Merruşe ayların sultanının içinde geziyor

Merruşe ayların sultanının içinde geziyor

Sadece şehirler, hayvanat bahçeleri, müzeler ve parklara gidilmezmiş çocuklar. Bazen gönüller, kalpler, beyinler ve fikirlere de hücre hücre gidilirmiş. Romanlar, masallar, öyküler ve kitaplar da satır satır gezilirmiş. Hatta asırlar, yıllar, aylar bile gezilebilirmiş. Öyle diyor Hu Hu Dede, tatlı kızı Merruşe’ye. Hem diyor ki Dede Yunus “Yavrum, yeter ki hayal bineğimizin yakıtı olan şevkimiz, heyecanımız bitmesin. O zaman Kaf Dağı kadar gizemli masalların bitmek bilmediği, Çal Dağı’nı bile karış karış gezebilirsin.”

Merruşe kimsin sen?

Merruşe, öğretici dedesi ile her günü başka bir heyecanla geçen ve her ânı faaliyet üzere olan afacan çocuk. Annesinin Meri, amcasının Meryama, arkadaşlarının ve babaannesinin Merruşe diye çağırdığı bir macera kızı… Hikâyemizdeki adı da babaannesinin çağırdığı ismiyle Merruşe oluvermiş. 

Merruşe ânı yakalayan kız… O ân doğru olan neyse, o ân neyi gerektiriyorsa onu yapabiliyordu, bu becerikli kız. Merruşe sekiz yaşında bir pırpır, bu yaşına kadar da yaşının icabını yerine getirebilmiş bir çocuk. “Bu çok kolay, ne var ki insanın yaşı neyi gerektiriyorsa onu yapmakta” demeyin, bu ne büyük bir kıymet, bu ne kadar paha biçilmez bir servet. Zamanı gelince yürüyebilmek, zamanı gelince durabilmek, zamanı gelince konuşabilmek, zamanı gelince koşabilmek ve zamanı gelince hayal kurabilmek…

Merruşe bulunduğu ortamlarda hayalinin gücüne güvenerek masalları, hikâyeleri, şiirleri ve cıvıl cıvıl konuşmaları ile dostlarına bir neşe kaynağı oluyordu. Konuşulması gereken yerde konuşuyor, susması gereken yerde de susabiliyordu. Mesela uzun seyahatlerde konuşarak güzel manzaraları kaçırmayı sevmiyor, arka koltukta oturup yaratılmış harikuladelikleri sessizce doyasıya izlemeyi de biliyordu. Hatta böyle seyahatlerde hayaliyle arabadan dışarıya usulca çıkıyor, Şakrak kuşu olup yol kenarlarındaki kuşlar, karıncalar, ağaçlar, dereler, çaylar, dağlar, tepeler, kanyonlar ile konuşabiliyordu. Tabii bu arada gri arabalarını takip etmeyi de ihmal etmiyordu. Hayalen bile olsa annesi babası ve abisinden ayrılamazdı Merruşe.

Zamanı geldikçe bu afacanın size her gizemini anlatacağım çocuklar, merak etmeyin. Mesela okumayı ve yazmayı canı çektiğinde ayaklarının yerden kesilip havalanarak odasının avizesine kadar yükselebilmesinden bahsedeceğim. Resim yapma zamanı ceplerinden istediği renklerde boyaların çıkmasından da; daha neler neler… Günde beş defa seccadeye binip istediği denizin üzerinde uçma hakkının olmasından, başörtüsünün büyüklüğü ve rengine göre hayallerini şekillendirmesinden ve hayaline binip istediği kalbe girebilmesinden, ip atlamak hoplayıp zıplamak istediğinde kendini dünyada istediği dağın başında bulabilmesinden, anlık oyunlar keşfedebilmesinden ve daha nicelerinden hepsinden bahsedeceğim minik kuzular.

Merruşe’nin arkadaşlarını da bu güzel hayallerinin içine alıp oyunları ve öğretileri ile onları organize edebilmesi bulunduğu ortamın sevecenliğine ciddi katkılar sağlıyordu. Kısacık bir zaman diliminde güzel buluşları ile kaynaşmalara vesile oluyordu. Onun bu halleri küçücük bir teneffüsü kocaman söyleşi meclisi yapardı. Ne güzel bir verimlilik… Merruşe’nin hayatındaki bu gizemler kadar tatlı yaramazlıkları da vardı elbette. Fakat biz önce gizemlerden başlayalım. İşte o gizemlerden birinin içine hayalen sizlerle beraber girmek üzereyiz.

Önce yaramazlıklarını mı öğrenelim? Onlar daha sonra çocuklar.

Haydi, gelin Merruşe’yi izleyelim.

Ah! Merruşe ne yaşadınsa anlatalım artık. Serüvenlerimize giriş bu kadar uzarsa hayallerine binerek peşimizden gelen dostlarımız bizi yarı yolda bırakıp kaçabilirler bilgin olsun. Serüvenlerimiz de yarıda kalır. Öyleyse uyandıralım Merruşe’yi…

Merruşe uyanıyor

Merruşe pazartesi sabahına uyanıyordu. Babasının enerji veren öpücüğü ile gözleri hafifçe mahmurluğa açıldı, annesinin “Merruşe hanım! Kahvaltıyaaaa” sesiyle de biraz olsun sersemliğinden kurtulabildi. Abisinin ”Güzel kardeşim, yataklarımızı düzeltelim” sesiyle ise biraz daha açıldı gözleri. Uykuları param parça eden, en son darbe geliyor, evin en küçüğü Su Damlacığı Kübra’nın: “Ablam neyede, ablam neyede” ağlayışı ile Merruşe tamamen uyanmış, yatağının ortasına oturmuş, gözleri kısık, her sabahın alışkanlığı ile kollarını açmış, Su Damlacığını bekliyordu. İşte geldi Su Damlacığı: “Abla buğdaymıııış, abla buğdaymıııış” diyerek.

Merruşe gülerek sarıldı tatlı kardeşine: “Ah! Su Damlacığım, abla buğdaymış, abla buğdaymış da ne. Ben buğday mıyım? Yok, daha neler, o zaman sen de arpasın bıcı bıcım benim. Abla buradaymış diyeceksin” dedi. Yine güne gülerek başladı Merruşe, ne güzel.

Anne Hanne Hanım, kapı aralığından kafasını uzattı: “Fark ettiniz mi çocuklarım bu evde en geç kim uyandı şimdi? ” diyerek, odaya mütebessim mor bir soru baloncuğu gönderdi. 

Merruşe: “Anneeeee! En geç yine ben uyandım değil mi?” dedi ve ayağa kalktı, odasının ve koridorun duvarlarına uyku mahmurluğu ile tatlı tatlı sürterek elini yüzünü yıkamaya gitti. Uykusu, yüzüne çarptığı soğuk sular ile açılan Merruşe bir anda heyecan patlaması yaşamış olacak ki mutfağa zıplaya zıplaya, parendeler ata ata giriverdi.

Annesi babası ve abisi mutfakta sofra başında onu bekliyorlardı. Kahvaltısının başına oturdu. O da ne! Yine tek kişilik bir sofra… Aile efradı oruç tutuyordu. Merruşe henüz küçük olduğundan tam olarak oruca başlayamamıştı. Su Damlacığı’nın oruçla alakalı hiçbir fikri yoktur zaten, diye düşünüyoruz, bunu da tam olarak bilemiyoruz tabii, ne çok bilemediklerimiz var değil mi çocuklar. Çocuklar cennette buluştuğumuzda Su Damlacığı’na, “İki yaşında iken oruç ile alakalı bir fikrin var mıydı?” diye sorarsınız artık. Her neyse Merruşe’nin abisi Aslan Yelesi bu sene orucu tam tutmak noktasında oldukça kararlı idi. Merruşe’nin de oruçları vardı elbette, hem de bir sürü. Tam gün oruç tuttuğu da olmuştu. Bazen de tutmaya başladığı orucunu öğle ezanında açıyordu, bazen de hiç oruç tutamıyordu.

Merruşe’nin kendisine göre oruçlara isimler vermesi de çok komikti, onlara ne güzel isimler takmıştı. Yemek yiyemiyor ama su içebiliyor olduğu oruca “su orucu”, canı istediğinde yemek yiyip su içebildiği oruca “tekne orucu”, yemek ve içmenin serbest olup konuşmanın yasak olduğu oruca “susma orucu”, az az yiyip içtiği oruca “yarım oruç”, öğleye kadar yemenin içmenin olmadığı oruca “çocuk orucu” diyordu. Hatta lolipop yemenin serbest olduğu oruçları da vardı…

Merruşe de oruç tutmanın heyecanını fazlasıyla yaşıyordu. Orucu avuçlarının içine almak, onu sıkı sıkı tutmak üzereydi ve bırakmaya da hiç niyeti yoktu. Çünkü kaç gün oldu ramazan geleli fakat Merruşe tek kişilik sofraya hâlâ alışamamıştı. Evde herkes oruçtu. Su Damlacığı da zaten küçücüktü dedik ya…

Bir de arkadaşlar! Bu evde uzun zamandır herkes kahvaltıda güzel bir söz söylerdi, diğer adıyla sofrayı neşelendirme programıydı bu. Fakat birkaç haftadır Ramazan dolayısı ile kahvaltı yoktu. Nasıl oluyordu, nasıl yapılıyordu bu neşelenme saati, derseniz. O zaman kahvaltısız vecizeler söyleriz demişti, evin babası ve kahvaltısız da olsa devam ediyordu bu güzel zaman dilimi. Sahura kalkanlar bu programı sahur yemeğinde yapmış olsalar da Merruşe için her sabah yine toplanıyordu ev ahalisi.

Merruşe kahvaltılıklardan atıştırıyor, arada bir babası tatlı kızının ağzına peynir, zeytin uzatıyordu. Babasının Merruşe’ye kahvaltılıklardan yedirmek çok hoşuna gidiyordu. Güzel sözler de bir taraftan söylenmeye başlanmıştı; anne, baba, Aslan Yelesi derken sıra Merruşe’ye geldi. Merruşe bir taraftan ballı ekmeğini yiyor bir taraftan vecize söylemeye çalışıyordu. Herkes onu vecize söyleyecek diye beklerken, Merruşe birden bir önceki gün irfan mektebinde neler yaptığını heyecanlı heyecanlı anlatmaya başladı. Merruşe bunu sıklıkla yapardı. Annesi de onun bu güzel anılarını vecize olarak kabul ederdi. Vecize söyleme zamanı unutulmuştu artık. Zaten neşelenmekti maksat, Merruşe de bunu en güzel şekilde devam ettiriyordu işte. Ne güzel konuşuyordu bu balkız, herkes onu izliyordu. Su Damlacığı bile ağzı açık ablasını dinliyordu.

Annesi Merruşe’ye dedi: “Kızım sen bu cıvıl cıvıl konuşmaların ile bugün elif-ba kovanında vızıldayıp durursun artık. Merak ettim doğrusu, bugün bu heyecanla okulda neler yapacaksın. Arkadaşlarınla bugün neler yapmak istediğini tahmin bile edemiyorum! Madem dün neler yaptığını anlattın bize, biraz da bugün neler yapmayı düşünüyorsun onları anlat bakalım.”

Merruşe: “Hiçbir şey düşünmüyorum anneciğim. Biliyorsun ki ben bunları birden aklıma getiriyorum. Önceden düşünsem de güzel fikirler aklıma geliyor ama ne yapmak istediğime birden karar verince daha çok mutlu oluyorum. Çünkü Hu Hu Dedem, böyle olunca bana daha çok yardımcılar geleceğini söylüyor ve o zaman daha çok mutlu oluyorum. Hayal kovamı bir beynime bir kalbime daldırıyorum, Hu Hu Dedem geliyor ve her geldiğinde elinde eğlenceler… Hu Hu Dedemin fikirleri beni ve arkadaşlarımı çok mutlu ediyor.”

Merruşe’nin hayali kahramanı, Hu Hu Dedesinden bahisler başlayınca bu muhabbetin kolaylıkla bitmeyeceğini Merruşe’yi tanıyan herkes biliyordu. Aile efradına göre Hu Hu Dede, Merruşe’nin peşinden kapılıp gittiği, onun hayal dünyasının kahramanlarından sadece biriydi. Şimdi onu dinlemeye başlarsak okula geç kalacak diyecektim ki Merruşe’nin annesi Hanne Hanım lafı ağzımdan aldı. 

Hanne Hanım: “Okula geç kalmamanız gerekiyor çocuklar. Kızım, Merruşem, tatlı kelebeğim, bir taraftan gözüm saatte bir taraftan da seni dinliyorum. Böyle tedirgin tedirgin muhabbetini dinlemek biraz yorucu oluyor kızım. Şimdi kalkalım hazırlanalım, biraz da okuldan gelince dinleyelim seni, olmaz mı?” 

Merruşe: “Olur tabii anneciğim.” 

Henna Hanım: “O zaman haydi hızlıca hazırlanın bakalım çocuklar…” 

Merruşe bazen annesinin söylediklerini tekrar etmekten çok hoşlanırdı o da hemen annesinin peşinden “Haydi çocuklar! hazırlanalım hızlıca” diyerek hazırlanmaya koştu.

Aslan Yelesi de birden irkildi: “Ah! Merruşe yine daldık seni dinlemeye, az kalsın servisi kaçıracağız. Haydi, acele edelim, çantalarımızı hazırlayalım, ayakkabılarımızı çabucak giyip buradan uzaklaşalım.” dedi. Tatlı gülüşmelerle hazırlık hızlanmaya başladı. 

Merruşe ve abisi hazırlıklarını yapıp ayakkabılarını giydiler. Her zaman merasim gibiydi, dışarıya çıkanı uğurlama şöleni. Anne ve babaları onları asansöre bininceye kadar öpücüklerle uğurlayıp arkalarından el salladılar. Her gün böyle oluyordu. Merruşe ve Aslan Yelesi asansöre biner, Su Damlacığı da kapıyı “Abiş gittii” diyerek kapatırdı ve yine öyle oldu. Artık, evde başka bir âlem, dışarıda başka bir âlem. Ama biz Merruşe’yi ve onun âlemini takip ediyoruz, Su Damlacığı’nın dünyasını değil.

Merruşe cicilerini, çiçekli kıyafetlerini, kendi gibi küçük ayakkabılarını asansörün aynasından izlemeyi çok severdi. Neredeyse topuklarına kadar gelen, Merruşe’nin uçmasına da yardımcı olan büyük eşarbı kapıdan çıkınca yüzüne yelpaze yapıyordu, Merruşe buna da bayılıyordu. Yine bu zevklerini yaşamayı ihmal etmedi. 

Haaaa! uçan başörtüsü mü varmış Merruşe’nin? Ya! Dinleyin bakalım daha neler gelecek neler… Demek başka hikâyelerde Merruşe’yi uçarken de göreceğiz çocuklar. 

Merruşe için her ânının tarifi vardı. Mümkün olsa da bu ânları anlatsa… Evet, her zaman dinleyenleri bulmak çok zor. Fakat Merruşe anlatmadan yapabilir mi sizce? Yapamaz. Merruşe ellerini birbirleri ile konuşturarak da olsa bu hatıralarını paylaşıyormuş, bilginiz olsun çocuklar. Babası Merruşe’yi bu şekilde çok yakalamış. Onu gizlice dinleyenler de babası ile yardımlaşarak, Merruşe’nin bu konuşmalarını yazıyorlarmış.

Artık asansörden de indiler. Merruşe ve abisi el ele tutuşup servisin yolunu tuttular. Yolunu tuttular dediysek hemen evin önüne geliyordu servis, çok yorulmadılar yani. Abi kardeş servise bindiler.

Merruşe okul yollarında

Merruşe’nin abisi Aslan Yelesi, zamanı değerlendirmenin küçük yaşta farkına varan bir çocuktu. Dolayısıyla Aslan Yelesi servise biner binmez, ezber kartlarından bir program takip etmeye başladı. Merruşe bunu fırsat bildi. Derin derin hülyalarına balıklama atlayıp hayallerinin içinde yüzmeye başladı. Küçük yaşta bu kadar derinlere dalmak boyunu geçmez mi insanın? Bu hayal kurmacalar Merruşe’nin boyunu geçmiyordu işte! Aksine bu hayaller ile Merruşe’nin ruhu ferahlıyordu.

Merruşe ortamı böyle sessiz bulunca renkli hülyalara dalmaktan kendini alamıyordu. Hülyalara dalınca da gizemli sözleri tekrar etmeye başlıyordu. Merruşe’nin efsunlu gizemli sözü, ne zaman içinden geçse, o tılsımlı kelimeleri ne zaman mırıldansa veya bağırarak söylese; fark etmiyordu, Merruşe’nin bir ânda dünyası değişiyordu. 

Merruşe serviste bu gizemli ifadesini mırıldanıyordu: “Humus, Fas, Tunus Hu Hu Dede Yunus” dedi. Bu sözler aklına, kalbine, dudağına düştüğü zaman, Merruşe nerede olursa olsun dedesi hemencecik yanına geliyordu. Bir gün cam fanus içinde, bir gün çimenden seccadeler üstünde uçarak, bir gün kalemden füzenin içinde, bir gün dualarla zırhlanmış plazma kapsülleri içinde… 

Dedesi geldiğinde de Merruşe’ye akla hayale gelmeyecek şekillerde yardımcı oluyordu. Merruşe’nin sorularını cevaplıyor, ona güzel ortamlar hazırlıyordu. Merruşe’nin önüne çıkan engeller ile mücadelesinde ona çıkış yolları gösteriyordu. Fakat tüm bu değişiklikleri Merruşe’nin istemediği kimseler fark edemiyor ve Merruşe’nin izin vermediği kimseler dedesinin yaptığı bu değişiklikleri göremiyordu. Hatta küçücük bir ses dahi işitemiyorlardı. Ta ki Merruşe isteyene kadar. 

Evet o gizemli sözü hâlâ mırıldanıyordu Merruşe: “Humus, Fas, Tunus Hu Hu Dede Yunus… Humus, Fas, Tunus Hu Hu Dede Yunus…”

Yunus Dede küçük bir esans şişesinde tatlı kokularla geliverdi bir anda. Merruşe’den başka kimse Dede Yunus’u göremiyordu. Maalesef Merruşe’nin izin verdiklerinden başkası dedeyi göremeyecek ve duyamayacak çocuklar, bilginiz olsun. Onun için Merruşe’yi iyi takip edin. 

Merruşe: “Dedeciğim yine etrafımda çok tuhaf hadiseler oluyor.” 

Dede Yunus: “Mesela neler oluyor Merruşe?” 

Merruşe: “Dede insanları son bir iki haftadır hep iyi işler yaparken görüyorum. Çocuklara şaka yapan büyüklerle dolu her yer. Herkes bir iyilik peşinde koşturuyor. Merak ediyorum, arkadaşlarım da insanları hep iyi işler yaparken mi, görür acaba? Bu güzel değişiklikleri onlar da fark ederler mi, yoksa sadece ben mi öyle görüyorum?” 

Dede Yunus: “O zaman bunu arkadaşlarınla konuşup onlara sormalısın. Onlarla konuşman bu konuyu senin için daha anlaşılır hale getirecek diye düşünüyorum. Ayrıca onları dinlemen, sorularına cevap bulman açısından güzel olacak.” 

Merruşe: “Dedeciğim arkadaşlarımı bir arada tutup onlarla konuşmam çok zor.”

Dede Yunus: “Neden Merruşe?” 

Merruşe: “Çünkü dedeciğim arkadaşlarım hep oyun oynamak istiyorlar biliyorsun.” 

Dede Yunus: “Eeeee sonra?” 

Merruşe: “Bir de bu sorularımı da onlara sormamı, arkadaşlarımla konuşarak cevaplar keşfetmemi istiyorsun ya.” 

Dede Yunus: “Evet böyle istiyorum Merruşe.” 

Merruşe: “O zaman sınıfta ağızların açık kalacağı bir ortam için bana yardımcı olmalısın dedeciğim? Onlarla konuşabilmek için birazcık güçlü ve cazip olmam lazım.” 

Dede Yunus: “Elbette kızım, o iş de bende biliyorsun. Bana yardım etmene gerek yok. Beni heyecanla izlemen yeterli. Sen beni istediğin zaman çağır. Sana sürprizlerle döneceğime emin ol.” 

Merruşe çok sevindi çünkü Dede Yunus böyle dediyse belli ki güzel şeyler olacak. Merruşe dedesine “Teşekkürler benim pratik, hızlı, güçlü ve şefkatli dedeciğim. İyi ki sen benim dedemsin.” dedi ve esans şişesinden çıkan dedesinin boynuna sarıldı. 

Misler gibi misk kokan dedesini kokladıktan sonra dedesine: “Dedeciğim servisten inmeden sana bir sorum daha var, herkesin iyilik peşinde olmasının, içinde bulunduğumuz Ramazan ayı ile alakası olabilir mi acaba?” 

Dede Yunus küçücük esans şişesi içinde bir o yana bir bu yana uçuyordu. Merruşe’nin tam iki kaşı arasına gelerek: “Merruşe biz üç kutsal ayın sonuncusundayız. Şakrak kuşum benim, yani şu anda Ramazan ayındayız. Şimdiden söyleyeyim sizin sohbet edeceğiniz sınıfa doğru güzel manalar uçuşuyorlar. Hem de renk renk kuşlarla size doğru geliyorlar. Her kuşun gagası beyinlerinize bırakılacak tropikal meyvelerle dolu… Güzel bir sırrı yakalamışsın, dikkat et kaçmasın hafızandan. Bence de arkadaşlarınla sohbet etmenin artık zamanı gelmiş. Bu ay Ramazan ve neler oluyor böyle, bir konuşun merak bineğiniz sizleri nereye götürecek bakalım.” dedi. 

Merruşe’nin hayalleri tatlı tatlı saldırıya geçiyordu artık. Dedesinin sesini de duyunca nasıl da güzelleşiyordu Merruşe’nin çevresi. 

Merruşe’nin adımını attığı her yere hurmalar yağıyor; geçtiği yolların kenarlarından oluk oluk kompostolar akıyordu. Merruşe’nin etrafından gökyüzüne rengârenk balonlar uçuşuyordu. Tatlıyı seven haşerat yol kenarlarına dizilmişler, afiyetle kompostolardan içiyorlardı. Okulun bahçesine, ihtiyaç sahiplerine dağıtılmak üzere; develere yüklenmiş paket paket meyveler, gıdalar, elbiseler gelmişti. Bunlar da neydi böyle, hayretler içindeydi Merruşe. 

Merruşe okulda

Merruşe, zihnindeki bu renkli dünyayı kimseye göstermeden, okula abisiyle beraber el ele girdiler. Merruşe’nin bu dünyasını abisi de göremiyordu. Sınıflarının kapısına gelince Merruşe’nin abisiyle küçük bir ayrılığı daha oluverdi. Aslan Yelesi kardeşini öptü ve sınıfına girdi. Artık Merruşe ailesinden kimsenin olmadığı küçük seyahatine yalnız devam ediyordu. 

Merruşe de sınıfına girdi. Onun sınıfı kuş cenneti gibiydi. Saka, kiraz kuşu, dağ bülbülü, tırmaşık, kır kırlangıcı, ipekkuyruk, çulha, sığırcık dolu her yer. Her yer tebessüm dolu, her yeri güzel kokular sarmış. Dede Yunus ile muhabbetten sonra içi de kıpır kıpır Merruşe’nin. 

İlk derste Merruşe sırasında sessizce oturuyor. Çünkü hayalen hep uçup uzaklara gidiyor. Tüm şehirleri geziyor Adana, İzmir, Zonguldak, Tokat, Nevşehir, Konya…. Ramazan ayının şehirlerdeki etkisini izliyordu. Gezdiği şehirlerin, caddelerin, sokakların ortak özelliği hepsinin sevgiyle, saygıyla, şefkatle, merhamete dolu olmasıydı. 

Merruşe hayali güçlü olduğundan, işte böyle her yeri gezebiliyordu. Çocuklaaaaar! “İstediğin zaman, istediğin bir yeri gezebilmek de nasıl bir duygu yahu!” dediğinizi işitiyorum. Şu hayalin yaptıklarına bakar mısınız, çocuklar? Hatta eyyyyy insanlar! Sizler de bakın lütfen. 

Merruşe diyor ki: “Sizin hayaliniz de kuvvetli ve güzel olursa masrafsız bir şekilde her yerde sizler de gezebilirsiniz; hem güzellerin hayali de güzeldir, güzel hayaller günleri ve kalpleri de güzelleştirir.” 

Hem diyor ki Merruşe: “Çocuklar güzel hayalleriniz varsa, sizi tüm zamanların içinde bir hayli gezdirebilecek güzel binekleriniz var demektir. Mesela bir katre su bulursanız veya bir yağmur damlası da olabilir bu, hemen içine girebilirsiniz. Bir kelebeğin sırtına da ata biner gibi binebilirsiniz.” 

Merruşe’nin hayal dünyası ne güzel… Bence cam fanus gibi bir binek de güzel olabilir. O cam fanusun içine gir ya da yağmur damlacığının… Oh ne rahat, her yeri gez… Gerçi Dede Yunus bunları binek olarak kullanıyordu zaten. Çocuklar, hayal nelere kadir, hayalin dürbünü ve sorgulamanın merdiveniyle Kamer’in yani Ay’ın içine girip yerleşebilirsiniz. Hatta Venüs’e ev yapabilirsiniz. Güneş’e çıkıp Kudüs, Keşmir, Kiev’deki çocuklar için tüm gezegenlerin kocaman kazanlarında çorbalar kaynatabilirsiniz; ekmekler, sebzeler, etler pişirebilirsiniz. Sepetlerle göklerden aç kalan çocuklara bu yemekleri gönderebilirsiniz. Yakıt derdiniz de yok, vergi tasanız da yok, yeter ki hayaliniz olsun. 

Konuşması şeker, bakışları nanemsi olan naneli şeker Merruşe beni de çekti hayalinin içine…

Her gün bir serüven her gün yeni bir öğrence peşinde. Gerçi sonu olmayan işler bunlar… Maceralar, öğrenceler, okumaklar, koşmaklar, varmaklar hiçbir zaman bitmez ki asla bitmez. Bitmezlerse bitmesinler diyor Merruşe. Ne öğrenmiştik bulutlardan anlat bakalım masal kızı.

Merruşe: “Öğrenmek dipsiz bir kuyu idi, çırpınmaklar da onun kovasıydı. Maksadımız bulutlardaki suları bitirmek değil ki, ihtiyacımız kadar olanı almak. Kovalarla çeke çeke hem nasıl bitirebiliriz ki, bulutlardaki suları. O’na doğru yürümek bizim hedefimiz, bulutların sahibine doğru yönelmeliyiz. Gayemiz yolda olmak. Maceramız kovalarla su çekmek…

Şimdi Merruşe hem benimle konuşuyor hem de kırk dakikalık derste kırk günde gezmekle bitiremeyeceği yerleri hayalen gezmeye devam ediyordu. 

Tatlı gonca gül Merruşe hayali gezmeklerden dönüp sınıfına geldi. Sınıfın karşısına geçti. Arkadaşlarına diyor ki: “Sizleri de yanıma alıp on bir ayın sultanını ve o sultanın sarayını, saraydaki eserlerini sizlerle gezmek istiyorum. On bir ayın sultanının sarayını ve eserlerini sizler de gezmek istiyorsanız, öyleyse takılın Merruşe’nin gizemli, heyecanlı, meraklı dünyasına. Haydi bakalım! Hayallerinize binin yola çıkıyoruz çocuklar. Benimle on bir ayın sultanının eserlerini gezmeye, Ramazan ayının neler yaptığını görmeye hazır mısınız?” dedi. Fakat arkadaşları hâlâ ders dinliyorlar. Onu işiten olmadı. Çünkü hayalinin içinden henüz çıkamamıştı. Bu sanki zil çalınca Merruşe’nin arkadaşlarına söyleyeceklerinin provasıydı. 

Teneffüsteki organizesini hayal etmeye başlamalıydı artık. Teneffüste arkadaşlarını bir araya toplayacak, kısacık teneffüste onları Ramazan ayı üzerine bindirip sevgilere yelken açacaktı. Arkadaşlarını doyasıya konuşturacaktı. Fakat arkadaşlarının içinde konuşmayı sevmeyen, toplum içinde konuşmaktan çekinen, iletişim kurmakta zorlanan çocuklar da vardı. Herkesi konuşturabilmeliydi. Bu heyecanlı atmosferi oluşturmalıydı. 

Merruşe’nin hayali gezegeni

Merruşe “Humus, Fas, Tunus, Hu Hu Dede Yunus!” dedi. Dede Yunus geldi. Zilin çalmasına beş dakika vardı. 

Merruşe: “Dedeciğim nasıl bir ortam oluşturmalıyız ki bu ortam arkadaşlarıma cazip gelsin ve teneffüste bahçeye çıkmasınlar” dedi. 

Dede Yunus: “Sana yardım edeceğimi söylemiştim Merruşe. Şimdi buralara öyle güzel oyuncaklar yerleştireceğim ve arkadaşların bu ortamdan çıkmak istemeyecekler. Yalnız bu güzellikleri görebilmeleri için onlara izin vermelisin.” 

Merruşe “Tamam dedeciğim. Seni bekliyorum bakalım neler yapacaksın.” 

Dede Yunus çocukların aklını başından alacak kocaman oyuncakları, küçücük heybesinden çıkarıp sınıfın en görünür yerlerine yerleştirmeye başladı. Yazı tahtasının kenarına püsküller taktı. Kapı ve pencerelere kocaman parlak yelpazeler koydu. Sıraların üzerine konik mumlar yaktı. Kırmızı dökme gül yapraklarından yapılmış onlarca kalpleri duvarlara yapıştırdı. Altın hologramlı yaprakları sınıfın her yerine dağıttı. Her yer irili ufaklı fırfırlı baloncuklar, kavanozlarda boncuklar, şamdanlar… Her yer cıvıl cıvıl oldu.

Sıra en dikkat çekici eğlenceye gelmişti. Dede Yunus, öğretmen masasına bir akvaryum koydu. Merruşe heyecanlandı, birden elini uzattı akvaryuma eli ıslandı. O da ne! Suyun içinde balıklar var, fakat suyun etrafında cam yoktu. Balıklar tamamen camsız bir ortamda yüzüyordu. Sular dağılmıyor balıklar kendilerini okyanusta hissediyorlar gibi mutluydular. Sınıf adeta farklı bir gezegen gibi oluyordu. 

Tavandan metalize süs dalgaları, sınıfın içine doğru uzuyordu. Yine sınıfın içine doğru uzayan yeşil dallar üzerinde meyveler, kelebekler… Dede Yunus, herkesin üzerinde isminin yazdığı kristal bardaklara konulmuş içecekleri ve ağzına kadar leblebi dolu çerez tabaklarını da sıralara koydu. Neden şekerli pişmaniye yok, çünkü zararlı yiyecekleri Dede Yunus almıyor. Peki bunlar yenilecek mi? Sınıfta oruç tutanlar var mı yok yok. Oruç tutmayanlar çok çok. 

Tüm bunlar olurken Merruşe gözlerine inanamıyordu. Sınıfta ders devam ederken bu olanları şimdilik sadece Merruşe görebiliyordu. Merruşe dedesine “Dedeciğim tüm bunları arkadaşlarıma nasıl göstereceğim?”

Dede Yunus: “Merruşem, bu eğlenceleri arkadaşlarının görmelerini istediğin zaman, bunu kalbinden geçirmek yeterli olacak. Ne zaman istersen o zaman bu güzelliklerin tamamını onlar da görecekler. Hatta dur bakalım, gitmeden arkadaşlarına son bir jest daha yapayım. Leblebilerin üzerine güzel sözler fısıldayacağım, sonra leblebilerin üzerlerine dualar üfleyeceğim.” 

Öyle de yaptı. O da ne! Leblebiler yakut gibi zümrüt gibi parlamaya başladılar. Hakikaten bu son yapılan leblebileri parlatmak harika bir jest olmuştu.

Dede Yunus: “Merruşem artık ben gidiyorum. Zil çalınca bu güzellikler senin istemen ile açığa çıkacak. Arkadaşlarına söyle! Seni, sessizce dinlerlerse onları bunlardan daha güzel sürprizler bekliyor. Bir de senin için zamanın sahibine yakaracağım, teneffüsün de uzayacak. On dakikalık teneffüsün saatler geçecek yine bitmeyecek. Haydi gözün aydın zil çaldı. Bundan sonrası sende, sen neler yapacağını biliyorsun.” 

Yunus Dede, Merruşe’yi öpüp esans şişesine girdi ve oradan ayrıldı. Öğretmenler oruçlu oldukları için derslerden sonra biraz dinlenme ihtiyacı hissediyorlardı. Her yerde olduğu gibi okulda da latif ve nurani bir hava ile beraber, biraz sakinlik hakimdi. Şeytanlar dipsiz kuyularda bağlanmış olduğundan, herkes çok tatlıydı. Şeytanların saçlarını tarayıp başlarını okşayacak kadar onlara yanaşmayan herkes onlardan kurtulmuştu. Zil çalınca tatlı öğretmenimiz de dinlenmek için sınıftan çıktı.

Merruşe ve sohbet halkası

Tatlı kuşçuklar, teneffüs zili çalınca bahçeye çıkmak için sınıf kapısına kadar gelmişlerdi ki, Merruşe tam bu esnada hazırlanan eğlenceli ortamı arkadaşlarının görmesini kalbinden geçirdi.

Sınıfta cıvıl cıvıl, ışıl ışıl renkler birden parlayıverdi. Birden şeffaf perdeler açılıverdi. Sınıfın bu güzelliğini gören kuzucuklar, dışarıya çıkmaktan vazgeçiyorlardı. Kapıdan hışımla sınıfa dönüyorlardı. Neler oluyordu sınıfta, her yer masal dünyası gibiydi. Sınıfın içine doğru sarkan meyve dallarının arasından tatlı bir ses geliyordu. Şırıl şırıl su sesleri, kuş sesleri, keman, ney, gitar sesleri tam bir konçerto dinletisiydi. Bu da Dede Yunus’un Merruşe’ye söylemeden yaptığı bir sürprizi olmuştu. 

Masa üzerinde camsız akvaryum ve su yoğunluğu içinde Japon balıkları, Sarı prensesler, Kılıçkuyruklar, Tetrazonlar, Beta balıkları… Tavandan sarkmış üzümler, ananaslar, kiviler, incirler, mangolar, hindistan cevizleri, kumkuatlar, muzlar… Duvarlara yapışmış kelebekler: Kızıl Amiral, Adonis Mavisi, Kestane Kaplanı… 

Merruşe heyecanlı bir sesle: “Sevdiniz mi arkadaşlar sınıfımızın yeni halini” diye haykırıverdi. Merruşe hayali gezmeklerden dönünce provasını yaptığı konuşmanın aynısını sınıfın karşısına geçip coşkulu bir şekilde arkadaşlarına anlatmaya başladı. 

Merruşe diyor ki: “Sevgili arkadaşlarım! Sizleri de yanıma alıp on bir ayın sultanını ve o sultanın sarayını, saraydaki eserlerini sizlerle gezmek istiyorum. On bir ayın sultanının sarayını ve eserlerini sizler de gezmek istiyorsanız, öyleyse takılın benim gizemli, heyecanlı, meraklı dünyama.” 

Tüm çocuklar hayretler içerisinde nefeslerini tutup Merruşe’ye odaklanmışlardı. Merruşe nasıl bir dünyaya uçurduysa onları, hepsi şaşkınlıktan küçük dillerini yutmuşlardı sanki.

Merruşe: “Haydi bakalım! Hayallerinize binin yola çıkıyoruz çocuklar. Benimle on bir ayın sultanının eserlerini gezmeye, Ramazan ayının neler yaptığını görmeye hazır mısınız?” 

Sınıftaki tüm öğrenciler şaşkınlıkla beraber hep bir ağızdan “Hazırııııııııııız!” diye bağırdılar.

Merruşe gezdirmek demişti fakat bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Merruşe fikirlerin, düşüncelerin paylaşılmasını bir gezinti gibi olacak diye düşünüyordu. Tabii ki asıl gezinti böyle olmalıydı. Yalnız ortam çok heyecanlıydı. Merruşe’nin arkadaşları anlatılanlardan gerçekten gezmeye çıkacaklarını düşünmüşlerdi. Merruşe zor durumdaydı. Panik yaptı. Acilen dedesini çağırmalıydı. 

Merruşe “Humus, Fas, Tunus, Hu Hu Dede Yunus” dedi. Dede Yunus paraşütle Merruşe’nin koluna iniverdi. Dede Yunus’un bir elinde kitabı, diğer elinde top gibi yuvarlak parlak bir cam küresi vardı. Merruşe hiçbir şeyi söylemeden Dede Yunus durumu anlamıştı ve hazırlıklı gelmişti. Cam kürenin üzerinde dijital düğmeler vardı. Bunları Merruşe’ye hızlıca anlatmalıydı. Merruşe’nin arkadaşları sınıfın cazibesi ile ilgileniyorlardı. Bunu fırsat bilen Dede Yunus cam kütleyi masanın üzerine koydu. 

Dede Yunus: “Merruşem iyi dinle, bu cam kütlesi işini hemen halledecek kızım. Bu kütle üzerindeki kırmızı noktaya basarsan istediğiniz şehri sanal turla gezebileceksiniz. Bu cam küreden yansıyan şehir görüntüleri arkadaşlarına üç boyutlu gezi izlenimi verecek. Şehirlerin her yerini panoramik olarak arkadaşlarına sunabilirsin. Kısacası kızım gezmek istediğiniz her mekanı sınıfınızın içine yansıtabilirsin. Bu yansıma ve görseller ile arkadaşların şehirlerin içindeymiş gibi heyecanlanacaklar. Tam bir seyahat hissini yaşayacaksınız, merak etme! Bu görsel şöleni istediğin zaman başlatabilirsin. Sana kolay gelsin Merruşe her şey güzel olacak, istediğin zaman başlayabilirsin tatlı kız!” dedi. Kızının kirpiklerinden öperek oradan uzaklaştı.

Merruşe cam kürenin hemen kırmızı düğmesine bastı. Çocuklar, Merruşe’nin aklından geçen şehirleri sırasıyla gezmeye başladılar. Bütün çocuklar kendilerini bir anda Malatya’da buldular. Demek Merruşe arkadaşlarına Malatya’yı gezdirmek istemişti. Sonra İstanbul, Hatay, İzmir, Trabzon ve Diyarbakır… Akıllarına gelen tüm şehirleri çarşı pazar gezdiler, lunaparklarda eğlendiler. En son Adana’da buldular kendilerini. Gezi rehberi Merruşe, küçücük yaşına rağmen müthiş bir cesaret ile Adana sokaklarında, kocaman adamlar gibi arkadaşlarını gezdiriyordu. 

Arkadaşlarının “Nereye gidiyoruz Merruşe?” diye seslenmeleri üzerine, Merruşe “İşte geldik” dedi. 

Erva: “Burası da nere, bu kocaman kırmızı boyalı binaya bizi neden getirdin Merruşe?” 

Merruşe arkadaşlarını bu büyük binanın içine çağırdı: “Burası Adana Emniyet Müdürlüğü arkadaşlar, birazdan emniyet müdürü ile küçük bir sohbet edeceğiz” dedi. 

Sonra görevlilere sorarak Adana emniyet müdürünün odasının önüne geldiler. Kapıyı çaldılar. Emniyet Müdürü Gaffar Bey çocukların hepsini odasına davet etti. Gaffar Bey çocukları önceden bekliyormuş gibi hazırlıklıydı. Onlara kuru meyveler ikram etti. Hep beraber tanıştılar. Merruşe arkadaşlarını temsilen Gaffar Bey’e dönerek “Size bir sorum olacak efendim” dedi. 

Gaffar Bey: “Seni dinliyorum Merruşe.” 

Merruşe: “Biz arkadaşlarımızla Türkiye’yi geziyoruz. Gezdiğimiz her şehirde huzur dolu sokaklar gördük. Bunun sebebini merak edip bazı büyüklerimize sorduk. Onlar da bize bu güzelliklerin sebebinin Ramazan ayı olduğunu söylediler. Gezdiğimiz her yerde işittik ki Ramazan’da suç oranları azalıyormuş. Bunu yetkili birinden soralım istedik. Sizin bu noktadaki görüşlerinizi merak ediyoruz. Bu durum ile alakalı düşünceleriniz neler?” 

Gaffar Bey: “Evet çocuklar öncelikle belirtmeliyim ki merakınız beni çok sevindirdi. Çok doğru bilgiler edinmişsiniz. Ramazan ayında kadınlara şiddet, hırsızlık, cinayet, kavgalar hepsinin oranı gözle görülür bir şekilde azalıyor. Siz biraz küçüksünüz onun için bütün suçları ayrıntılı bir şekilde size anlatamıyorum, onları da büyüyünce öğreneceksiniz. Fakat şuna emin olun ki bildiğiniz bilmediğiniz tüm suçlar, Ramazan ayında hepsi azalıyor. Sizin bu yaşta Ramazan ayını böylesine araştırmanız ne güzel. Keşke devlet büyüklerimiz, doktorlarımız, öğretmenlerimiz bu ayı hep merak etseler. Keşke tüm çocuklara Ramazan ayını hakkı ile anlatabilsek, o zaman ülkemiz daha güzel olur, bilginiz olsun.” 

Daha birçok şey konuşulabilir ve birçok şehir gezilebilirdi. Gezilen şehirler ve Gaffar Beyin birinci ağızdan yaptığı açıklamalar ile meselenin anlaşıldığını düşünen Merruşe, cam küresinin kapama düğmesine bastı ve herkes hayali gezisinden sıralarına geri döndüler. 

Herkes yorgun, meyve suları lıkır lıkır içiliyor. Leblebiler hapur hupur yeniliyor. Merruşe arkadaşlarından yarım hilal şeklinde oturmalarını istedi. Hemen de ne güzel oturdular; dedik ya Merruşe tam bir organizatör. Sınıfta herkes konuşmak için heyecanla bekliyordu. Çünkü dolmuşlar taşmışlardı. 

Küçük komutan Merruşe ortada konuşmaya başladı: “Sevgili arkadaşlarım! Yedik içtik. İşte eğlenceli yuvamıza geri döndük. Gezimiz şimdilik bu kadar. İşittik ki koca bir ülkede herkes, babalarımız, annelerimiz, bütün büyüklerimiz Ramazan, Ramazan diyorlar, peki biz çocuklar Ramazan deyince ne anlıyoruz. Ramazan’da evlerimizde, sokaklarımızda neler oluyor bunları konuşmalıyız. Ramazanda gördüklerimizi konuşmayı başarabilirsek, Dede Yunus bana bu güzel bahçemizden daha güzel cennet bahçelerimizin olacağını söyledi. Görüyorsunuz ki bu ayda tüm şehirlerimiz mutlu ve güvenli. Bizler henüz oruç tutmuyoruz ama yavaş yavaş bu ay bizim ayımız olacak. Küçüklerimize Ramazan ayını bizler anlatacağız. Ramazan ayı neden özel? Bu ayda neden böyle değişiklikler oluyor? Bu şehir gezilerimiz olmadan önce sizler de Ramazandaki bu değişiklikleri hissetmiş miydiniz?” 

Sevde: “Merruşe, bu konuyu açman ne güzel oldu. Aslında hepimizin Ramazan ayı ile alakalı düşünceleri vardı. Bunu bize birisi sorsun istiyorduk.”

Merruşe Sevde’ye “O zaman ilk senden başlayalım Sevde. Sen Ramazan ayı ile alakalı neler düşünüyorsun?” dedi. 

Sevde: “Mesela benim babam bağıran çağıran bir adamdı. Ailecek onu kızdırmaktan hep korkuyoruz. Babam neden böyle hep kızgın bilmiyoruz. İş yerinde kötü arkadaşları var galiba. Ama bu Ramazan’da babam ne bağırıyor ne de kızıyor. Ceza vermekten de vazgeçti. Önceden bizimle hiçbir anısını paylaşmayan babam şimdi bizimle anılarını, gününün nasıl geçtiğini paylaşıyor. Bu bizi çok mutlu ediyor. Bizi güldürüyor. Babam aslında çok komik bir adammış. Babam bu Ramazan’da Nasreddin Hocamız oldu; her akşam ona ailecek gülüyoruz. Temizlikte anneme de yardımcı oluyor. Bu nasıl oldu, anlayamadık. Babamın gözlerinden mutluluklar saçılıyor. Durum böyle olunca bizim de derslerimiz, konuşmalarımız, düzenimiz, hayallerimiz her halimiz güzelleşti. Ailecek çok mutluyuz.” 

Merruşe: “Arkadaşlar Ramazan ayı belli ki Sevde’nin babasının kalbini yumuşatmış. Sevde’nin babası zarif, barışık, elindekini ve kalbindekini paylaşan sevecen bir adam oluvermiş. Bu durum da Sevde ve ailesini çok mutlu etmiş. İşte benim aradığım hikayeler.” 

Sonra gözleri çakmak çakmak, sıranın kendisine gelmesi için sabırsızlıkla bekleyen Erva söz aldı: “Arkadaşlar rahmet ayını konuşmak ne güzel. Benim böyle dolu dolu sohbet edebileceğimiz hiç aklıma gelmezdi. Demek bizim de içinde olduğumuz olayları okuma gücümüz varmış. Belki de olayları okumakta en güçlü biziz. Hep oyun oynadığımızı düşünenler bence yanılıyor. Ben de bu Ramazan’da Sevde gibi çok güzellikler gördüm. Mesela bizde Ramazan ayına kadar evde abimle hep kavga ediyorduk. Abim çok hırslı biriydi. Her şeyi istiyor ki onun olsun. Yemeğin çoğunu, meyvenin iyisini, oyuncakların hepsini… Ramazan’da abimde bu hırs ve inattan bir eser kalmadı. Hırsı adeta fedakarlığa dönüştü. İnadını iyi işlerde kullanmaya başladı. Artık bana kızmıyor ve beni üzmemekte inat ediyor. Herkes bana zeki desin diye bekleyen abim bu güzel sözleri hep bize veriyor. Oyuncakları ben dağıttığım halde, annem oyuncakları abimin dağıttığını zannedip onun oyuncakları düzeltmesini istiyor. Abim oyuncakları benim dağıttığımı bildiği halde beni anneme şikayet etmiyor. Bana nazikçe, beraber oyuncakları düzenlememiz gerektiğini söylüyor. Hatta onun yaptığı güzellikleri benden biliyorlar, abim onları ben yaptım demiyor, ancak ben hemen o güzel işi abimin yaptığını söylüyorum. Kısacası böyle lüzumsuz işlerde inat ederek senin kalbini kırmayacağım diyor. Ben de çok mutlu oluyorum.” 

Merruşe: “Bunlar ne güzel hikayeler.” 

Erva: “Bir de unutmadan söyleyeyim. Abim niye böyle değiştiğini bize şöyle anlattı. Yardım derneklerinin fakir ülkelerdeki çocuklara yapmış oldukları yardımlarla alakalı bir belgesele bakmış. Orada büyük çocuklar önce kardeşlerinin doymalarını bekliyorlar sonra kendileri ekmek yiyorlarmış. Abim bundan çok etkilenmiş ve değişmeye karar vermiş.” 

Merruşe: “Arkadaşlar kalpleri ve akılları güzele yönlendiren Ramazan ayını daha çok tanımalıyız. Evet sizleri dinlemeye devam ediyoruz. Şimdi de sıra Elif Ada’da.” 

Bu arada bitmek bilmeyen meyve suları lıkır lıkır içiliyor, leblebiler hapur hupur yeniliyordu. Şapur şupur da olabilir, takır tukur da olabilir… Sınıf ortamı öyle güzelleşti ki en güzel sinemalar bu güzelliklerin yanında bir hiç kalırdı. Çocuklar Wonderland Eurasia parkında olsalardı bu kadar eğlenemezlerdi.

Elif Ada: “Arkadaşlar konuşmaktan hiç hoşlanmam biliyorsunuz ama beni çok heyecanlandırdınız. Sizleri dinlerken anladım ki benim de anlatacaklarım varmış meğerse. Merruşe’ye bu güzel eğlenceden dolayı çoopçooook teşekkür ediyorum. Ramazan ayında sizlerin yaşadığı olayların bir benzerini biz de bu sabah yaşadık. Okula gelirken trafik her zamanki gibi çok yoğundu. Fakat korna sesi yok denecek kadar azdı. Ben de dükkanlar üzerindeki yazıları okumaya çalışıyordum. Tam bu esnada adamın biri arabasını patadana önümüze kırdı. Biliyorsunuz servis şoförümüz biraz sinirli; ben çok korktum, zannettim kavga çıkacak. Bizim şoför amca camı indirdi. Eyvah dedim. Kafasını dışarıya uzattı ve önümüzdeki arabanın şoförüne dedi ki: ‘Kardeşim korkmadın inşallah önemli bir şeyin yoktur umarım’ ben şaştım kaldım. Diğer şoför amca da: ‘Ben iyiyim kardeşim, mübarek Ramazan sizi ve çocukları elimde olmadan korkuttum, çok özür dilerim’. Tabii ki ben şok oldum. Birbirleri ile ne güzel de konuştular. İşin doğrusu ben de çok merak ettim. Kim bu Ramazan, kim bu Ramazan… Ne güzel biriydi ki bu Ramazan herkesi sakinleştiriyordu.” 

Hiç konuşmayan Elif Ada böyle güzel bir olayı harika bir şekilde arkadaşlarıyla paylaştı hem de arkadaşlarını güldürdü. Herkes anlatılanları çok güzel dinliyordu. Hemen Nesibe de kendi Ramazan hikayesini anlatmaya başladı. 

Nesibe: “Bizim de komşularımızdan birisinin psikolojik sorunları vardı. Her gün bağırıyor, kızıyor; biz de bu ürkütücü sesleri duymak zorunda kalıyorduk. Hatta kendi annesini bile üzüyordu. Bu adam kızdığında, annesinin önünden yemekleri alıp bunlar benim diyormuş. Bu adamın çocuğu olan benim arkadaşım ise babasının babaannesine böyle kızmasına çok üzülüyordu. O arkadaşım dün bana öyle güzel şeyler anlattı ki işin doğrusu hem sevindim hem de şaştım kaldım. O adam annesinin yanına gelerek ondan özür dilemiş ve elini öpmüş. Kalbi öyle yumuşamış ki artık başka yaşlıların da ellerinden tutuyormuş. Onlara da yardım ediyormuş. Ailesine de bu mübarek Ramazan’da ‘Size söz veriyorum bir daha eski hatalarımı yapmayacağım’ demiş. Arkadaşım çok mutlu artık. ‘Mübarek Ramazan’ı nerede görsem babama yardımcı olduğu için mübarek Ramazan’ın ellerinden öpeceğim’ diyor.” Nesibe de hikayesini arkadaşlarını güldürerek bitirdi. 

Şehirleri sokak sokak gezdiler. Emniyet müdürüne Ramazan ayını sordular. Balıkları seyrettiler. Meyvelerden yediler. Oyuncaklarla oynadılar… Tüm bunları dokuz dakikada yapmışlardı. Bir dakikaları kaldı. Sevde, Erva, Elif Ada, Nesibe ve diğer çocuklar da doya doya konuştular, gülüştüler. Herkes Ramazan ayının evlerine, sokaklarına, şehirlerine kattığı güzellikleri anlatmakla bitiremediler.

Sınıfın en komik kızı Esila bu güzel anıları dinledikçe duygulandı. Sınıfın penceresini açarak bağırmaya başladı. 

“Eyyyy insanlar, eyyyyy büyükler biz de konuşup düşünebiliyoruz. Uçuyoruz, oyunlar oynuyoruz. Fakat bunlar sizin hallerinizin bizim için önemli olmadığı anlamına gelmez . Sizin her hareketiniz bizi çok etkiliyor. Sizin yaptığınız her işi elimizde olmadan zihinlerimize kaydediyoruz. Ne olur bize güzel hatıralar bırakın. Sizlerden hayalimizdeki büyükler olmanızı istiyoruz, bu hiç de zor değil. Ramazan ayında bunu başarabiliyorsunuz. Lütfen hep Ramazan’daki büyükler gibi olun.” 

Hülya dedi ki: “Esila bu söylediklerini kim duyacak. Dışarıda kimsecikler yok ki…”

Merruşe: “Sen merak etme Hülya, Esila’yı herkesler duyacak.”

Esila, Merruşe’den bu sözleri duyunca daha da heyecanlandı ve pencereden yaptığı konuşmasına şöyle devam etti: “Binalar yapmaktan vazgeçin. Daha zevkli olan okumak var. Yapmacık hoby bahçelerinde çim biçmekten daha güzel işler var; yazı yazmak gibi. Havuzlarda eğlenmekten daha şirin işler var; çocuklara hikaye anlatmak gibi. Lüks arabalar elde etmekten daha güzel hadefler var; minik kalplere sevgiyle girmek gibi. Sinema izlemekten daha güzel izlemeler var; Merruşe’nin Ramazan ayında bize Ramazan ayını gezdirmesi gibi.” 

Bu güzel balkon konuşması herkesi çok etkilemişti. Esila tüm çocukların hislerine tercüman olmuştu. 

Artık öğretmenler ikinci derse girmek üzereydi. 

Merruşe “Amin” dedi. Herkes topak topak ellerini semaya açtılar. “Rabbim! Tüm insanlara onları günahlardan koruyan namazlar nasip eyle. Tüm insanlara güçsüz olduklarını bildiren kurbanlar nasip eyle. Tüm insanlara acımak duygusunu güçlendiren zekatlar nasip eyle. Tüm insanlara zayıf olduklarını unutturmayan oruçlar nasip eyle.” 

Sevde: “Merruşe ne güzel dualar ettin. Bizleri ne güzel gezdirdin. Hiç yorulmadık. Hep beraber çok eğlendik. Ne olursun bize böyle yine eğlenceler bul. Biz de Ramazan ayının ellerinden tutalım. Onu Bağdat’a, Yemen’e, Kiev’e, Humus’a da götürelim. Artık bizler de büyüyoruz; orucun bu güzelliklerini sular gibi içeceğiz, biliyoruz ki orucun güzelliklerini içmek orucumuzu bozmaz.” 

Merruşe: “Arkadaşlar asıl ben size teşekkür ederim. İnanın ben de çok eğlendim. Bu arada Dede Yunus’a da teşekkür etmeyi unutmayalım. Siz onu göremiyorsunuz ama bu fikirleri bana hep o verdi. Dede Yunus birazdan gelecek, sınıfımızı eski haline döndürecek. Biz de dersimize devam edeceğiz. Başka maceralarda, sohbetlerde görüşmek üzere. Hepiniz hoşçakalın.” 

Merruşe, Dede Yunus’u çağırdı. Dede Yunus sınıfı eski haline getirdi. Tüm çocuklar ay gibi parlıyordu. Neler oldu beş dakikanın içinde. Herkes çok şaşkındı. Merruşe’nin maceralarına dahil olmak ne güzel oldu. Belli ki bir sonraki macerayı sabırsızlıkla bekleyeceklerdi. 

Çocuklar! Bu kuzucukların heyecanlarından, hallerinden, söylediklerinden benim de anladığım küçücük bir söz oldu. Ben de anladığımı paylaşayım, bana da el sallayın. Ben de gidip bayrama hazırlanayım. 

Merruşe: “Senin anladığın neymiş anlatıcı abi, söyle biz de derse geçelim.” 

Diyecektim ki çocuklar, ya Ramazan olmasaydı…

Latest posts by Rıza Çavuş (see all)
Share

One thought on “Merruşe ayların sultanının içinde geziyor

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.