Yıldızlararası

Bu yazımda henüz sinemada izlediğim bir film üzerine yaptığım tefekkürleri not etmeye çalıştım. Filme girmeden biraz girizgah yapmak meseleyi daha iyi açacaktır:

Manaya, hikmete, varoluşa; kısacası bu dünyada bulunma maksadımıza yönelik esaslı sorgulamalar yapabilmek bu zamanın en zor işlerinden biri gibi duruyor. Bu sorgulamalar taklitten tahkike çıkmanın ön şartı oysa. Hz. İbrahim (AS) daha küçük yaşta bu sorgulamayı yapmasaydı… ve millet-i İbrahim kavramı olmasaydı… Nasıl olurdu bir düşünelim…

Bugün dünyada Müslüman olanların sayısı olarak 1,5 milyardan bahsediliyor. Doğrudur… Ancak millet-i İbrahim’den kaç kişi var derseniz -böyle bir sayım yok elbette ama- sayının trajik bir biçimde düşeceği çok açık. Özellikle Doğudaki “bastırma” ve Batıdaki “yabancılaşma” illetleri şahısların hayata dair gerçekçi sorgulamalar yapmasına müsait bir zemin arz etmiyor ve gerçek bir kavrayıştan mahrum kitlelerin sayısı dağ gibi artıyor.

Böylesine bir zamanda insanları maddeden manaya çağıran şeyler -hadleri ihlal etmemek şartıyla- bu nedenle değerlidir. Ne yazık ki genelde “hayat amacını keşf”e yaklaştırmaktan ziyade uzaklaştırma işlevi gören film izleme işine bu bağlamdan bakarsak hayata ve varoluşa dair sorgulamalar yaptıran filmler önemlidir düşüncesindeyim.

Henüz izlediğim Yıldızlararası (Interstellar) filmi bu açıdan ziyadesiyle düşündürücüydü. Kesin bir tarih verilmeyen olaylar tahminen 2050-70 yılları civarında geçiyor. Tüm dünyayı saran toz fırtınaları ve küf salgını yiyecekleri bitirme eşiğine getirmiş… Aç insan toplulukları üzerlerine bomba atılmak suretiyle imha edilmeye çalışılıyor… İnsanlık kendi kıyametini getirmiş ve çözüm ise enteresan: Hep beraber göçebileceğimiz yeni bir gezegen bulmak. Filmin afişinde yer alan slogan ise ebede uzanan emellerimizin şifresini saklıyor: “Dünyanın sonu insanlığın sonu olmayacak.

“Gerçek” Dünyanın sonunu getirmeye en bariz aday olan Amerika’nın, her filmde ayrı bir “kurgusal” dünyanın kurtarıcısı rolüne bürünmesinin can sıkıcılığını geçecek olursak, insan ırkının devamı için NASA’nın niyetlendiği çözüm şu şekilde: Satürn yakınlarında ortaya çıkan bir solucan deliği vasıtasıyla başka bir galaksiye kaşifler yollamak ve orada yaşanabilir gezegenler keşfetmek. Oldukça gelişmiş bir uzay aracı ve robotlar yardımıyla yapılan bu uzun seyahat doyumsuz bir kainat tefekkürüne de davet ediyor: Uzayın sükuneti, geçirilen 1 saatin dünyadaki 7 yıla eşit olduğu gezegenler, dehşet verici kara delikler, 3 boyuttan 5 boyuta geçişler…

Evet, vücud verilmiş bir insan olarak sırlarımız, emellerimiz, muhayyilemiz ne kadar da geniş… Katrilyonda biri kadar yer tutmadığımız şu evrende, aklımızın yardımıyla evrenin dahi ötesinde böyle arzulara malik oluşumuzu neyle açıklayabiliriz ki?

Filmde akla (hakîm) kalbin (rahim) yardım etmemesi sebebiyle hikmetsiz bir yolculuk yapıyorlar gerçi. Üstadımın 32. Sözde sorduğu: “Ruh-u beşerin eşedd-i ihtiyaç ile muhtaç olduğu hakiki teselliyi nerede bulabilirsiniz?” sorusu gene cevapsız kalıyor. Ancak sadece akılla gelinen noktayı gördüğünüzde ve buna bir de kalbin de katılmasıyla gerçekleştirebileceklerimizi düşündüğümüzde tek diyebildiğim kelime “Sübhanallah” oluyor.

Sonuç olarak derim ki müntesibi olduğum İslamiyet -en dar daireden en geniş daireye kadar- her şeyi ihata ederek düzenliyorsa… ve Risale-i Nur’un belirttiği üzere “İslamiyetin esasları o kadar derindir ki, felsefenin en derin esasları ona yetişmez, belki sathi kalır” ifadesi bir hakikat ise… bizlere Rabbimiz tarafından ihsan edilmiş olan hayat, akıl, kalb, vicdan gibi nimetleri iman ve İslamiyetle buluşturarak aslında neler yapabileceğimizi düşünüyorum da, gerçekten hayali bile cihana değer oluyor.

Abdülhamid Karagiyim

vukufiyet'ten niyetimiz şu duanın kapsama alanına girmektir:
Şu risale bir meclis-i nuranîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübarek şakirtleri, içinde birbiriyle mânen müzakere ve müdavele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şakirtleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor.
Abdülhamid Karagiyim

Yıldızlararası” üzerine 2 yorum

  1. Tebrik ediyorum.. Ve ayakta alkışlıyorum.. Özellikle Bediüzzaman hazretlerinin 32. Sözde sorduğu sorunun hatırlatılması ve böylesine dünyaca ün yapmış bir filmin arkasındaki bilimsel gerçekliğin cevap verememesini hatırlatman canı gönülden tebriğe dahi az bir tutumdur..

  2. Evet, çok güzel. Peki ya kıyamet?

    “Elbette beşerin zulüm ve hatasıyla başına çabuk bir kıyamet kopmazsa; istikbalde hak ve hakikat, âlem-i İslâm’da nev’-i beşerin eski hatiatına keffaret olacak bir saadet-i dünyeviye de gösterecek inşâallah…
    Evet bakınız, zaman hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor ki, mebde ve müntehası birbirinden uzaklaşsın.
    Belki küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor.
    Bazan terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir.
    Bazan tedenni içinde kış ve fırtına mevsimi gösterir.
    Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev’-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallah.
    Hakikat-ı İslâmiyenin güneşi ile, sulh-u umumî dairesinde hakikî medeniyeti görmeyi, rahmet-i İlahiyeden bekliyebilirsiniz.”

    Tarihçe-i Hayat

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.