Nöbetteki askerden mektup (4): Diriliş erinin şehadete uzanan yolculuğu

Resul-i Ekrem’in (asm) nur cemaliyle şereflenmiş; Bedir, Uhud, Hendek vs. kutsi seferlere katılıp şehadet serbeti içmiş Sahabe efendilerimiz gibi bu şerefe nail olmuş ümmetin her bir ferdine, Allah rahmet eylesin. Kabirlerini pürnur kılsın ki kanları toprağa düşerken, o hali dem ve damarlarımızda hissetmemiz, bize de rahmet olup huzur versin. Gönüllerimizi teskin eylesin.

Hele bir de bu uğurda din ve vatan uğruna, asayişi berkemal kılmak için uğraş veren er kişilerle silah arkadaşı isek, yüreğimizin bir volkan misal gürlemesi gayet doğal bir hal alıveriyor. Vatan ve milletimize yerli ve yabancı dinsizler tarafından yapılan saldırılar, üniformalı/üniformasız her bir vatan evladımızı din ve vatan uğruna şehadet makamına yönlendiriyor. “Ben de varım, bu kutlu yolda yapabileceğim elbette bir şeyler vardır” demekten kendimizi alamıyoruz.

Tam da burada sözü, kelam ustası Aziz Üstadımız Bediüzzaman’a bırakalım:

Kim hayatı isterse şehadet istemeli. Şehidin hayatına Kur’an işaret eder. Sekeratı tatmamış her bir şehid kendini hayy biliyor, görüyor. Lakin yeni hayatı daha nezih buluyor. Zanneder ki ölmemiş. Meyyitlere nisbeti dikkat et şuna benzer:

İki adam rüyada lezaiz envaına cami güzel bahçede ikisi geziyorlar. Biri rüya olduğunu bilir, lezzet almıyor. Onu müferrah etmez belki teessüf eder. Öbürüsü biliyor ki alem-i yakazadır; hakiki lezzet alır, ona hakiki olur. Rüya misalin zılli, misal ise berzahın zılli olmuştur. Ondan onların düsturları birbirine benziyor.

(Sözler, Lemeat)

Fazilet-i a’mal ve sevab-ı ef’al ve fazilet-i uhreviye cihetinde Sahabelere yetişilmez. Çünkü nasıl bir asker bazı şerait dahilinde, mühim ve mahuf bir mevkide, bir saat nöbette, bir sene ibadet kadar bir fazilet kazanabilir ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velayet derecesi gibi bir makama çıkıyor. Öyle de Sahabelerin tesis-i İslamiyette ve neşr-i ahkam-ı Kur’aniyede hizmetleri ve İslamiyet için bütün dünyaya ilan-ı harb etmeleri o kadar yüksektir ki bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hatta denilebilir ki bütün dakikaları -o hizmet-i kudsiyede- o şehid olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri müdhiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedakar bir neferin nöbeti gibidir ki amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.

(Sözler, Yirmi Yedinci Söz)

Yine Aziz Üstada kulak verdiğimiz bir çarşı iznine çıktığımız günün öğle namazı çıkışında, Denizli Merkez Camii’nin önünde bir topluluğa denk geldik. Bu topluluk Halep’te şahadet şerbetinden içmiş kardeşlerimizden geri kalanlara destek niyetli Denizli Valiliği ve İHH Vakfı’nın vesile olduğu yardım tırlarına sevinç topluluğuymuş. Az ilerideki polis memuruna sorduğumuzda öğreniyoruz bunu. Milletimizin maddi ve manevi destekleriyle Aydın ve Burdur’dan gelen araçlarla Denizli’den Hatay’a gidecek tırların oluşturduğu bir konvoy. Hemen yanımdaki silah arkadaşlarımızla o kalabalığa dahil olduk. Toplulukta -Allah bereket versin- Denizli İl Valimiz, Belediye başkanımız ve İl Jandarma Komutanımız da hazır bulunanlar arasında. Topluluğun duaları eşliğinde yola çıkan tırları seyrederken aklıma İstanbul camiamızdan bu konvoya katılma şerefine nail olmuş Yavuz Sarı ağabeyim geldi. Huzur verdi bu hal…

O esnada arkamda duran -muhabbetleri merhamet ve ilim üzere olan- bir çiftin sohbetine istemeyerek kulak misafiri oldum. Genç hanım ablamız beyine: “Ya ben milletimizi çok seviyorum beyim! Baksana ne kadar çok yardımsever bir milletimiz var. Çok şükür sana Allah’ım, çok şükür” dediğini işittim. İşittiklerim üzerine ben de, “Ümmetin İslam kardeşliği, dirliği ve birliği için ihtiyaç duyduğu ruh, tam da budur işte” demekten kendimi alıkoyamadım.

Şehitlik mertebesine ulaşmış her bir yiğidimiz toprağa düştüğünde sanki tüm insanlık vefat etmiş gibi hissederiz. Biri şehit olunca sadece onun ana-baba, eş ve çocukları ağlamıyor, milletçe bedenimizden bir parça kopmuş da yüreğimiz dağlanmış gibi ağlıyoruz. Şehidin geriye bıraktıkları bizim anamız, bizim babamız, bizim çocuklarımız gibi…

Evet bu böyle olmalı. Aksi bir hal bizi ülfete giriftar eder. Zalimin zillet içindeki kahkahalarına sebep oluruz. Düşmanın ağzına sakız, aklından diline vuran kem söze oyuncak oluruz. Küfre oyuncak olmamak için, İslami emre kulak vererek gediksiz bir hayat için dik ve diri olmalıyız. Olmalıyız, Ayasofya’nın birbirine kenetlenmiş gök kubbesindeki taşlar gibi olmalıyız ki yıkamasınlar bizi. Ayıramasınlar bir şahs-ı manevide toplanan bizleri. Yüreklerimiz bu denli yanarken yıkamazlar da… Heyhat ki heyhat!..

Söz vermişiz biz Resul-i Ekrem’e (asm). Elindeki tastan su içme şerefine ermeyi, yine ellerimizle nasıl teperiz. Nasıl? Bu mümkün değil. O gül bahçesinin sergülü değil miydi? Kardeşlerim onlar benim diye hitap eden? Kardeşlerin sana kurban olsun ey bülbülleri hasretiyle şakırdatan Gül (asm). Bizleri de kabul et “kardeşlerim” dediğin zümreye. Gönülleri mest eden ahiretteki meclislerine bizleri de al. Al ki nur cemalinle yanındaki şehitlerin alnındaki nurları görerek onlar için dünyadaki ahımızın yersiz olduğunun farkına varalım.

Evet söz israfı edip lafı uzattığımın farkındayım. Affınıza sığınırım…

Hasılıkelam Kur’ani hak ve hakikatlerin mayasıyla mayalanmış alem-i İslam ve hususan Anadolu’muzun aziz şehitleri ve bu hakikatlerin farkında olarak hareket eden dirilişin er kişilerine selam olsun…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım