Duadaki marifetullah

Ekrem Demirli hocanın bir sohbetinde[1] dikkatimi çeken bir husustu “ibadet/marifet/muhabbet” ilişkisi. Mealen şöyle diyordu Ekrem hoca “İbadetlerimizin bize bir şeyler öğretmesi gerekiyor”, bir diğer ifadeyle ibadetlerimizin marifeti/muhabbeti netice vermesi gerekiyor. “Ben cinleri ve insanları bana ibadet etsinler diye yarattım” ayet-i kerimesindeki “ibadet” tabirini Abdullah ibn Abbas’ın (ra) “marifet” olarak tefsir ettiğini de anlatıyordu aynı sohbette. Bu manaya Bediüzzaman’ın Ayetü’l Kübra risalesinde de rastlarız: “Bu âyet-i uzmânın sırrıyla insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi Hâlık-ı Kâinatı tanımak ve Ona iman edip ibadet etmektir.”

Dua “ubudiyetin ruhu” olması hasebiyle onun da marifeti netice vermesi gerekiyor. Nitekim Bediüzzaman Risale-i Nur’da marifeti “duanın en güzel, en lâtîf, en leziz, en hazır meyvesi, neticesi” olarak şöyle dile getiriyor:

Dua eden adam bilir ki birisi var ki onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli her şeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir Kerîm Zat var, ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyacâtını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını def edebilir bir Zatın huzurunda kendini tasavvur ederek bir ferah, bir inşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ der.

Dua eden adam anlar ki Birisi var, onun hatırât-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder.

İster kabul edilsin, ister edilmesin dualarımız bize bir şeyler öğretmeli öyleyse. Dualarımızdan marifetullah meyveleri devşirmeliyiz. Dua ederek Allah’ı daha fazla tanımalıyız. Tanıdıkça daha fazla sevmeliyiz.

Peki duadan marifetullah meyveleri elde etmek nasıl mümkün oluyor? Dua eden adam birisinin var olduğunu, ona merhamet ettiğini, ona bakıp ünsiyet verdiğini nasıl bilir, nasıl anlar?

Bu soruya şu şekilde cevap verilebileceğini düşünüyorum: Dua, nefsimize olan bakış açımızı değiştiriyor. Hakkı verilen bir dua esnasında nefsimizi “isteyen” olarak konumlandırmış oluyoruz. Bu noktada yukarıda alıntıladığımız paragrafların ilk cümlelerini biraz açmak gerekiyor; “dua eden adam bilir ki”, “dua eden adam anlar ki”. Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere bilmek/anlamak için “dua eden” yani isteyen olmak gerekiyor. Daha doğrusu, dualarımızı bu şuurla yapmamız gerekiyor. İsteyen olduğumuzu bilirsek istediğimiz Zat hakkındaki bilgimiz derinleşir.  Kendini “isteyen” olarak gören birisi istediğini verecek olanın varlığından gafil olamaz.

Sözün kısası duamızın bize Cenab-ı Hakk’ı bildirmesi, anlatması gerekiyor. Dualarımızı da bu şekilde mihenge vurabiliriz: dualarımızla birlikte onların “en güzel, en lâtîf, en leziz, en hazır meyvesi, neticesi” olan marifetullahta bir mesafe katediyor muyuz?


[1] “Prof. Dr. Ekrem Demirli ; Serdar Tuncer İle Başka Şeyler 07.01. 2016”, Youtube, 6 Mayıs 2016, https://www.youtube.com/watch?v=mja1RxdBi-4, 58.dk.

Latest posts by Fatih Çınar (see all)

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım