İslam dünyasının “cebanet”i

“CEBANET” ARAPÇA KÖKENLİ bir sözcük olup Osmanlıca lügatine girmiştir. Manaca korkaklık demek olan bu sözcük Kur’an’ın manevi tefsiri olan Risale-i Nur’da birçok yerde geçmektedir. En başta Üçüncü Söz’de “Evet her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi menbaı imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı dalalettir” denilmiştir.

Peki insan cebanetin kaynağı olan dalalete nasıl düşer? Yani Müslümanlar sırat-ı müstakimden, iman ve İslam’ın doğru yolundan nasıl sapar? İman ve İslam yolundan sapma denince aklıma Hz. Âdem’den (a.s.) beri insanları imandan, Allah’ın yolundan ayırmak için yemin etmiş şeytan aklıma geliyor. Malum hepimiz biliyor o kıssayı: Allah yeryüzünde fesat çıkaran cin taifesinden sonra insanoğlunu halife olarak yaratmaya karar verir. Ateşten yaratıldığı için enaniyetine yenik düşüp topraktan yaratılan insanoğlunun atası olan Âdem’e (a.s.) secde etmeyen ve huzurdan kovulan şeytan kıyamete kadar insanoğlunu yoldan çıkarmak için and içmiştir. Hz. Âdem’den (a.s.) bu yana başta peygamberler ve evliyalar olmak üzere kadar insanoğlunu insi ve cinni şeytanlar çeşitli hilelerle aldatırlar.

Peki bu zamanda şeytan ne suretle yaklaşır ve nasıl kandırır? Zaman fen, felsefe ve aklın ön planda olduğu asır olduğundan, aklın istikametini bu asrın büyük İslam mütefekkiri Said Nursi’den soralım. Hakperest ve insaf sahibi birçok edip, feylesof ve ilim erbabının ittifakıyla büyüklüğü tasdik edilen bu İslam mütefekkiri Şualar adlı eserinde şöyle demektedir:

Hem ahlâk-ı insaniyede en rahat, en faideli, en kısa, en selâmetli yol ise, sırat-ı müstakîmde, istikamettedir. Meselâ, kuvve-i akliye, hadd-i vasat olan hikmeti ve kolay, faideli istikameti kaybetse, ifrat veya tefritle muzır bir cerbezeye ve belâlı bir belâhete düşer, uzun yollarında tehlikeleri çeker. Ve kuvve-i gadabiye, hadd-i istikamet olan şecaati takip etmezse, ifratla çok zararlı ve zulümlü tehevvüre ve tecebbüre ve tefritle çok zilletli ve elemli cebanet ve korkaklığa düşer, istikameti kaybetmesinin, hatâsının cezası olarak daimî vicdanî bir azabı çeker. Ve insandaki kuvve-i şeheviye selâmetli istikameti ve iffeti zâyi etse, ifratla musibetli, rezaletli fücûra, fuhşa ve tefritle humûda, yani nimetlerdeki zevk ve lezzetten mahrum düşer ve o mânevî hastalığın azabını çeker.

Buna benzer bir başka ifadesi ise İşaratü’l İ’caz isimli eserinde şöyle geçmektedir:

Ve keza, kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddî ve ne mânevî hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattir ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.

Bu cümlelerden anlıyoruz ki fen, felsefe ve edebiyatın ilerleyip hükmettiği çağımızda Rabbimizin bize emanet ettiği ruhumuzun bir kuvvesi olan “kuvve-i gadabiye” yani öfke duygumuzu ancak ve ancak bize bu duyguyu veren Rabbimizin yolunda ve vasat mertebe olan şecaatteHaşiye 1 sarf ettiğimiz zaman doğru yola erişebiliriz.

“Peki bu zamanda bu istikametli yolu bize sunan kim?” diye soracak olursak fen ve felsefenin sorularına akli mantıki ve mukni şekillerle cevap veren ve Kur’an’ın dört büyük esas üzerinde durduğuHaşiye 2 iman yolunu bizlere takdim eden Risale-i Nur eserleridir, diye onları okuyup istifade edenlerin halleri, sözleri ve ahlaklarından anlıyoruz.

______________________

Haşiye 1: Şecaat denince akla şecaat kahramanı Hz. Ali (r.a.) gelir.

Haşiye 2: Tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ve ubudiyet

Latest posts by Said Yaşar (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.