115 yaşında bir teşhis

115 yaşında bir teşhis

Diyaneti zayıflaştırmakla tedavi, parmaktaki cerihanın tedavisi için göz çıkarmaya benzer. Zira milletin kalp hastalığı za’f-ı diyanettir.

Bediüzzaman Said Nursi, 19 Aralık 1908, Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi

Sene 1908… Hürriyet ve meşrutiyetin çok hararetli günleri… Ve o zamanki meşhur lakabıyla Bediüzzaman Said-i Kürdî’nin bir gazete yazısında yaptığı o teşhis…

Milletimizin manevî hastalığına dair tam 115 sene önce yapılmış bir teşhis bu. Gelen geçen kaç nesilden sonra, değişen bir şey var mı?

Kendi hayatımıza baksak, çevremizdeki insanlara nazar etsek, geçmiş tarihî tecrübelerimizi tefekkür etsek hep aynı gerçekle karşılaşırız: Bizim vicdanımız dinî hissiyatla sıkı sıkıya bağlıdır.

Bu nedenle bu millette o bağ ne kadar gevşerse o derece insanlıktan çıkar, medeniyetten uzaklaşır. O bağ ne kadar (tahkikî olarak) kuvvetleşirse de o nisbette insaniyetimiz tekâmül, medeniyetimiz terakki eder. İşte Endülüs, işte Selçuklu, işte Osmanlı vesaire…

Üstadın kalp hastalığına dair bu teşhisini aslında çok daha geriye götürmek de mümkün. Mesela Risale-i Nur Külliyatı’na dair gaybî işaret ve tasdiklerin toplandığı Sikke-i Tasdik-i Gaybî mecmuasında, Üstad hazretleri “hakikatli bir latife” başlığıyla tarihi bir olaya şöyle yer verir:

Sultan Süleyman Kanunî, kesretli kırk çeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi ona demiş: “Hilâf-ı şeriat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir bok sıçtın ki, o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse yüz senede temizleyemez.”

Çok enteresan değil mi? Bizim hafızamızda “en ihtişamlı yıllarımız” olarak kayıtlı olan senelerde, aslında dinî çözülme de yavaştan başlamış. Şeriata aykırı kanunların Avrupa’dan ithal edilmesinin nüvelerine daha o yıllarda rastlayabiliyoruz. Demek ki sathî değil de tahkikî bir nazarla tarihî olaylara baktığımızda, orada temel problemlerimizin sebepleri de gözüküyor.

Üstadın teşhisinden devam edelim. Küçük bir örnek, bu teşhisi anlamamız için çok faydalı olabilir: Sabah evden dışarı çıkınca iki polisin bizi gözetlediğini fark ettik diyelim. Gün boyu peşimizi bırakmıyorlar ve nereye gitsek takip ediyorlar. Böyle bir durumda gün boyunca hal ve hareketlerimize ne kadar dikkat ederdik değil mi? Bırakın hırsızlık, kavga çıkarma gibi ahlaksız davranışlarda bulunmak, yürüyüşümüz bile daha bir adam gibi olurdu.

Peki fani gözlerin kendisini takibinden bu kadar müteessir olup hal ve hareketlerine çekidüzen veren bir insan, bâki olan Allah’ın her an kendisini seyrettiğini itikad edebilseydi hali nasıl olurdu? Her türlü ahlaksızlığın kökü kendiliğinden kesilmez miydi? İnsanlar birbirlerine aynı Allah’ın kulları olarak kardeş gibi davranmazlar mıydı? Muhakkak öyle olurdu. Elbette imtihan dünyasının mahiyeti gereği tüm dertler bitmezdi fakat dinî hissiyatımız kuvvetlendiği oranda maddi ve manevi sıkıntılarımız azalır ve tahammül edebileceğimiz bir seviyeye gelirlerdi.

Anlaşılıyor ki Bediüzzaman hazretlerinin tam 115 sene önceki teşhisi, capcanlı olarak aramızda yaşamaya devam ediyor. Milletçe manevî hastalıktan kurtuluşumuzun tesbiti noktasında elimize çok net bir reçete veriyor. Doğru tesbiti içeren bu reçete çok mühim zira gene aynı yazıda ifade ettiği gibi: “Marazımızı teşrih edelim, ona göre deva arayalım.”

Zaten ilerleyen yıllarda kendisine nasip edilecek olan Risale-i Nur Külliyatı da bu genel hastalığa karşı keşfedilen çok harika ve tesirli bir ilaç mahiyetindedir. İnsanların kalbî hastalığı olan zaaf-ı diyaneti, imanları tahkikî seviyeye çıkartarak tedavi etmektedir. Hadiste haber verilen ve “Eğer o düzgün olursa bütün cesed düzgün olur” buyrulan merkezî aza kalp düzelince, insana dair her şey düzelmeye başlar. Siyasetteki yalan dolandan ticaretteki emniyetsizliğe, aile içi huzursuzluktan akrabalar arası kopukluğa kadar bütün dertlerin merkezinde insan ve dolayısıyla onun kalbinin halleri yer alır. Dolayısıyla o kalbin iman ve emniyetle nurlanmasıyla bütün temel dertler temelinden tedavi edilir. Bir insan kasabının hapishanede Üstad ve eserleri ile tanışınca tahta bitini dahi öldürmekten imtina eder hale gelmesi gibi sayısız hadise, bu ilacın tesirinin boyutlarını gözler önüne sermektedir.

Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki böyle bir Üstada ve onun böylesine tedavi edici eserlerine dört elle sarılmasın, hem nefsinin hem milletinin kalp hastalığını tedavi yolunda çalışmasın?

Abdülhamid Karagiyim
Latest posts by Abdülhamid Karagiyim (see all)
Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.