Mülkün gerçek sahibi

Bir gün kalabalık bir semtin kalabalık bir caddesinde üst geçitten karşıya geçerken yürürken zorunluluktan ötürü vatanını terk etmiş, perişaniyeti ve mahcubiyeti her halinden belli olan bir anayı yanındaki körpe evlatlarıyla kaldırımda dilenirken gördü. İçinden şöyle geçirdi: Allah kimseyi böyle bir duruma düşürmesin. Ne kadar zor bir durum… Hele çocukların o iç sızlatan halini görünce empati yaptı kendi çocuğunu hatırlayarak. Ve duyduğu acı bir kat daha arttı.

Bütün bu düşünceler bir anda geçmişti zihninden. Elini cebine attı. Bozuklukları yokladı. Birkaç farklı değerde bozuk para cebindeydi. En az değerli olana gitti eli ama onu “kendine” yakıştıramadı. Ayıp olurdu, bu da sadaka mıydı? Orta değerde bir bozukluğa değdi eli. Bu olurdu. Hem fazla eksilmezdi rızkından (!) hem de kendine yakışırdı bu!

Sadece bir öğün yemek için defalarca harcadığı para dahi o an o ihtiyaç sahibine verdiği paranın 50 katından bile fazlaydı. Ama onu kendisi kazanıp (!) kendine harcadığı için olurdu, çok münasipti. Kendi çabasıyla kazandığını başkasına verirken elbette ürkek ve ekonomik davranmalıydı. Hem bahane de çoktu zaten: Gerçekten ihtiyacı var mıydı ki o annenin ve yanındaki çocukların? O çocuklar onun muydu hem? Ya başka biri onları dilendirip parayı kendisi alıyorduysa? Hem devletin onlar için oluşturduğu kamplar vardı, sahi orada neden kalmadı da büyükşehire gelip burada sersefil bir halde dilenciliği tercih ettiler? Mis gibi aşı, ekmeği olacak, çoluk çocuğun karnı doyacak, oyuncağı olacak, ilaveten okula gitme imkanları bulunacaktı. Ve hatta şunu düşünmeden de edemedi: Bu insanlara yardımda bulunarak onları dilenmeye alıştırmak ne kadar doğruydu? Bu onların daha fazla dilenmesine bir teşvik unsuru olmaz mıydı?

Çalıştığı yere gidip gelirken karşılaştığı bu durumda her defasında nefsini haklı çıkaracak düşünceler zihninden geçer oldu. Lakin bu düşüncelerin yanında -bastırdığını hafif de olsa hissettiği- başka düşünceler, vicdanını rahatsız edecek şekilde zamanla zihninde daha fazla yer tutmaya başladı. İnançlı biriydi. Rızkın Allah’tan olduğunu çok defa talim etmişti de… Ama iş pratiğe gelince her şey bu kadar da kolay olmuyordu. Ancak nihayetinde Allah’ın izni ve inayetiyle bunu idrak etmeyi ve hayatına aksettirmeyi başarabilecekti.

Bunun için en başta mülkün sahibinin gerçek manada kim olduğunu iz’an etmesi gerekiyordu. Yerleşik düzenin onun nasıl düşüneceğine yön vermesini bir kenara bırakarak hem de. Çünkü mesele ne kadar arzî hale gelirse o kadar çetrefilleşiyor ve hakikate ulaşmaktan o kadar alıkoyuyordu.

Dünyada sözde egemenlik sahibi olan en büyük unsur olarak “devlet” vardı. Her devletin mülkün yönetimine ilişkin kendince tesis ettiği hükümler söz konusuydu. Mülkün idaresinde mülkün hakiki sahibini tanımayan devletler zaten “adaleti” kendince tanımlamış, yeri geldiğinde de onu hep çıkarlarınca kullanmışlardı. Mülkün hakiki sahibini tanıdığını iddia edenler dahi işin pratiğinde bu hakikatten oldukça uzaktaydılar. İşte tam da bu sebeple yerleşik düzenden izole bir düşünceyle bakmak lazımdı.

Yerleşik düzenden bağımsız ve fakat onu da -gerçeklikten kopmamak için- hiçe saymayan bir anlayış… Ancak bu şekilde onların kaderi – bizim kaderimiz, onların devleti – bizim devletimiz, onun statüsü – benim statüm, onun kazandığı – benim kazandığım şeklindeki, hakikate gerçekte ters olan ve düşünüş ve davranışımızı bizi hakikatten uzak bir neticeye vasıl edecek şekilde neticelendiren kıyaslamalardan uzak kalınabilirdi.

O halde bakışını, düşünüşünü ve akabinde davranışını değiştirebilmeliydi. Mülkün gerçek sahibinin alemlerin sahibi olan Zat olduğunu aklından hiç çıkarmamalıydı. Zahirde tasarruf hakkı kimde bulunursa bulunsun –devlet olur, kurum olur, birey olur- bunun gerçek manada bir kıymet-i harbiyesinin olmadığını bilmeliydi. Bununla birlikte zahiri rızık kapılarına bel bağlayıp onları adeta rızkın hakiki sağlayıcıları olarak görmek yerine rızkın hakiki sahibinin Rezzak olan yaratıcı olduğunu her an hatırda tutmalıydı. Bu iki hakikatin iz’an edilmesiyle durum düzeltilebilirdi. Peki bu hakikatleri aklına ve kalbine yazabilen bir kişi yukarıda anlatılan duruma nasıl tepki verirdi?

Öncelikle olaya bakışı değişirdi. Elbette daha fazla acı hissederdi ve daha çok merhamet duyardı, ancak bunda çokça hikmetler bulunduğunu idrakle “Allah’ın yarattığı her şeyde hayır vardır” diyerek. Bu hikmetlerden birinin de dara düşmüş kardeşine yardım etmekle aralarındaki kardeşlik bağının daha da güçlenmesi olduğunun farkında olurdu. “Acaba ne kusur işlediler de Allah bunu onlara reva gördü?” şeklinde karşıdakine kusur atfeden ve kendini işin sorumluluğundan sıyırmaya çalışan bir sorgulamayı kesinlikle yapmazdı. Böyle bir sorgulamayı kendi nefsinin tecrübe ettiği menfi durumlarda, enfüsi dairede yapmasının daha uygun olduğunu düşünürdü çünkü. O an yapması gerekenin kardeşine eliyle, diliyle ve kalbiyle nasıl yardım edebileceği olurdu.

Öncelikle elinden geleni yapardı. Bulunduğu konumu düşünerek kardeşine yapabileceği maddi yardımı –kendinin ve ailesinin hakkını da göz önünde tutarak- en azami bir şekilde yapmaya çalışırdı. Rızkı kendinin kazanmadığını, rızkın ona gönderildiğini idrak edebilir; kendine Rabbi’nin gönderdiği rızıktan söz konusu annenin ve çocuklarının da payının olduğunu fehmedebilirdi çünkü. Zengin insanların, daha doğrusu Allah’ın kendilerine zenginlik bahsetmiş olduğu insanların Allah’ın verdiği rızkın tevzi memurları olduğunu da idrak edebileceğinden kendine düşen “dağıtım” görevini yerine getirmek için gayret sarf ederdi. Konuyu yakınlarıyla paylaşıp onlardan hem yardım hem fikir alabilirdi. Yetkili kişilerin konuya dikkatini çekebilir, bu soruna kalıcı bir çözüm bulmaya gayret edebilirdi, nihayetinde söz konusu durumda olanlar onun karşılaştığı anne ve çocuklarıyla sınırlı değildi.

Bununla birlikte dua ederek ve Allah’tan o insanları bu duruma düşmekten muhafaza etmesini dileyerek ve onları bu duruma düşürenlere fırsat vermemesi için yalvararak ve bu zulmü yapan zalimlere beddua ederek de diliyle yapabileceğini; zulme ve zalime buğz ederek de kalbi ile yapması gerekenleri yapabileceğini yapardı.

Kısaca kendi vazifesini düşünürdü. Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmak anlamına gelebilecek bir takım sorgulamaları yapmaya kalkışmazdı. Bunun insanlık için, hususan kendi ülkesi için ve özelinde de kendi nefsi için bir imtihan vesilesi olduğunun idrakiyle hareket ederdi. Önemli olan yaptığını sırf Mülkün Sahibi’nin ve Rezzak-ı Hakiki’nin rızasını kazanmak için yaptığını bilmesiydi. Önemli olan buydu, gerisi imtihandı.

Latest posts by Faruk Erdem (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.