Her insan yaratılışı gereği belli başlı fikirleri, çalışma alanlarını ve konuları benimser, ehemmiyet verir ve ilgili meselelere dair çalışmalar yapar. Tüm bu uğraşıların sonucunda da gerek kendisine gerekse çalıştığı alana dair etik sorumlulukları doğrultusunda belli başlı hassasiyetlere sahip olur. Mesela müziğe emek veren bir insanın müziğin metodolojisine uymayan bir icrayla karşılaştığında –notaları yanlış basılan bir eser gibi– buna tepki gösterir, değiştirilmesini ister veya dinlememeyi tercih eder.
İşte bu benimsenen fikirler yatay düzlemde sosyal, bilimsel ve sanatsal olduğu gibi dikey düzlemde dini alanı da kapsar mahiyettedir. Her insan kendi düşünce sistematiği çerçevesinde dini noktalarda farklı hassasiyetler geliştirir. Herkesin hassasiyeti farklı olmasına karşın bazı kurallar vardır ki bunlar kişiden kişiye değişmemelidir. O dini benimseyen herkesin bu hassasiyetlerle donanmış olması gerekir. Ne var ki benimsenen bu hassasiyetlerin hiyerarşik bir sıralaması vardır ve bu bozulduğunda birçok problemle karşılaşılır. Bu yazıda dini bağlamda geliştirilen hassasiyetlerin ve bu hassasiyetlere verilen önemde gelişen hiyerarşik sapmaların nelere sebep olduğu üzerinde durulmuştur.
Dindar camialarda ve özellikle de hocalardan çokça duyduğumuz bir söylem vardır: “Dini hassasiyetlerimiz azaldı.” Bu haklı ama bir o kadar da içi doldurulması gereken bir söylemdir. Aslında dini hassasiyetlerimiz azalmadı belki bu hassasiyetlerin hiyerarşisi başkalaştı. Buna ise farklılaşan itikadî duruşlar, menfaatlere indirgenen dindarlıklar ve farklı zihin dünyalarının İslami entegrasyon problemleri gibi nedenlerin sebep olduğunu söyleyebilirim.
Mesela çokça bilinen ve mizahi tarafı da olan şu olay bu değişimin çarpıcı bir örneğidir: Bir adam bankaya hesaplarını kontrol etmeye gider. Banka çalışanı kendisine kahve ikram eder. Adam, banka çalışanının kahveyi sol elle içtiğini görünce onu uyarır ve yaptığının dini açıdan uygun olmadığını öğütler. Banka çalışanı da “Beyefendi sağ elimle sizin faiz gelirinizi hesapladığım için kahveyi sol elimle içmek zorunda kaldım” cevabını verir.
Bu paylaştığım olay gerçekten trajikomik. Zira bahsi geçen kişi sağ elle yeme içme konusunda çok hassas iken faiz konusunda ise menfaatlerine zarar gelmemesi adına benzer hassasiyeti göstermiyor. “Küçük” meselelerde sergilenen büyük hassasiyetler çoğu zaman asıl önemli olan “büyük” meselelerde beklenilen büyük hassasiyetlerin çok geri planda kalmasına yol açabiliyor.
Bahsi geçen kişiyi bir karakter örneği ve bir prototip olarak düşündüğümüzde, onun durumu Hz. Şuayb’ın (as) gönderildiği toplumun haline benziyor. Ortak özellikleri; alırken –menfaatinin bulunmadığı durumlarda– eksik, satarken –menfaatinin bulunduğu durumlarda– fazla ölçen bir terazi gibi olmalarıdır. “Dini menfaatler” konusunu daha sonraki bir yazıya havale edip bahsi geçen örnek üzerinden düşünmeye devam ettiğimizde, hiç tanımadığınız bir insana bu tarz bir “tebliğ”de! bulunmak ise tabir yerindeyse “din zabıtalığı” yapmak olacağından başlı başına bir problemdir.
Çünkü dinî hassasiyetlerimiz, ne dini bir tahakküm aracına dönüştürecek kadar topuzlaştırılmalı –bir şeyi zorla dikta etmeli– ne de siyasi hesaplaşmalara alet edilecek kadar değersizleştirilmelidir.
Tekrar altını çizmek gerekirse herkesin hassasiyetleri farklıdır. Özellikle sünnet-i seniyyenin “adab” kısmına uyma noktasında belirli hassasiyetler benimsemiş kişileri görebiliyoruz. Bu hassasiyetlere sahip olmak güzeldir ve Cenab-ı Hakkın katında muhakkak kıymetlidir. Bununla birlikte bir kısım insanlar bu sünnetleri sadece benimsemekle kalmıyor aynı zamanda bunu uygulamayanları küçümsüyor ve hatta ötekileştiriyor. “Benim giyindiğim gibi giyinmeyenler dinini sorgulasın”, “Benim gibi yürümeyenler bizden değildir” gibi esasında hiçbir gerçekliği ve geçerliliği bulunmayan söylemlerle karşılaşabiliyoruz.
Evet bu tarz sünnetlere ittiba etmek mutlaka gayet kıymetlidir. Bununla birlikte odaklanmamız gereken, her bir mümin için olmazsa olmaz değerler vardır ki adaba uyalım derken bunlar göz ardı edilmemelidir. Mesela her insanın yumuşaklık ve mülayemetle “davet”i hak ettiğine dair Tâhâ suresinin 44. ayeti, emaneti ehline ve layık olana teslim edip insanlar arasında adaletle hükmetmenin gerekliliğine dair Nisa suresinin 58. ayeti, emaneti ganimet gibi görüp hıyanet etmemenin kıyamet alametlerinden olduğu ve müminler için felaket olduğuna dair Peygamber Efendimiz’in (asm) sözlü irşadı (Tirmizî, Fiten, 38/2210) gibi sıralanabilecek nice birincil hassasiyetin ikinci plana atılıp paranteze alındığı ve daha rahat, kolay ve kişiye dünyevi anlamda menfaat sağlayacak birtakım pratiklerin ise öne alındığını görebilmekteyiz.
“Kitabın içindekileri ben bilirim” diyen hegemonya, “Bak burada böyle yazıyor” diye başkalarına hükmetmek isteyen bilginler sınıfı ve dini yalnızca birtakım geçici menfaatleri doğrultusunda yorumlayan zihniyetin bu önemli problemin ortaya çıkmasına zemin hazırladığını da belirtmek gerekir.
Şunu unutmamalıyız ki dini hassasiyetler her inanç sahibinde bulunması gereken temel ilkelerdir. Ne var ki bu hassasiyetler yeri geldiğinde farklı düşünenleri yahut bizim yaklaşımlarımızı benimsemeyenleri ötekileştirmek için bir vasıtaya dönüştüğünde hakikatte derin bir yara açılmış ve ortada ciddi bir problem var demektir. Böyle anlarda asıl hassas olunması gereken meseleler göz ardı edilir; geriye ise indirgenmiş dindarlık ve daraltılmış bir hassasiyetler hiyerarşisi kalır.
Özetle; dini hassasiyetlerin değil yanlış bir hiyerarşik zemine/düzleme oturtulmuş hassasiyetlerin pik yaptığı bir zamandayız.
Söylemek yerine fiile dökmeye,
Nasihat etmek yerine hayırhah olmaya,
Ve nihayetinde doğru bir düzleme oturtulmuş şekilde dini hassasiyetlerimizi muhafaza etmeye ihtiyacımız var.
- Hassasiyetler hiyerarşisi - 30 Ağustos 2025
- Oto bedbahtlık - 5 Mayıs 2025
- Tefekkür mesleği ve akla muhabbet - 25 Ocak 2025
