; Müslümanlar itikadını ve 1200 yıldır kabul görmüş olan değerlerini ve kurallarını sorgulamaya başladı. Oysa hakikat kimin elinde çok açık değil mi? Bu en başta belirttiğim kendimizi yetersiz gördüğümüz için Batı’yı kötülemek değil; terakki, medeniyet gibi kavramların maddi (kapitalist) prangalar altında bize sunulduğunu ve bu illüzyonun Müslümanlara kendi dinini sorgulamaya ittiğini göstermektir. Oysa bu sadece bir illüzyon ve Musa (AS) asasını attığında hepsi yerle yeksan olacak.

Enes Ergöktaş
Enes Ergöktaş

Latest posts by Enes Ergöktaş (see all)

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım