Hadis ve sünneti yeniden düşünmek

Hadis ve sünneti yeniden düşünmek

HADİS VE SÜNNET kavramlarına baktığımızda çok derin ve ilmi bir külliyat ile karşılaşmaktayız. Bir yazıda bu geniş külliyatın her meselesine değinilebilmesi doğal olarak mümkün değildir. Bu yazının konusu daha ziyade eskiden beri tartışıla gelen bazı meseleler olacaktır. Konular ana hatları sünnete temas etmiş olan kültürel ögeler, Peygamber Efendimiz’e (asm) ittiba etmenin ne demek olduğu ve de hadislerin sıhhati konusunda gelen itiraz ve şüphelere verilebilecek cevaplardır.

Peygamber Efendimiz’e (asm) tabi olmanın ne demek olduğuna daha da önemlisi hadis ve sünnetin ne olduğuna ve farklarına dair birçok tartışma var olagelmiştir. Peygamber Efendimiz’den (asm) sâdır olan bir fiile sünnet diyebilmek için hangi şartların aranılması gerektiğini, Peygamber Efendimize (asm) tâbi olmak (ittiba), onu taklit etmek (teessi) ve ona benzemenin (teşebbüh) ne olduğunu iyi tahlil etmemiz gerektiği kanaatindeyim. Bunun yanında sünnete temas etmiş olan kültürel ögelerin de belirlenmesi sünnetin evrensel yani her toplum tarafından yaşanabilirliği konusunda da büyük önem arz etmektedir. Nitekim sahabe döneminde bu konuda yapılan tartışmalar bir fiilin bağlayıcı olup olmadığı değil sünnet olup olmadığı ile ilgilidir. Sonraki dönemlerde ise Hz. Peygamber’in (asm) bütün fiilleri sünnet adını alacak ve hangisinin bağlayıcı olup hangisinin bağlayıcı olmadığına bakılacaktır. Hadis ve sünneti anlamakta ve yaşamakta belki de en büyük sıkıntı (arıza) sünneti belirli fiillere indirgemek olarak karşımıza çıkmaktadır. “Sünnete uymak” sadece fiiliyatta değil ahlak ve fazilet gibi noktalarda da ona uymaktır. Yani Peygamber’e (asm) ittibayı bir hayat tarzı olarak düşünmek daha uygun olacaktır. Dolayısıyla Peygamber’in (asm) sünneti sadece belli başlı konularda değil her konuda ümmete rehber olmuş, daha da ötesinde tüm insanlığa bir değerler manzumesi hükmüne geçmiştir.

“Sünnet nedir?” dediğimizde çoğunlukla şu cevapla karşılaşmaktayız: İslam’ın Kur’an’dan sonraki bilgi kaynağıdır. Bu çok kıymetli, doğru lakin eksik bir cevaptır. Sünneti, müminleri inşa eden bir örneklik ve Asr-ı Saadet’i bütün zamanlara taşıyan bir hayat tarzı olarak okumak gerekmektedir. Sünneti belirli fiili hareketlere indirgemekten daha da tehlikelisi bu tarz fiili sünnetleri dinin değişmez kuralı haline getirmek ve bu sünnetlere ittiba etmeyenleri tenkit etmek ve daha da ötesinde küfür ile itham etmeye kadar gitmektedir. İslam şekilciliği reddetmekte ve bunun ihlâsa mugayir olduğunu söylemektedir. Bu tarz şekilci bir yaklaşım olmasına karşın diğer tarafta ise âdâba taalluk eden bütün fiilleri inkar edip bağlayıcılığı olmadığını savunanlar da vardır.

Peygamber Efendimiz’in (asm) vefatından sonra da bu tarzdaki arızalı fikri altyapı ile hareket eden çevreler olmuştur. Mesela Hz. Peygamber’in (asm) Mekke’den Medine’ye giderken namaz kıldığı yerler bir bir tespit edilmiş ve buralara mescitler inşa edilmiştir. Ömer ibn Abdulaziz (ra) de buralara mescit inşa ettirenlerden birisidir.[1] Bu tutuma en çok karşı çıkan Hz. Ömer (ra) olmuştur. Bir sefer esnasında herkesin belirli bir mekânda namaz kılmak için sıraya girdiğini gören Hz. Ömer (ra), Hz. Peygamber (asm) o mekanda namaz kıldığı için buna rağbet ettiklerini görünce “Ehl-i Kitap, peygamberlerinin kalıntılarını araştırarak oraları kilise ve manastıra çevirdikleri için helak oldu. Öyleyse her kim namaz kılmak istiyorsa kılsın yoksa çekip gitsin[2] demiştir. Yine bu meseleye bir örnek de Peygamber Efendimiz’in (asm) bir sefer esnasında uygun olan bir yerde dinlenmesi veya namaz kılması yahut bir ağacın altında oturması dini bir gayeye matuf olmadığı halde bazılarınca sünnet olarak algılanmıştır.[3] Tekrar belirtmek gerekirse burada eleştirilen fikir yapısı sünneti sadece fiiliyata indirgemek ve bu fiili sünnetleri din kuralı haline getirip bunu yapmayanlara dinden çıkmış muamelesi yapmaktır. Yoksa fiili sünnetleri de uygulamak muhakkak ve kati bir surette önemlidir. Hz. Ömer’in (ra) bahsi geçen tutumu ileride çıkabilecek ve İslam’a zarar verecek şekilci anlayışın önünü kesmeye çalışmak olarak anlaşılabilir. Bu bahsedilen âdâba dair sünnetleri uygulamayan veya terk eden büyük ve umumi bir nurdan mahrum kalmaktadır. Bediüzzaman da sünnete ittiba etmek hakkında şöyle demektedir:

Evet, siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen kat’iyen anlar ki edebin envâını Cenâb-ı Hak, Habibinde cem etmiştir.[4] Onun sünnet-i seniyyesini terk eden edebi terk eder.[5]

İmam-ı Gazali (ra) de bu meselemizi şöyle örneklendirerek izah etmiştir: “Hz. Peygamber’e (asm) saygı gösterip tazimde bulunmak, ona benzemekle olmaz” diyerek şöyle açıklamaktadır: “Bir krala gösterilen saygı onun emir ve yasaklarına boyun eğmektir. Yoksa o bağdaş kurarak oturduğu için bağdaş kurmak, o sedirde oturduğu için sedirde oturmak değildir.”[6] İmam-ı Gazali’nin (ra) burada eleştirdiği benzeme veya taklit, ahlak ve fazilet bakımından onun gibi olmak değil sadece şekil ve suretiyle ona benzemeye çalışmaktır. (Yazının devamında bu mesele ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır.) Zaten sünnet bir Müslümanın hayatının her anını düzenleyen bir değerler manzumesi olarak anlaşıldığında ahlak ve fazilete dair meseleler dışında fiili sünnetlerin de önem kazandığı görülür. Bediüzzaman hazretleri sünnete neden ittiba edilmesi gerektiğini ve sünnete uymanın semerelerini şu şekilde belirtmektedir:

Evet sünnet-i seniyyeye ittiba mutlaka gayet kıymettardır. Hususan bid’aların istilâsı zamanında sünnet-i seniyyeye ittiba etmek daha ziyade kıymettardır. Hususan fesad-ı ümmet zamanında sünnet-i seniyyenin küçük bir âdâbına mürâât etmek ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor. Doğrudan doğruya sünnete ittibâ etmek, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı hatıra getiriyor. O ihtardan o hâtıra bir huzur-ı ilâhi hâtırasına inkılâp eder. Hatta en küçük bir muamelede hatta yemek,[7] içmek[8] ve yatmak[9] âdâbında sünnet-i seniyyeyi mürâât ettiği dakikada o âdi muamele ve o fıtrî amel sevaplı bir ibadet ve şer’î bir hareket oluyor. Çünkü o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma ittibaını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder. Ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve ondan Şâri-i Hakikî olan Cenâb-ı Hakka kalbi müteveccih olur. Bir nevi huzur ve ibadet kazanır. İşte bu sırra binaen sünnet-i seniyyeye ittibaı kendine âdet eden âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir.

Tüm bu açıklama ve izahlardan sonra başta belirtmiş olduğum sünnetin içinde var olan kültürel ögeler meselesine bir göz atalım. Aşırı bir okuma ile bazıları Hz. Peygamber’in (asm) içine doğduğu toplumun örfünü, âdetini dinin değişmez kuralı haline getirirken bir başka yanlış okuyuş da sünnet ve hadise dair her unsurun asırlar öncesinde kaldığını söyleyebilmiştir. Her peygamber beşer olması hasebiyle belirli bir toplulukta ve belirli bir kültürde doğmuştur. Ve beşeriyeti muktezasınca gönderilmiş olduğu tarihi devrin ve kültürün içinde yaşamıştır. Yani her peygamber bir kültürün içine doğmuştur lakin hiçbir peygamber kendi kavminin, milletinin kültürünü din kuralı haline getirmemiştir. İşte bu noktada Peygamber Efendimiz (asm) da muhakkak bir toplumun ve bir kültürün içine doğmuştur. Ve ortaya koymuş olduğu fiillerde doğal olarak bulunduğu toplumdan izler görmek mümkündür lakin tekrar hatırlatalım ki hiçbir peygamber kendi kavminin kültürünü din kuralı haline getirmediği gibi Peygamber Efendimiz (asm) da bulunduğu kültürdeki adetleri din kuralı haline getirmemiştir.

Selefilik/Vehhabilik hareketi de saf dine ulaşma sevdasıyla hareket etmiş ama dinin asıl safiyetini kaybetmesine sebebiyet vermiştir. Dini, kültürden arındırma iddiasıyla ortaya çıkmış ama nice konularda kavminin kültürünü din kuralı haline getirmiştir.[10]

Tam bu noktada yine baş kısımda bahsetmiş olduğumuz ittiba ve teşebbüh yani Hz. Peygamber’e (asm) tabi olmak ve ona benzemek arasındaki fark önem arz ediyor. Bu hususta sahabe arasında iki farklı düşünce ortaya çıkmıştır. Abdullah ibn Ömer’in (ra) başını çektiği grup Hz. Peygamber’in (asm) her hareketini taklit etme eğilimindeyken[11] Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) ve İbn Abbas’ın (as) başını çektiği bir grup sahabe ise bunun tersini savunmuş ve sünneti örneklik teşkil eden fiillere tahsis etmiştir.

Şunu da belirtmeden geçmemek gerekir ki fıkıh kitaplarında sünnet kelimesi daha çok yapılırsa karşılığında sevabın olduğu, eğer yapılmazsa günahın olmadığı anlamında kullanılmıştır. Mesela sağ elle yemek yemek, dişleri misvaklamak vb.

Ancak sünnet kelimesini geniş anlamda alındığında Peygamberimiz’in (asm) ortaya koymuş olduğu bütün fiilleri hatta sükûtunu dahi içine almaktadır. Bu açıdan bakıldığında Cenab-ı Hakkın emir ve yasaklarını da içine almaktadır. Mesela Peygamber Efendimiz (asm) Ramazanda oruç tutmuş mu? Evet. O durumda oruç tutmak da bir sünnettir. Bu manada sünnetin tabakatı hakkında Bediüzzaman hazretleri şunları söylemektedir:

Sünnet-i Seniyyenin merâtibi var. Bir kısmı vâciptir, terk edilmez. O kısım Şeriat-ı Garrâda tafsilâtıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da nevâfil nev’indendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır: Bir kısmı ibadete tâbi sünnet-i seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi şeriat kitaplarında beyan edilmiş; onların tağyiri bid’attır. Diğer kısmı “âdâb” tabir ediliyor ki siyer-i seniyye kitaplarında zikredilmiş. Onlara muhalefete bid’a denilmez; fakat âdâb-ı Nebevîye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakikî edepten istifade etmemektir. Bu kısım ise örf ve âdât, muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın tevatürle malûm olan harekâtına ittibâ etmektir. Mesela söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taallûk eden çok sünnet-i seniyyeler var. Bu nevi sünnetlere “âdâb” tabir edilir. Fakat o âdâba ittibâ eden âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyiz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı tahattur ettiriyor, kalbe bir nur veriyor.[12]

İşte bu yazıda vurguladığım nokta âdâb noktasıdır. Ve yine arızalı dediğim bakış açıları ifrat ve tefritte olanlardır yoksa âdâb noktasında Peygamber Efendimiz’e (asm) azami ölçüde ittiba etmek mutlaka gayet ehemmiyetli ve çok kıymetlidir. Her hareketimizde sünnet-i seniyyeyi düşünmeli ve tatbik etmeye önem göstermeliyiz.

Sünnet-i seniyyeye ittibâı kendine âdet eden âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir.[13]

Yukarıda bahsi geçen İmam-ı Gazali hazretlerinin verdiği örneği bu konuyla da bağdaştırabiliriz. Peygamber Efendimiz’in (asm) yediklerinin aynını yemek teşebbüh ve taklittir. Ancak onun belirlediği edep kuralları çerçevesinde haram olmamak, israfa kaçmamak ve tamamen tıka basa doymamak şartıyla yemek ona tabi olmaktır. Yine Peygamber Efendimiz’in (asm) kendi bulunduğu çağın muktezası olarak deveye binmesi hususunda bizim de arabayı bırakıp deveye binmemiz teşebbüh ve taklittir. Ancak yine israfa kaçmadan, mütevaziliği elden bırakmadan bir arabaya veyahut bir bineğe onun belirlediği şartlar dahilinde binmek ona tabi olmaktır. Az önce değindiğim gibi meselelerde Peygamber Efendimiz’in (asm) uygulamaları bizim için mübahlığı ifade etmektedir. Yanlış anlaşılmasın bir insan sırf Peygamber Efendimiz’i (asm) sevdiğinden onun yediklerinden yese, onun sevdiği gibi giyinse bunun bir sakıncası yoktur. Ne zaman bu tarz bir hareketi kat’i bir kural haline getirmeye çalışıp “Buna uymuyorsanız siz peygamberi sevmiyorsunuz veya İslam düşmanısınız” gibi bir tutuma giderse o zaman sıkıntılar ortaya çıkmaya başlamaktadır. Veyahut evlenmek hususunda bu fıtri ihtiyaç Peygamber Efendimiz’in (asm) bir sünnetidir. Bir kişi bu sünneti terk edip evlenmeyebilir. Ne zaman evlenmeyi veyahut evlenmemeyi kural haline getirirse orada arızalar başlamaktadır. Veyahut sünnetteki kültürel ögelere örnek olarak yemeği el ile yemek, yer sofrasında yemek, ortadan yemek bir kültürdür. Lakin Peygamberimiz’in (asm) belirdiği kurallar çerçevesinde israfa kaçmadan, haram olmaması kaydıyla ve onun belirlediği âdâb çerçevesinde her şey yenebilir.

Aksi takdirde değişimlere ve yeni dünyaya karşı İslamiyet’in iki metin kalesi olan hadis ve sünnet bu tarz yanlış yorumlamalarla değişen dünyada İslam’ın zayıflamasına yol açacaktır. Ve yine bu noktada yanlış yorumlamalar yapıldığında bütün Müslümanları birleştiren bir unsur olan sünnetin ayrışmaya götürdüğü zannedilir. Bugün de Müslümanların içinde bulunduğu durum bundan farklı değildir. Ve yine Peygamber Efendimiz’in (asm) söylemiş olduğu bir hadis-i şerifi hangi vesile ile söylediği ve bunun da ötesinde hangi gerekçe ile hangi ilkeyi göz önünde bulundurarak ifade ettiği de göz önüne alınmalıdır.

Yani sebeb-i hikmet ile hikmet-i teşri birlikte ele alınmalıdır. Yoksa Peygamber Efendimiz’in (asm) bir fiili sünnet olarak ortaya koymaktaki maksadı bilinmezse pek çok itikadi ve fıkhi problem ortaya çıkabilir.[14]

Tüm bu hakikatlerden hareketle şunu söyleyebiliriz ki: Peygamber Efendimiz’in (asm) ortaya koymuş olduğu bir fiil eğer yüksek ahlakın bir umdesi, İslamiyet’in güzelliği veyahut emri bil-maruf nehy-i anil-münker kabilinden ise, müslümanları bir sıkıntı veya kötülükten sakındırıyor ise elbette bu herkesin örnek alması gereken “evrensel” bir uygulamadır. Lakin şunu da belirtmek gerekir ki sünnetin şubeleri ve manaları vardır. Bazen bir konuda şeklen taklittir, bazen bir meselenin çözüm yollarına işaret edip kişiyi oraya yöneltmektir. Dolayısıyla sünnete ittibayı taklitçilik gibi görmek büyük bir zulümdür. Sünnet, Cenab-ı Hakkın razı olduğu bir hayat modelidir. İşte biz bu hayat modeline ne kadar sıkı sarılırsak o derece sırat-ı müstakimde kalabiliriz.

Ayrıca hadislerin sıhhatine dair birkaç noktaya değinmekte de fayda vardır. Hadislerin sıhhati noktasında sanki bir çalışma yapılmamış veya yapılan çalışmalar yeterli değilmiş gibi bir söylemle insanları yanıltmaya çalışanlar muhakkak olmuştur. Hadislerin sıhhati, asırlar evvel hadis otoriteleri ve âlimleri tarafından tahkik edilip halledilmiş bir konudur. Bugün yeniden hadislerin sıhhatini sorgulamak ve içindeki kültürel ögeleri bulup ayırmaya alışmak haddi aşmaktan başka bir şey değildir. Az önce izah ettiğimiz sünnetin içindeki Peygamber Efendimiz’in (asm) yaşadığı toplumun adetlerine dair fiillerinin bulunuyor olması bir gerçektir. Ama bizim bunu ilmen bilmemiz yeterli olmakla beraber sıradan bir insanın çıkıp “Ben sünnetten kültürü ayıracağım” diyerek hadisleri zayi etmesi ve okumaya başlaması aklın çocukluk halini gösteren bir tutumdur. Bizim bu mesafeden yani bu asırdan hadislerin sıhhat kontrolünü yapmamız mümkün değildir. Biz ancak eski zamanlarda yapılmış olan çalışmaları okuyup onlardan istifade edip belki bir havuzda toparlayıp bazı sınıflandırmalarla insanlara sunabiliriz.

Deha derecesinde ilme sahip olan hadis imamlarımız ve otoriteleri, hadisleri sıhhat yönünde gayet mükemmel eleklerden geçirmişlerdir. En ince ayrıntılarına kadar inceledikten sonra ise bu hadistir veya sıhhat derecesi şudur yahut bu hadis değildir sebebi de şudur demişlerdir. Her ilimde olduğu gibi hadis ilminde de bir icma ve standart vardır. Bir kişinin bir hadisi yorumlayabilmek, çeşitli metotlarla inceleyebilmek için derin bir ilme ihtiyacı vardır. Bu hadis ilminde olduğu gibi diğer ilimlerde de böyledir. Mesela tıp alanında derinden derine araştırma yapmak isteyen bir insanın tıp ilminin esaslarını ve kaidelerini çok iyi bilmesi gerekmektedir ki onun sözüne itibar edilsin yahut böyle derin bir araştırmayı yapabilsin. Yoksa o zat başka bir alanda mesela makine mühendisliğinde profesör dahi olsa onun sözüne tıp dünyasında bir pratisyen hekim kadar itibar edilmemektedir. Aynen bunun gibi alanı hadis olmayan, maddeci felsefe ile akılları sersemleşmiş liyakatsiz bazı insanların hadis hakkındaki menfi ve boş sözleri, bu konuda liyakatli olan icmanın karşısında sinek vızıltısı olarak kabul edilecektir. Dolayısıyla yukarıda bir parça izah ettiğimiz hadislere dair meselelerin böyle olduğunu ilmen bilmek yeterlidir. Bu esaslar ışığında ve belirli tenkit metotları ile hadisleri incelemeye çalışmak mühendislik alanındaki birinin tıp alanında hüküm koymaya çalışması gibi olacaktır.


[1] İbn Hacer, Fethu’l Bari 1, 231, 571.

[2] Abdurrezzak, Musannef 2, 118.

[3] Müslim, Hacc, 339; İbn Mace, Menasik, 81.

[4] Kalem, 68/4.

[5] Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, On Birinci Lem’a.

[6] Gazali, el-Mustasfa, 2,218.

[7] Tirmizî, Et’ime, 47; Ebu Davud, Eşribe, 15; İbni Mâce, Et’ime, 7; Müsned,  6: 143, 207, 265.

[8] Buhârî, Eşribe, 26; Müslim, Eşribe: 122-123; Tirmizî, Eşribe, 14.

[9] Buhârî, Deavât, 8; Tirmizî, Deavât, 29; Ebu Davud, Edeb, 177.

[10] Mehmet Görmez, Sünnet ve Hadisi Anlama Kılavuzu, 30.

[11] Aşkâr, Ef’alu’r-Rasul, 1, 81-82.

[12] Nursi, Lem’alar, On Birinci Lem’a.

[13] Nursi, Lem’alar, On Birinci Lem’a.

[14] Görmez, Sünnet ve Hadisi Anlama Kılavuzu.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.