İlimle kemale ermek vs kitap yüklü merkep olmak

İlimle kemale ermek vs kitap yüklü merkep olmak

İNSANOĞLUNU DİĞER varlıklardan ayıran, onu özel ve biricik yapan birçok özelliği vardır. Bu özellikler adeta insana yaratılış amacını öğretir niteliktedir. Bu özelliklerden en dikkat çekenlerden biri Bediüzzaman’ın ifadesiyle insanın “taallümle tekemmül” etmesidir. Yani insanın talim ederek ve ilim öğrenerek kemale ermesidir.

Meselâ hayvan nevinden bir arının böyle bir talim sürecine ihtiyacı yoktur. Adeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibidir. Doğduktan hemen sonra bal yapma vazifesine başlarlar. “Rabbin, bal arısına şöyle ilham etti” (Nahl 16/68). Ama insanın tekâmül etmesi için belirli süreçlere ihtiyaç vardır. On beş, yirmi sene içerisinde ancak kendisine zararlı ve menfaati olanı seçebilir. İşte insanın bu acizliği son tahlilde kudreti sonsuz olan bir yaratıcıya yönelme, dua etme ve acizliğinin lisanıyla ubudiyet mertebelerine yükselmesinde bir anahtar hükmündedir. Ve bu kudreti sonsuz olan Zat-ı Zülcelal ise insana cüz’i bir ilim vermiştir ki tekâmül etsin ve zikredilen mertebeye ulaşsın.

Bu ilimlerden bir kısmının bir kere bilinmesi ve öğrenilmesi yeterli iken diğer bir kısım olan ve bütün ilimlerin kaynağı ve esası olan marifetullah ilminin böyle bir kısıtlaması yoktur. İnsan marifetullah ilmine devamlı ekmek ve su gibi muhtaçtır. İnsanın mutlak âciz ve her şeyi öğrenmek zorunda oluşu da bu devamlılığın en önemli kanıtıdır.

Bu konunun bir özeti ve devamı mahiyetinde Bediüzzaman’ın şu sözüyle devam edelim:

İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir.

(Sözler, Yirmi Üçüncü Söz)

Demek insanın bu dünyaya gönderiliş sebeplerinden birisi de ilim öğrenmektir.

İşte tüm bu ilim sürecini en iyi anlayan, anlatan ve çözümleyen kişiye ise âlim denilmektedir. Âlim “bilen, vakıf olan” manasında tanımlanmıştır.

Tekâmül sürecinde salt bilginin bir mana ifade edip etmediği, başlı başına bir değer olup olmadığı uzun süren tartışmaların konusu olmuştur. “Bilmek” ama sadece bilmek ne demektir? Gerek akaid risalelerinde gerekse tefsir ve fıkıh usulünde, bilmenin tek başına bir mana ifade etmediğini görmek mümkündür. Sadece “şey”lerin bilgisine sahip olmanın değersizliğini kuran Yahudiler üzerinden bize en çarpıcı şekilde ifade ediyor. Kendilerine Tevrat verildiği halde sonra ona göre yaşamayanların hâli kitap yüklü merkebin hâline benzetilmektedir. (Bkz. Bakara, 2/25, 82, 277; Nisa, 4/57; Hud 11/23; Kehf, 18/2…)

Yani kıymetli kitapları taşıyan bir merkep sırf bunları taşımakla bir değer kazanamadığı gibi bilgisini amele dönüştürmeyenin hali de aynen böyledir.

Ayrıca bir bilginin kıymeti insan fiili olarak eyleme dönüşmesindendir. Yani bilginin bir hayat tarzı haline gelmesi, kısacası insanın ameli oluşundandır. İşte “ilmî ile amil olmak” bu bağlamda ele alınmalıdır.

Yazdıklarımı özetleyecek olursam insan ilmi ile tekemmül etmek için yaratılmıştır ve bu süreçte edinilen her birikimin değeri ise amel edilme derecesine göre kıymet ve ehemmiyet kazanır.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.