İhanetin kimlik teşhisi: Fethullah Gülen

Ülke ve ümmet olarak çok sıkıntılı bir süreçten geçiyoruz. Fethullah Gülen ve terör örgütü ile alakalı yaşanan bunca olay ortada. Bütün bu yapılanları, İslam aleminin bir şubesi ve ümmetin önemli bir umudu olan Türkiye Cumhuriyeti devletine ve dolayısıyla ümmete karşı yapılan bir “ihanet” olarak kabul ediyorum. Dolayısıyla bu hükmün verilmesi için gereken tartışmaya girmiyorum. Bu nedenle bu yazıda ”ihanet”in arkaplanının ne olabileceğini yani Fethullah Gülen’in ruh halini/kimliğini incelemeye çalışacağım.

Fethullah Gülen, şayet çok ileri teknoloji ile üretilmiş bir “yapay zeka” değilse, yaptığı her işin, verdiği her kararın, söylediği her cümlenin arkasında bir psikolojik süreç olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Kendisinin bir Müslüman olduğunu ve bu dine hizmet etmeye çalışan bir hoca/kul olduğunu defaatle tekrar eden bir insan nasıl olur da bu kadar dehşetli bir ihanet hareketine kalkışır? Fethullah Gülen’in yaptıklarını bir insanın yapabilmesi için nasıl bir zihni yapıya, hangi ön kabullere ve nasıl bir inanca sahip olması gerekir? Bu yazıda bu sorulara odaklanmaya çalışacağım. Şahsen böyle bir durumun gerçekleşebilmesi için karşımızda birkaç seçenek olduğunu düşünüyorum.

İlk olarak şu ihtimali göz önünde bulundurmalıyız: Fethullah Gülen İslamiyet’e hizmet etmek adına izlenmesi gereken yöntemin, laik bir devletin gizlice ele geçirilip, içten fethedilip, damarlarına kadar sızdıktan sonra İslami kurallara göre yeni bir islam devleti kurma/halifeliği ihsas etme düşüncesinde olmuş olabilir. Öncelikle şayet böyle bir düşüncesi olmuş olsaydı, buna dair bir takım satır arası söylemleri, gizli tapeleri, sızdırılmış talimatları ile karşılaşmış olmamız gerekirdi. Üstelik Fethullah Gülen yapılanmasında eğitim gören ordu, emniyet, yargı, akademi gibi kademelere yerleştirilmeye çalışılan ancak süreç içerisinde bu hareketten çıktıktan sonra yapılanları deşifre eden birçok insandan bu tarz bir hedefin varlığını duymamız; abi/ablaların böyle talimatları olduğunu görgü tanıklarından işitmemiz gerekirdi. Ancak elimizde böyle bir hedefe dair en küçük bir emare dahi yok. Kaldı ki bu söylediklerimden hareketle, bu tarz bir hedefin ve böyle bir yapılanmanın makul ve caiz olduğunu kastetmiyorum. Aksine böyle bir emare olsaydı, bunun dahi kabul edilemez olduğunu savunmaya girişebilirdim. Ancak bunun bir ihtimal olduğunu düşünmediğim için savunulmasını da gerekli görmüyorum.

Gülen’in, devlet kademelerine adam yerleştirme faaliyetinin arkasında; dindar bir devlet yapısı oluşturma, memuriyet vazifelerinin müsbet insanlar tarafından yürütülmesi ve daha hayırlı sonuçlar vermesi ya da dindar insanların önündeki kemalist engellerin kaldırılması gibi bir takım sebepler olmuş olabilir. Ancak avam Müslümanlar dahi bilirler ki İslamiyet’te aslolan hakkın muhafazasıdır. Hak edenin hakkını almasıdır. Vazifenin liyakate göre dağıtılmasıdır. Yoksa liyakatsiz olsa dahi Müslümanların vazifelendirilmesi, mevkilerin haksız yere hemfikirlere peşkeş çekilmesi her ne sebeple olursa olsun doğru olamaz. Ayrıca Gülenist yapı gücü eline daha çok geçirdikçe, çok fazla sayıda kesimi, kemalist kadroları aratmayacak zulümlere maruz bırakmıştır. Bu memlekette adaletli bir şekilde olması gereken memur atamalarına torpil karıştırmış, mülakatlarda adamlarını kayırmış ve dahi sınav sorularını çalarak polis, asker, akademisyen ya da sair meslek gruplarından yüz binlerce insanın hakkına girilmiştir. Hal böyle olunca bu faaliyetlerin bu gibi mülahazalarla yapıldığını söylemek de pek mümkün değildir. Çünkü İslamiyette sonuç kadar süreç de ehemmiyetlidir. Kaldı ki yapılanların arkasında az önce saydığım mülahazalar var olsaydı bile bunun İslami perspektiften savunulabilecek bir tarafı yoktur.

Yukarıdaki her iki paragrafa tekrardan dikkatinizi çekerek şunu ifade etmek istiyorum: Fethullah Gülen bu hareket tarzının takip edilmesi gereken doğru yol olduğuna inanmıştır diyemiyorum ne yazık ki çünkü böyle bir inanç ancak cehaletten ileri gelebilir. Halbuki Fethullah Gülen bilindiği gibi İslami ilimlere vakıf, önemli ölçüde Kur’an, hadis, siyer ve Ashab bilgisi olan bir kişidir. Bilmecburiye bu hareket tarzının Sünnet-i Seniyyeden, Ashabının hayatından, İslam büyüklerinin menkıbelerinden, hele hele ağzından düşürmediği Bediüzzaman Said Nursi’nin yolundan hareketle çıkarılamayacağını, dinde bunun ne yeri ne de örneği olmadığını çok rahatlıkla anlayabilecek bir kişidir. Dolayısıyla bu da bir seçenek değildir. Ancak bir ihtimal; Kur’an, sünnet, icma üzerinden yapılan kıyaslamalar ile değil de tamamen kendi vehmi üzerinden böyle bir doğrulama ve aklileştirme sürecine girişerek bu sonuçlara ulaşmış olabilir.

(Şimdi söyleyeceğim ihtimal ise bir komplo teorisi olacak. Sosyal hadiseleri izah etmek için komplo teorilerine başvurulmasından hazzetmesem de bir ihtimal olarak göz önünde bulundurmakta fayda olduğunu düşünüyorum) Karşımızda İslam alimi ve hadimi olduğunu iddia eden, ergenlik yaşlarından bu yana vaazları bulunan, vaazlarındaki derli toplu bilgisi ve hüzünlü anlatımı ile çevresinde binlerce insanı toplayan, göz torbalarının doluluğu ile ve bizzat kamera karşılarında gösterdiği hüznü, sözleri ile yolunun doğru olduğuna ikna olmamızı isteyen bir kişi var. Diğer taraftan, meşru hükümete biri gizli diğeri açık olmak üzere iki defa darbeye kalkışan, yüzlerce masum insanın katledilmesine sebep olan, darbeye karşı ülkesini muhafaza edenlere “ahmak” diyen; yalan, gıybet, iftira, adam kayırma, özel hayatı araştırma/müdahale, tehdit, gizli günahları ilan etme, devletin özel bilgilerini servis etme ve bunlar ile devlete savaş açma gibi İslam hükümleri ile açıktan açığa çelişen bir hareket metodu geliştirmiş bir kişi var (her iki durum için sayılan özellikler önemli ölçüde artırılabilir). Bu saydığım birinci ve ikinci özellikler esasında, nur ile zulmet, küfür ile iman kadar birbirinden uzak olması gereken şeyler. Dolayısıyla ya birinciler veyahut ikinciler yalan olmak durumunda. İkincilere dair çok kuvvetli deliller olduğuna, yüzlerce şahidin sözleri ve kendi gözlemlerimiz ile rahatlıkla anlayabiliyoruz. İşte bu saydığım sebeplerden dolayı Fethullah Gülen’in birinci özelliklere ya hiç sahip olmadığını veya bu gösterilenlerin abartı ya da manipülasyon/hedef şaşırtma olduğunu düşünüyorum. Daha açık ifadeyle ihanet kanaatimce sabit olduğu için Fethullah Gülen’in birinci özelliklere hakiki olarak sahip olmadığını yani Fethullah Gülen’in bir “proje şahsiyet” olabileceğini düşünüyorum. Öncelikle burada söyleyeceklerimin bir hüküm ve tasdik olmadığını belirtmek isterim. Aksi halde ağır vebal altında kalınabilir. Burada sadece akıl yürütüyorum. Fethullah Gülen münafık, dinsiz, Hristiyan veya Yahudi olabilir. Bu ihtimalleri göz önünde bulunduruyorum çünkü bütün bu özelliklerin hepsinin tek bir Müslümanda olması mantıken imkansız (muhal) görünüyor. Fethullah Gülen bir kafir/Hristiyan/Musevi olduğu halde bu dine ve bu ülkeye dindar bir hoca görüntüsünde hürmetleri kazandıktan sonra devletine ihanet etmek ve insanların dindarlara ve cemaatlere karşı bakışının menfiye dönüştürülmesi için rol kesen bir oyuncu ve bir ajan olabilir. Ölümünden sonra boynunda haç bulunan Kabe imamlarının olduğu bir dünyada Fethullah Gülen’in bir ajan olması da çok şaşırtıcı olmazdı. Ne var ki bu saydığım ihtimallere dair bir hüküm vermek mümkün de değil, doğru da. Çünkü ”tekfir” bizzat kendi başına bir uzmanlık alanı. Ayrıca her fırsatta Müslüman olduğunu söyleyen bir insana her ne yapmış olursa olsun böyle bir sıfat atfetmek pek mümkün değil. Kaldı ki ağzından Asr-ı Saadeti düşürmeyen bir insanın en başından beri hain olduğu kesinleşse bunun insanlar nezdinde yapacağı tahribatın boyutunu düşünmek bile istemiyorum.

Şimdi gelelim ihtimallerin en sonuncusuna. Diğer ihtimaller de göz önünde bulundurulduğunda en olası ihtimalin bu olduğunu düşünüyorum: Bu ihtimal de Gülen’in kendisine yapılan tehditlere binaen feda edemediği bir takım unsurların var olduğu ve bu ikilemlerden ötürü giderek battığı bir sürecin içerisinde kaldığıdır. Bilindiği gibi Fethullah Gülen bir zamanlar sıradan bir vaiz idi. Ne var ki süreç içerisinde etkili hitabeti ve kapsamlı malumatının da tesiriyle etrafında kitleler toplanmaya ve kendisine hürmet etmeye başladılar. Bu durum o kadar ileri seviyelere geldi ki çevresindekiler Gülen’in Mehdi ve Mesih olduğunu dahi iddia ettiler. Gülen’in söylemlerinden hareketle dine hizmet etmek noktasında çok hırslı olduğu rahatlıkla anlaşılabilecek bir durum. Bu yüzden kendisindeki potansiyeli de gören birileri tarafından gelen teklifleri değerlendirdiğini ve hareketin küresel ölçeğe taşınması için yapılan teklifleri gözü kapalı kabul ettiğini düşünüyorum. Hizmet hareketi dış sermaye ile büyüdükten sonra da Gülen’in artık içinden çıkılamaz bir konuma girdiğini tahmin ediyorum. Öyle ki yapılan tehditlere karşı vazgeçemeyeceği bir takım şeyler olmalı. Bu tehdidin ölüm olduğunu zannetmiyorum çünkü yaşını almış bir insanın ölümden korkması ihtimali birazdan söyleyeceğim ihtimalden çok daha zayıf. Bu ihtimal hizmet müesseselerinin yok edilmesi ve kendisinin onurunun rezil edilmesi tehdidi. Bir tarafta dünya ölçeğinde dershane ve okullar zinciri ve diğer bütün kurumlarıyla hizmet (!) hareketi ve devasa organizasyonları dahi kolaylıkla gerçekleştirebilecek ölçüde bir sermaye (ki yaklaşık 150 milyar dolarlık bir bütçe olduğu söyleniyor). Ayrıca kendisine tapma seviyesine gelecek kadar hürmet besleyen ve egosunu okşayan milyonlar var. Bu durum onu çok tehlikeli bir sürecin içine çekti. Bu süreç ise söylediklerinin yapılmaması karşılığında yok edilecek devasa kurumlar, etrafındakilerin dağılması ve kirli çamaşırlarının açığa çıkarılarak bütün haysiyetinin yok edilmesi. İşte bu gibi sebeplerden dolayı Fethullah Gülen kendisine ne söylenirse yapmak zorunda olan bir haine dönüştü. Yani dünya menfaatleri ve sözde hizmet kurumları onu ahiretini sattıracak seviyeye getirdi. Öyle ki devletin her kademesini ele geçiren, tek emriyle harekete geçen ve meşru bir yönetimi dahi yıkmaya kalkışabilecek kadar tehlikeli bir terör örgütün başı olmak zorunda kaldı. Hırsından ötürü feda etmek istemediği dünya menfaatleri kendi ülkesine, milletine ve ümmetine ihanet etmek gibi dehşetli bir alçaklığa onu mecbur bıraktı. Bir alim olarak başladığı yolculuğunu bir hain olarak tamamladı. Bütün ihtimaller içerisinde bana göre en mantıklı olanı budur.

Bilmiyorum belki de bu yazdıklarıma katılmayanlar da olur ancak bütün ihtimalleri sıralamaya çalışıp en mantıklı olanını tercih etmeye çalıştım. Mamafih bu yapılanların altında her ne olursa olsun yaşananlar üzerinden; söylem-eylem, din-siyaset, din-ahlak, din-dünya ilişkilerine dair almamız gereken onlarca ders bizleri bekliyor. Aksi halde bu tarihi süreçten ders alamazsak benzeri acıları yaşamamız kaçınılmaz olacak. Ancak bu ümmet daha ne kadar acıya tahammül edebilir, bilmiyorum.

Bir düşünce üzerine “İhanetin kimlik teşhisi: Fethullah Gülen

  1. Abdullah

    Demokratik görünümlü oligarşik devlet numunesi olan türkiye cumhuriyetinde gerçekten iktidar olmanın tek bir yolu vardır. O da sistemin bilinçli ve mükemmel olarak dizayn edilen yutan elemanı silahlı kuvvetlerdir. Ve yaklaşık yüz yıldır ülkenin muktedirleri islam düşmanı kemalist ideolojidir. Son on yıldır en zayıf dönemlerini geçirmekte ve iktidarlarını kaybetme riskiyle karşı karşıyaydılar. Bu ülkenin gerçek tabanı muhafazakar dindar toplum, sahibi oldukları devletin gerçek iktidarı olmaya hiç bu kadar yaklaşmamıştı. Kemalizme karşı en son atmaları gereken fethullah gülen ve milli görüş temelli ittifak adımını liderlerin kibir ve hırslarına kurban verdikleri için biri tasfiye diğeri ise düşmanının kucağına oturma tokadını yemeğe kader tarafından müstehak görüldüler. Yazık oldu hepimize. Kim bilir kaç yıl daha neler görecek gözlerimiz, ne hüzünler yaşayacak gönüllerimiz. Müslümanlar ittifak etmeyi, harice karşı politik davranmayı ne zaman öğrenecek merak halindeyim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım