Batı’ya mutedil bakışlar

Batı’ya mutedil bakışlar

Önümüzdeki vazifenin yeniden itidali sağlamak olduğunu söyleyebiliriz. Bu aynı zamanda, birbiri ile irtibatlı olması gerekirken ayrılmış olanı, yeniden irtibatlandırarak birleştirmeyi de gerektirmektedir.

Tahsin Görgün, İslam-Batı İlişkileri Çerçevesinde Medeniyet Meselesi, İstanbul: Endülüs Yayınları, s. 106.

İfrat ve tefritlerin en fazla dolaşıma sokulduğu konulardan birisi, Batı ve onunla ilişkiler meselesidir. Kimileri Batı’nın gülüne duyduğu hayranlık sebebiyle dikenini de almaya razı bir pozisyonda iken kimileri dikenine olan düşmanlığından ötürü gülünden de mahrum olmayı tercih ediyor. Geçmişte olduğu gibi, bugün de bu anlayışların mümessillerini rahatlıkla bulabiliriz. İfrat ve tefritlerin uzağında, daha mutedil yaklaşımlar da elbette ki olmuştur. Piriştineli Kadri’nin “Gülü koparmalı fakat dikenlerden eli korumalı” cümlesi bu anlayışın bir özeti sayılabilir. “Ne varsa Şark’ta vardır diyenler yalnız Garb’ı değil, Şark’ı da bilmiyorlar; nitekim ne varsa Garb’da vardır davasını ileri sürenler yalnız Şark’ı değil, Garb’ı da tanımıyorlar” cümlesi de mezkur mutedil yaklaşımın Mehmet Akif Ersoy tarafından başka bir şekilde dile getirilmiş halidir.

Bediüzzaman’ın Batı medeniyetine bakışı da toptancı olmaktan uzaktır. “Yanlış anlaşılmasın” uyarısıyla başlayan ifadelerini söz konusu mutedil yaklaşımlara örnek olarak verebiliriz. “Yanlış anlaşılmasın” der Bediüzzaman ve devam eder:

Avrupa ikidir. Birisi İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum.

Bir başka eserinde toptancı medeniyet aleyhtarlığının yanlışlığını şu şekilde ifade eder:

Bunu da inkâr etmem, medeniyette vardır mehâsin-i kesire. Lâkin onlar değildir ne Nasrâniyet malı, ne Avrupa icadı, ne şu asrın san’atı. Belki umum malıdır. Telâhuk-ı efkârdan, semâvî şerâyiden, hem hâcât-ı fıtrîden, hususen şer-i Ahmedî, İslâmî inkılâptan neş’et eden bir maldır. Kimse temellük etmez.

Bugün, yapılan bazı çalışmalar sayesinde, Bediüzzaman’ın mezkur yaklaşımını somut örnekler, belirli isimler üzerinden daha iyi kavrayabiliriz. Bir diğer ifadeyle Bediüzzaman’ın bahsettiği telahuk-ı efkârın nasıl gerçekleştiğini bugün verilere ve belgelere dayanarak daha iyi anlamak durumundayız. Telahuk-ı efkâra konu olan meseleleri, onu gerçekleştiren düşünürlerin hikayelerini ve eserlerini yakından bilme imkanına –belki de vazifesine– sahibiz.

Bu konularda ufkumu açan çalışmalardan bazıları, Tahsin Görgün’ün eserleri oldu. İslam-Batı İlişkileri Çerçevesinde Medeniyet Meselesi, bu konularda mutedil bir bakış açısına sahip olmak için oldukça önemli bilgiler içermektedir. Batı dünyasının Nikolaus Cusanus, Martin Luther, Montaigne, Machiavelli, Jean Bodin, Erasmus von Rotterdam, Hugo Grotius, Pierre Charron gibi önemli simalarının düşüncelerini oluştururken müslüman âlimlerden nasıl istifade ettiklerini anlatması bu önemli bilgilerin başında geliyor. Örneğin Görgün’e göre Cusanus ve Luther okunduğunda onların doğrudan atıfta bulunmaksızın İslam düşüncesinden nasıl istifade ettikleri görülebilir. Mesela Protestanlıktaki günah çıkarma (ablass) meselesiyle ilgili Cusanus ve Luther’in buldukları çözümlerin İslam inancındaki tevbe kavramı ile olan irtibatını kurmadan anlamanın neredeyse imkansız olduğunu söylemesi oldukça manidardır.

Kitapta sarsıcı bulduğum paragrafların bir diğerinde şöyle diyor Görgün:

Bugün Batı dünyasında bulunan birçok şeyin bize yakın gelmesi tesadüfî olmadığı gibi herhangi bir kompleksten de kaynaklanmıyor. Mevcut haliyle oldukça problemli unsurlar taşısalar da, esası itibariyle bizimle doğrudan irtibatlı olduklarını görmek ve buna göre bir tavır almak gerekmektedir. Aksi takdirde zorunlu olan birçok şeyden sırf “birilerinden almış olmamak için” uzak durmanın, hayatımızda ciddi açıklar ortaya çıkaracağı ve bu açıkların da nihayet zaaf olarak zuhur edeceğini/edebildiğini son iki asır yeterince öğretmiştir. Bu yakından tanınıp dikkatlice değerlendirilmesi gereken bir durumu işaret etmektedir (s. 51).

Görgün’ün Muhafazakar Düşünce dergisinde yer alan “Türkiye-Batı İlişkilerinin Ontolojik Derinliği” başlıklı makalesinde ifade ettiklerine bakacak olursak bilim, teknik, teknolojik başarılar, demokrasi, insan hakları gibi alanlardaki kazanımları Batı dünyasının bize yakın gelmesi tesadüfî olmayan meseleleri olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Batı Avrupalıların din, hukuk, devlet düzeni, teoloji, felsefe, eğitim, matematik, ekonomi, coğrafya, fizik, kimya, tıp, edebiyat, sanat ve tarih gibi neredeyse her alanda Müslümanlardan istifade ettiğini belirten Görgün, benim için ezber bozucu örneklerden birini ise şöylece takdim ediyor:

Mesela hümanizmin Batı Avrupa’daki oluşumu kadar Batı Avrupa’da özellikle tabii hukuk, tabii din, tabiat felsefesi ve aynı zamanda tabii teoloji etrafındaki tartışmaların özellikle Osmanlı ulemasında zuhur ettiği haliyle İslam düşüncesi ile irtibatı konusunu uzun uzun, ayrı ayrı araştırmak gerekmektedir (s. 50-51).

Ezber bozucu bulmamın sebebi ise, hümanizmin benim dünyamda mutlak menfi bir karşılığının olmasıydı. Oysa Görgün’e göre “Hümanizmin esas fikri, İslam düşüncesi dikkate alınarak incelenecek olursa, açık bir şekilde İslam düşüncesinden üstlenilmiş olduğu tespit edilebilir. Ancak bu üstlenme, yukarıda da işaret edildiği gibi, bütün boyutları ile gerçekleşmediği için, ortaya İslam medeniyetinden daha farklı neticeler çıkarmıştır” (s. 80). Görgün, köken itibarıyla İslami olan alanların Batılıların elinde farklı neticeler vermesini bir tahrif olarak nitelendirir:

Farkında olunması gereken en önemli nokta, yaygın söylemin aksine, Batılıların sahip oldukları iyilikleri kendilerinin keşf etmedikleri, sadece başka medeniyetlerden, özellikle de İslam medeniyetinden üstlenerek, bir cihetten –mesela matematik ve empirik araştırma alanlarında– inkişaf ettirirken başka bir cihetten de –mesela hukuk ve siyaset alanları ile hümanizm alanlarında– tahrif ve dejenere ederek, aslı ile irtibatından kopararak gayesinden saptırdıkları gerçeğidir.

Son olarak Görgün’ün Batı medeniyeti tanımlamasının zihnimdeki kayaları yerinden oynattığını söyleyebilirim:

Batı genetik olarak İslam medeniyeti ile aynı kültürel genlere sahiptir ve bu genlerin bir kısmı, zaman içerisinde, itidali yitirerek daha ön plana çıkmıştır. Bu durum kısaca şu şekilde ifade edilebilir: Bir insan düşünün, onun gözleri aşırı büyük, dili aşırı uzun, buna karşılık kulağı kullanılmaya kullanılmaya daha az hassas hale gelmiş ve bu insan dokunma duyusunu aklından daha fazla kullanmayı itiyad haline getirmiş olsun. Bu insanın, gözünü, dilini, kulağını ve diğer duyularını itidal içinde kullanan insan ile genetik bir farklılaşmasından bahsedilemez; burada sadece bazı –önemsiz sayılmayacak– aşırılıklar ortaya çıkmıştır; bu aşırılıkların aslı, itidal halindeki insandadır. İtidal halindeki insan, bu aşırılıklarla farklılaşmış ve bunu bir mahiyet farklılığı olarak takdim etmeye çalışan insanın her halini anlayıp, değerlendirerek, hem aşırılıkları hem de duruma göre eksiklikleri tespit ederek, onunla irtibat kurabilir. Bizim Batı medeniyeti olarak isimlendirdiğimiz hadise, itidalini yitirmiş İslam medeniyetinden başka bir şey gibi gözükmemektedir. Bunu görmek için Batı toplumlarının 16-19. yüzyıllar arasındaki tarihlerini, Osmanlı toplumu ile irtibatı içinde okumak gerekli ve yeterlidir.

Bediüzzaman’ın medeniyetin güzellikleriyle ilgili olarak söylediği “Kimse temellük etmez” sözü, Tahsin Görgün’ün çalışmalarıyla farklı bir anlam kazandı benim dünyamda. Anlaşılan o ki Batı’ya olan bakışımızda, hayranlık ya da düşmanlık gibi aşırı uçlardan azade mutedil bir anlama gayretine ihtiyacımız var.

Kaynakça:

Bediüzzaman Said Nursi, Lemaât.

Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar.

Tahsin Görgün, “Türkiye-Batı İlişkilerinin Ontolojik Derinliği”, Muhafazakar Düşünce, 13(49), Eylül-Aralık 2016, s. 235-256.

Tahsin Görgün, İslam-Batı İlişkileri Çerçevesinde Medeniyet Meselesi, İstanbul: Endülüs Yayınları, 2020.

Vahdettin Işık, “II. Meşrutiyet Dönemi Türk Düşüncesinde Doğu Ve Batı Algısı: İçtihad ve Sırat-i Müstakim Dergileri Örneği”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, İbn Haldun Üniversitesi, 2018.

Latest posts by Fatih Çınar (see all)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.