Nöbetteki askerden mektup (2): Cenab-ı aşk!

ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللّهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

Bunlar iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükunete erenlerdir. Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur. (Rad 13/28)

Aşk, ebedi olan tek sevgiliden gayri her şeyi yakan bir ateşten ibarettir. Allah’tan gayrisini yok etmek için “la= yoktur” kılıcı sallandı. “La”dan sonrasına bak, ne kalmıştır. Müjdeler olsun dostum, geriye kalan hep yandı. Tek yaradan Allah’ımızdan başkası kalmadı. (İmam-ı Rabbani)

Aşk, şiddetli bir muhabbettir; fani mahbublara müteveccih olduğu vakit ya o aşk kendi sahibini daimi bir azap ve elemde bırakır veyahut o mecazi mahbub, o şiddetli muhabbetin fiatına değmediği için baki bir mahbubu arattırır; aşk-ı mecazi, aşk-ı hakikiye inkılab eder. (Bediüzzaman, Mektubat)

Aşk aşktır. İlahi aşk, beşeri aşk ayrıdır şeklinde bir ayrım söz konusu değildir. Aşk aşktır.(Mahmud Erol Kılıç)

Aşk her bedende özünde aynı çalışır. Kavram olarak ikiye ayrılmaz. İnsanin isteyerek, arzu ederek elde ettiği bir şey değildir. “İmtihan meydanı”na varmadan evvel derç edilmiş fıtratına insanın; bitki ve hayvanlardan ayıran en önemli hususlardan biri olarak. Bu güzelliği ilk karşı cinste tecrübe eder insan. Merhaleleri geçtikçe anlar ki, bir faniye muhabbet (adıdır aşk) beslemek hakiki olan mahbuba bir hazırlık, bir temeldir. Böylece beşeri olan ilahiye bırakır yerini. Hakiki olana tebdil eder. Kişi der: “Hiç kimseyi sevmedim, bir Allah’ımı severim.” İnsanı sevmeyen Yaradan’ını sever mi hiç? Sanatı sevmeyen, sanatçıya muhabbet besler mi hiç?

Fıtrata mündemiç olan aşkı; tefekkür, ubudiyet ve yaşantısıyla yakalayan, nimet-i ilahiye nail olmuş kişi: “Anam aşk, babam aşk, aşk ile doğmuş, aşk ile boy serpmiş, aşkı söylemeye ve yaşamaya gelmişim” diye haykırır aşka aç olan dimağlara.

Ve birliktelik ile aşk biter. Yerini hikmet, merhamet, muhabbet ve ilme bırakır. Zira vuslat vuku bulmuştur. Vuslat aşkı bertaraf eder. Aşk ile vuslat zıt. Ayrılıklardır aşkı alevlendiren. Bu babda Kerem, Ferhat, Mecnun vs. aşıklar zirvesini yaşamışlardır, gözden ırak olanın gönülden ırak olamayacağı hakikatini. Ya Mecnun’a ne demeli? Leyla’sını gördüğünde “Leylam bu değil” deyip dağa vurduğunda kendisini, hakikiye intikal etmiştir aşkı…

Bu sırra eren erenler; bir kuş kadar hafif, ana kucağına sığınmış çocuk gibi huzurlu, yüreğinin sesi dinlenmiş derviş misal “batıni alem”e kulaç açarlar.

Mahbub’undan karşılık beklemeden, gönül deryasının derinliklerinde maşukunu yaşamak, “Seni seviyorum” demek değildir aşk. Diyememektir asıl. Uykusuz gecelerden kalma gözlerin mahmur, yüzün hafif yorgun olma halidir. Aşık kişi, haddini bilir; yerde, Esmaü’l Hüsna’nın tecelligahı, kut ve gıda ambarının fabrikası olan toprağın derinliklerindedir nur-i cemale müptela gözleri. Bir ah çeker; mevcudat, zikrini işittirir ah’ına.

Yanmaktır aşk; “Ateş vardır odunu yakar, kül eder. Ateş vardır somunu pişirir, aş eder” der Hayme Ana.

Aşık adam ateşin cinsine bakmaz. Ha nâr olmuş ha nur. Rabb’i razı ise ondan, nar da nur, nur da nar olur o vakit. İnşiraha erer gönül, genişleyiverir göğüs kafesi.

Peki o vakit, Üstad’a, “Milletimin imanını selamette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur” dedirten ne idi?

Rabbim bizi mütemadiyen aşk üzre olanlardan eylesin.

2 üzerine düşünceler “Nöbetteki askerden mektup (2): Cenab-ı aşk!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım