Hadis inkârcılarının görmek istemeyeceği alan: Sahabenin sükûtunun ikrar olması

Hadis inkârcılarının görmek istemeyeceği alan: Sahabenin sükûtunun ikrar olması

Girizgâh
Bütün tarih ve siyer ilminin tanıklık ettiği bir gerçek vardır: Efendimiz aleyhissalâtü vesselâmın bize miras bıraktığı hadis-i şerifleri çok titiz, çok ciddi, çok sağlam gayretler neticesinde bizlere kadar taşınmıştır. İslâm tarihini azıcık olsun bilen herkesin mâlumudur ki O’nun (asm) sözlerinin kayıt ve aktarımı konusunda gösterilen gayret, başka hiçbir beşerin sözleri için gösterilmemiş hatta böyle bir gayretin yakınından bile geçilmemiştir.

Şu gelecek satırlarda aktarılan kolektif çabaya, acaba tarihin başka hangi safhasında, başka hangi beşerin sözleri için tanıklık edebiliriz?

Hem asr-ı saadette, mu’cizatı ve medar-ı ahkâm ehadîsi, kitabetle çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abâdile-i Seb’a, kitabetle kaydettiler. Hususan Tercümanü’l-Kur’an olan Abdullah ibn-i Abbas ve Abdullah ibn-i Amr ibni’l-Âs, bâhusus otuz kırk sene sonra, tabiînin binler muhakkikleri, ehadîsi ve mu’cizatı yazı ile kaydettiler.

Daha ondan sonra, başta dört imam-ı müçtehid ve binler muhakkik muhaddisler naklettiler; yazı ile muhafaza ettiler.

Daha hicretten iki yüz sene sonra başta Buharî, Müslim, Kütüb-i Sitte-i makbule vazife-i hıfzı omuzlarına aldılar. İbn-i Cevzî gibi şiddetli binler münekkidler çıkıp bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfzsız veya nâdanların karıştırdıkları mevzu ehadîsi tefrik ettiler, gösterdiler.

Sonra ehl-i keşfin tasdikiyle; yetmiş defa Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm temessül edip yakaza halinde onun sohbetiyle müşerref olan Celaleddin-i Süyûtî gibi allâmeler ve muhakkikler, ehadîs-i sahihanın elmaslarını, sair sözlerden ve mevzuattan tefrik ettiler.

İşte bahsedeceğimiz hâdiseler, mu’cizeler böyle elden ele –kuvvetli, emin, müteaddid ve çok belki hadsiz ellerden– sağlam olarak bize gelmiş.

Mektubat

Bu nedenle aslında hadislerin güvenilirliğini temelden sorgulayanlar, aslında bütün tarih ilmini de sorgulamalı hatta tarihî hiçbir hadiseye güven duymamalıdır. O’nun mübarek ismetine dil uzatanların daha bu dünyada düştükleri haller gerçekten içler acısı.

Tevatürde özel bir alan
Hadislerin en kuvvetli kolu kabul edilen mütevatir hadisler, bu konuda bilhassa kritiktir. Yalan üzerine birleşmeleri aklen imkânsız olan bir topluluk tarafından aktarılan haberler, “mütevatir hadis” diye isimlendirilmektedir. Yani “Hz. Peygamber’e ittisâlinde hiçbir şüphe bulunmayan hadis” demektir.

Mütevatir hadisler de kendi içerisinde ikiye ayrılır:

Mütevâtir haber lafzî ve mânevî olmak üzere ikiye ayrılır. Lafzî mütevâtir bilginin aynı lafızlarla, mânevî mütevâtir ise aynı anlamın farklı lafızlarla nakledilmesini ifade eder.

TDV İslam Ansiklopedisi, “Mütevâtir” maddesi

Manevî mütevatirde aktarılan lafızların birebir aynı olması şart değildir. Kelimeler farklı olsa da, aynı olayın vukuu konusunda ittifak mevcuttur. Bu da o haberi, sıhhati inkâr edilemez olan mütevatir hadis kapsamına dâhil eder.

Bediüzzaman Said Nursi’nin Mektubat isimli eserinde, Mucizat-ı Ahmediye olarak nitelediği On Dokuzuncu Mektup, bu konuda önemli bilgiler vermektedir. Bu risalede bir yandan hadis-i şerifler senedleriyle beraber nakledilirken bir yandan da kuvvetli bir hadis müdafaası yapılmaktadır. Yani bu eser hem aklın hem de naklin birleştiği özel bir risaledir. Zaten Bediüzzaman hazretleri de bu eserin yazım sürecinde yaşanan pek çok inayet ve kerametleri şahitleriyle beraber nakletmiş, eserin “sıradan” bir eser olmadığını özellikle vurgulamıştır.

Mütevâtir hadisi benzer şekilde maddi (sarih) ve manevi mütevatir olarak ikiye ayıran Bediüzzaman, manevi mütevâtir içinde de “sükûtî mütevâtir” olarak tanımlanabilecek başka bir alana dikkat çekmiştir:

Naklolunan haberler eğer tevatür suretinde olsa kat’îdir. Tevatür iki kısımdır. Biri “sarîh tevatür”, biri “manevî tevatür”dür.

Manevî tevatür de iki kısımdır. Biri sükûtîdir. Yani, sükût ile kabul gösterilmiş. Mesela bir cemaat içinde bir adam, o cemaatin nazarı altında bir hâdiseyi haber verse cemaat onu tekzip etmezse sükût ile mukabele etse kabul etmiş gibi olur.

Hususan haber verdiği hâdisede cemaat onunla alâkadar olsa hem tenkide müheyya ve hatayı kabul etmez ve yalanı çok çirkin görür bir cemaat olsa elbette onun sükûtu o hâdisenin vukuuna kuvvetli delâlet eder.

Risale-i Nur’un genelinde olduğu gibi, burada da avama tahkikî imanı yerleştirme usulü esas alınmıştır. Çünkü buradaki sükûtî tevatürün hakikatini, hadis ilmine sahip olmayan sıradan birisi de hayat içindeki tecrübeleriyle rahatlıkla tasdik edebilir.

Mesela bizi çok yakından alâkadar eden bir olay yanımızda konuşulsa ve olay hakkında bizi de lekeleyecek yalan-yanlış bilgiler aktarılsa, o aktarıma müdahale etmeme şansımız var mıdır? Elbette hayır. O halde düşünelim: Hayatlarının şehadetiyle Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı kendi canlarından çok seven, ona dair her şeye şahsî işlerinden daha büyük bir titizlikle yaklaşan, üstelik yalana zerre miktar tahammülleri olmayan sahabilerin yanlış aktarılan bir rivayete müdahale etmeme şansları olabilir mi? Elbette olamaz. Buna ihtimal veren, kalbinde ciddi bir güven kayması yaşıyor demektir. Hadislerin değil kalbinin sıhhatini kontrol etmelidir.

Meselenin belki de en etkileyici tarafı, bu açıdan yaklaşıldığında hadis kaynaklarında kaydedilen bütün hadislerin güvenilirliği, inanılmaz bir kat sayı ile katlanarak artmaktadır. Çünkü bütün bu rivayetler kapalı kapılar arkasında değil, sahabe arasında duyula duyula, konuşula konuşula aktarıla gelmiştir. Efendimize (asm) nisbeti mümkün olmayan bir sözün o seçkin insanlar arasında sükûtla karşılanması, böylece neşvünema bulup gelecek nesillere intikal etmesi ve sonra da kayda değer bir itiraz olmaksızın hadis kitaplarına kaydedilmesi çok zor bir ihtimaldir.

Kaldı ki her şeye rağmen araya karışan arızalı sözler için, daha sonra yapılan tasfiyeler vesilesiyle gereken temizlik yapılmıştır. Yukarıda da geçen ifadeyle:

İbn-i Cevzî gibi şiddetli binler münekkidler çıkıp bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfzsız veya nâdanların karıştırdıkları mevzu ehadîsi tefrik ettiler, gösterdiler.

Burada kendilerine atıf yapılan “binler münekkidler”e de dikkat çekmek gerekir. Bediüzzaman’ın ısrarla dikkat çektiği üzere bu zatlar sıradan insanlar değil, bu vazife için mânen görevlendirilmiş seçkin şahsiyetlerdir. Hatta öyledir ki kimilerince kendisine pek itibar edilmeyen “haber-i vahid” bir hadis bile onların kuvvetli ellerinden geçe geçe geldiğinde tevatür kesinliğine ulaşmıştır. Çünkü o kalitedeki zâtların bir haberin sıhhatinde icmâları bir nevi tevatürdür.

Bu zatların hafıza, takva, zekavet ve feraset gibi hasletlerde ne seviyede oldukları, ilerleyen satırlarda şu şekilde aktarılmaktadır:

Evet, muhaddisînin muhakkikîninden “El-Hâfız” tabir ettikleri zatlar, lâekall yüz bin hadîsi hıfzına almış binler muhakkik muhaddisler hem elli sene sabah namazını işâ abdestiyle kılan müttaki muhaddisler ve başta Buharî ve Müslim olarak Kütüb-i Sitte-i Hadîsiye sahipleri olan ilm-i hadîs dâhîleri, allâmeleri tashih ve kabul ettikleri haber-i vâhid, tevatür kat’iyetinden geri kalmaz.

Evet fenn-i hadîsin muhakkikleri, nakkadları o derece hadîs ile hususiyet peyda etmişler ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın tarz-ı ifadesine ve üslub-i âlîsine ve suret-i ifadesine ünsiyet edip meleke kesbetmişler ki yüz hadîs içinde bir mevzuu görse “Mevzudur” der. “Bu, hadîs olmaz ve Peygamber’in sözü değildir” der, reddeder. Sarraf gibi hadîsin cevherini tanır, başka sözü ona iltibas edemez.

Mektubat

Burada insafla düşünelim: Samimi olarak güvendiğimiz, yalanlarını asla görmediğimiz iki ciddi dostumuz farklı yerlerden gelip bize aynı haberi getirse, o haberle ilgili hiçbir tahkikatımız olmasa dahi kalbimizde o habere karşı ciddi bir güven duygusu oluşur. O halde binlerce ciddi, müdakkik ve bu iş için tüm hayatını ortaya koyan hadis âlimlerinin elinden geçerek bize ulaşan bir hadis, tüm kalbimizle inanılmayı hak etmiyor mu?

Şifa-i Şerif’te sükûtî tevatür
Mucizat-ı Ahmediye Risalesi boyunca eserine sık sık atıf yapılan, ayrıca Efendimiz aleyhissalâtü vesselâmın mucizevi ahlâkını çok güzel aktarıp ispat ettiği için kendisinden sitayişle bahsedilen Kadı İyâz (rh.a) da eserinde sükûtî tevatür meselesine değinmiştir. Meşhur Şifa-i Şerif eserindeki ilgili parçayı, yazının amacıyla birebir örtüştüğü için burada nakletmiş olalım:

Bu tür rivayetlerden bir kısmını büyük bir kalabalık yine öyle bir kalabalıktan, onlar da olayların içinde bulunan ashâb-ı kirâmdan sağlam bir senedle rivayet etmiştir. Bu mucizeler Hendek Gazvesi, Buvat Gazvesi, Hudeybiye Umresi, Tebük Gazvesi gibi çok sayıda Müslüman’ın ve İslâm askerinin bulunduğu benzeri yerlerde meydana gelmiş ve şöhret bulmuştur. Ancak bu kıssaları anlatan râviye, o olayların içinde bulunan  sahâbilerden birinin karşı çıktığı, böyle bir olayın meydana gelmediğini  söylediği duyulmamıştır. Bu olayları gözleriyle görmeyen sahabiler de görenlere itiraz etmemiş, duyduklarını bizzat görmüş gibi kabul etmişlerdir. O sahabilerin, duyduklarına itiraz etmeyip susması, o olayı bizzat nakletmesi gibidir. Ashâb-ı kirâmın, asılsız bir olay karşısında susması, bir yalanı idare yoluna gitmesi asla olacak şey değildir. Çünkü onların kimseden bir  beklentileri olmadığı gibi, hiç kimseden korkuları da yoktu. Şayet duydukları kıssa, onların kabul etmediği, bilmediği bir şey olsaydı mutlaka onu  reddederlerdi. Nitekim ashâb-ı kirâm, bilindiği üzere, içlerinden bir kısmının rivâyet ettiği ahkâmla ilgili bazı hadislere, Resûl-i Ekrem’in şemailiyle ilgili bazı rivâyetlere ve Allah’ın Elçisi’nden duyduklarına aykırı olan Kur’an kırâatlerine itiraz etmiş, birbirinin içtihattaki hatâsını söylemiş, yanıldığı noktaları göstermişlerdir. Az sayıda râvinin naklettiği mûcizelerin tamamı, onları duyan sahâbilerin bu mûcizeleri reddetmemesi sebebiyle çok sayıda râvi tarafından rivayet edilmiş gibi kesinlik kazanmıştır.

Kötü niyetlerle uydurulan ve asılsız rivâyetleri andıran sözde mûcizeler uzun zaman halk arasında söylenip durduktan sonra, yetkili hadis  alimleri, tıpkı diğer asılsız rivâyetlerde yaptıkları gibi, bunların da sağlam bir şekilde rivayet edilmediğini ortaya koymuşlardır.

(Kadı İyâz, Şifa-i Şerif Şerhi, Mehmet Yaşar Kandemir, s. 542-543)

Hülâsa-i kelam
Hadislerin inkârı projesi bu topraklarda kimilerinin fıskını kimilerinin de gayretini açığa çıkardı. Kalplerinde eğrilik bulunanlar hadislerin inkârına, kalplerinde emniyet bulunanlar hadislerin isbâtına yöneldiler. Zaten bu durum yaratılışın kanunudur. Yaşanılan fitne ve imtihanlar gizli istidadları inkişaf ettirip parlatırken gizli hainlikleri de açığa çıkarıp ifşa ettirir. Cenab-ı Hak bu yolla, yarattığı mahlûkatının potansiyellerini kuvveden fiile çıkarmayı murâd etmiştir.

Biz de bu fitneye karşı tarafımızı doğru seçer ve karınca kararınca gayretimizi gösterirsek üzerimize düşen vazifeyi yapmanın vicdanî hazzını yaşayabiliriz. Vazifemizi yapıp Cenab-ı Hakk’ın vazifesini karışmamak ise ubudiyetin gereği ve kulluğumuzun edebidir.

Abdülhamid Karagiyim
Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.