Dedemin beka duygusu

Dedemin beka duygusu

MİLET OKULUNUN kazandırdığı erdemi ziyadesi ile kazandıran odalar…

O odalarda konuşulup çözüme kavuşturulan, aklımızın alamadığı o kadar çok mevzu var ki sayısını bilemiyoruz. O zamanlar yazıcıların yokluğundan ve eli kalem tutan kişilerin ellerinde tırpan, çapa, nacak, ellik, meğel, kalıç olmasından mütevellit, müşkül meseleleri çözen bu şahısların elimize alıp okuyacağımız bir kitapları yok. Bir Eflatun çıkıp köy odamızda konuşulup anlatılanları ve anladıklarını yazsaydı hiç şüphesiz okumaktan boynumuz ağrırdı. O kurtarıcı fikre bürünmüş tecrübeler şimdi akıllarda, kalplerde, kulaklarda, dudaklarda uçuşuyor. O yaşanmış düsturların var olduğu kalpler, akıllar, dudaklar, kulakların nerede olduğunu ise kimse bilmiyor. Ancak her biri deniz feneri gibi fikre ihtiyacı olanların ihtiyaçları zamanında etraflarında aniden bir baba sesi, bir anne sesi olarak duyuluyor. O kallavi esaslar ihtiyaç sahiplerine yollarını buldurup pusula oluyorlar sonra ya akılda kalmaya devam ediyorlar ya da kayboluyorlar.

Aslında bir veçhi ile bütün dedeler Tolstoy’dur. Bir de onlarca Tolstoy’un gürül gürül yanan, griye boyanmış kocaman teneke soba etrafında bir araya geldiklerini düşünün. Bahsi geçen deniz feneri hükmündeki kelam-ı kibarlar, tecrübeler, sehl-i mümteniler, teşbihler, temsiller, tarizler dört bir yanımızı kaplıyor. Bir tarafta üslub-ı mücerretler bir tarafta üslub-ı müzeyyenler bir taraftan kelamın sahibine “Ne diyorsun kardeşim sen, söylediklerinden hiçbir mana çıkaramıyoruz” dedirten üslub-ı âliler. Küçük yaşlarda şiddetli belagate maruz kalıyorsunuz ne güzel.

Bu ihtiyarlar Sokrat gibi belki de daha ötesi… Bu dedelerin ne yazılı bir eserleri var ne de hatırlanan isimleri. Tek eserleri neslin devamının teminine vesile olmak değil elbette. Başlı başına bu vesilelik bile ne büyük bir eser, biraz mahcubiyet dolu. Bunun yanında büyük bir vazife o eşsiz eserler olan yavrucaklara, irfana dair yaşamaya dair her bildiklerini aktarabilmek kabiliyeti ne mühim bir istidat ne büyük bir sanat. Bu yerli filozofların isimleri de ekser itibarıyla büyük torunlarına verildiği ölçüde hayatta kalır o kadar.

Şöhretleri unutulmak olan bu insanlardan her şeyi yaşamayı yaşatmayı öğreniriz. Her şeyimiz zannettiğimiz şöhretlerden ise sadece üç-beş gizemli sözcük kalır elimizde çok da işimize yaramayan. Onlar da zaten bu anlamsız nedenle daha meşhur olur dedelerimizden.

İçinde yaşadığımız köyün gerçekliği var mı? Özgür irademiz var mı? Tanrı mı var yoksa bir ilah mı? Ölümden korkmadan yaşanabilir mi? Tereyağı nasıl yapılır? Ekmek olarak elimize gelinceye kadarki tohumun, başağın tüm serüveni nedir? Hangi otlar yenilir? Zarar verecek köpek nasıl kovulur? Öküz çift sürerken hangi sesten hoşlanır? Kerpiçten duvarlar nasıl yapılır? Dağın başında insanca nasıl yaşanır kavga etmeden? Büyüklerin yanında nelere dikkat edilir? Kimlerin başı okşanır? Kimlerin bahçesinden asla meyve yenmez? Boğuşan hayvanlar nasıl birbirinin tasallutundan kurtarılır? Yönler yıldızlarla nasıl bulunur? Ve dereyi görmeden neden paça sıvanmaz gibi tonlarca öğreti…

Öyle nasihatlerle dolu ki seleler, filozofların ellerinin yetişemediği, seslerinin ulaşamadığı, isimlerinin duyulmadığı ve kuramlarının bilinmediği bu killi topraklı yerleşim yerinde herkes filozoflardan fikren daha güçlü ve daha realist. Köy ihtiyarlarının bu fikirleri yaşanmış ve tatbiki mümkün olan fikirler. Öyle ayağı yere basmayan, sultanın şerbet koyduğu masalarda ne söyleyeyim ne söyleyeyim de beni alkışlasınlar diye nargile fokurdatarak düşünülen hayali sözlerden mürekkep cümleler değil bunlar. Uçurumdan kurtaran, yuvaları ayakta tutan, koca ülkenin tutkalı mesabesinde asırlarca yoğrularak önümüze gelmiş asıllar bunlar. Üzerine kitaplar yazılabilir iki-üç kelimecikler…

Bu dedelerin sözlerinin ve keşiflerinin yanında donup kalan sadece biz değiliz, modern eğitimin metotlarının da donduğunu görmekteyiz. Mesela aile huzuru için kalbe girilemediğinden fedakârlık, tahammül felsefesi yerine, şiddet anında kollarda alarm çalan kelepçelerin felsefesini yapıyoruz. Çaresiz asır! Aciz kalma zorunluluğun var çünkü onların yaşadığını yaşamadığın ve tespitlerini ilkel bulduğun müddetçe akademik çalışmalarının pek de ehemmiyeti kalmıyor yani kısaca tecrübesizsin. Bu ihtiyarların da akademik çalışmaları yok, o zaman kim kime muhtaç. Zannederim egzistansiyalizmin temsilcilerinin takipçilerinin boğulup kaldığı meselelerden suhuletle çıkan hakiki gerçekliği bulan bu insanlar sahici filozoflardır. Öğretim yöntemlerinin temelinin atıldığı sahneler bu filozofların yaşadıkları köy meydanları ve düşüncelerini paylaştıkları köy odalarıdır.

Öğretim metotlarından münazaranın hem tatbiki hem de terakkisi esnasında belki de metodun kendini bulduğu zamanda kulaklarımda kalan yıllanmış bir müzakere:

Bir tarafta ailede gurbet hayatı başladıktan sonra geniş ailenin bir araya gelmesi için ya bir düğün ya bir cenaze olması gerekir diyenler diğer bir tarafta da cenaze ve düğün mecburiyeti olmadan aileler bir araya gelebilirler ve gelmelidir diyenler.

Bu müşkül mevzuların tam gençlerin ailelerinden yavaş yavaş ayrıldıkları zamana denk gelmesi tesadüf değildi. Ciğerler yanıyordu, damlardan şöyle haykıranlar vardı: “Buranın tozu Ankara’nın kolonyasından iyidir”. Asırlarca geniş aileler şeklinde yaşayan insanlar gurbetin yoğunlaştığı bir döneme denk gelmişlerdi.

Tarlalar ve koyunlar tam ortadan bölünemeyince canlar yanıyordu. Bu kutsallar bölünmeye çalışıldıkça da canların yandığını gören ahali bir kederle dertlenmişlerdi. Paylaşılmaların zor olacağını fark edenler sevgilerini paylaşarak acıya katlanmaya razı olmuşlardı. Düşündüler, düşündüler… Şehir dışlarına hatta yurt dışlarına bin meşakkatle kendilerini atıverdiler. Arkadan el sallayanda acı, bohça sırtında gidende hüzün. Fakat sevgi paylaşıldığı halde azalmayan bir bütün… Sevgi zarar görmesin içindi tüm gurbetler.

Elde kalan ise hasret, gurbet ve özlem… Haliyle çocukluklarının geçtiği bu toprakları da özlemişler. Zaman olmuş gelmişler, hasret gidermişler. Zaman olmuş İstanbul’un sokaklarında “Ben niye buradayım” diyerek arşınlanan kaldırımlarda kil kokusu özlemine gömülüp gelememişler. Bir de geride kalan takvime bakmışlar ki ne görsünler çoğunlukla köylerine gelebildikleri zamanlar cenaze, düğün, doğumlar olmuş. Bu tartışmalar da bu yaşanmışlığın neticesinde başlayıvermişti. Bunun üzerine misaller, varsayımlar, hipotezler… Bir tartışmadır ki günlerce, haftalarca, aylarca süren.

Benim iştirak ettiğim o münazaralarda galip olan “İnsanlar ancak cenazede, düğünde bir araya gelebiliyorlar. Bu da olması gerekendir” fikriydi. Yine bu akımın müdafileri “Dünyanın seyri gittikçe hızlanıyor. Bu hıza ayak uydurmak çok zor. Bunu göz önünde bulundurarak düşünmeliyiz. Çocuklarımızla ancak bu şekilde yani bir düğün bir cenaze vesilesi ile bir araya gelebiliriz. Fazlası için onları zorlamamak gerekir. İlla bir arada olacağız diye onları fikri baskı altına almamalıyız” diye düşünüyorlardı. Bir sürü gerekçe ile daimi beraberlik çok zordu. Mesela beraberliğin sınırı yoktu ve bu sınırsızlığı kuşatmanın zor olduğu düşünülüyordu. Yanımızda annemiz olsa teyzemiz olamıyordu. Torun doğdu koşarak gidiyorsun, dede torununu görsün diye ancak yolda dedenin vefat haberi geliyordu. Nasıl yakalanacaktı hızla bizden ve bu dünyadan kaçan beraberlik. Bu akıma göre dünya fani olduğundan beraber olma lezzetinin burada tatmin edilmeye çalışılması boş bir çabaydı. Sık sık ve uzunca olsun diye istenilen beraberlikler bu şartlar altında ulaşılmayacak bir hedefti. Kısacası bu savunuculara göre duygusal davranmanın bir anlamı yoktu.

O zamanlar bizler de hem kartopu oynamaktan yorulmuş hem de gözü halen dışarıda olan çocuklarız. Kartopu oyunundan ara vermek zorunda kalınca müzakereyi zorunlu dinleyen talebeler gibiyiz. Niye zorunlu çünkü herkes için yanan gri soba bu müzakere odasında, köyün ortasında ısınmak isteyen buraya gelmek durumunda. Müzakere odası dediysem küçümsemeyin. Bu köy üniversitesinin en büyük amfisi ve amfinin kürsüsü haddini bilen herkese açık. Ne kalıcı tesirli bir tedrisatmış ki o dersler aklımızdan çıkmamış, söylenenler aklımızda kalmış. Hatta mevzunun hararetinden yaşımızın küçüklüğünden orada söyleme cesareti bulamamış olduğumuz bir fikir de bizde teşekkül etmiş.

Yukarıda bahsi geçen fikirlere iştirak edemiyordum. Peki bizde teşekkül eden fikir neydi?

“Her zaman geniş aile de olsa bir araya gelinmeli, bir arada olunabilmeli. Herkes programını bu beraberliklere göre tasarlamalı. Şartları zorlamalı. Evet, dünya fani fakat bu beraber olmaya mani olmamalı” fikrini benimsiyordum. Amfide bu fikri müdafaa edip söz söyleyenler azınlıktaydı. Kırk senelik hayatımın içinde düşünmeye başlayasıdan beri böyle düşündüm Bu fikri yıllarca takip etmişim. Ta ki dedem vefat edinceye kadar… Artık o galip olan fikir beni her cihetten kuşatmıştı. “Devamlı bir araya gelmek zor” fikrine ait kelamların sahibi kimlerdi bilemiyordum şimdi. Fakat aklımda, ruhumda, kalbimde kaldığı kadarı ile sosyal bilimlerin diplomalarına kök söktüren o meclisin lehte ya da aleyhte fikirleri ne kadar ufuk genişleticiymiş. Evet dünya hakikaten fani bunu biliyorduk ama yine de bir araya gelmeyi başarabileceğimizi düşünüyordum. Şimdi geldiğim nokta yok, yok nafileydi bu çırpınış. Bu daimi beraberlik arzusu bu dünyada tatmin olamazdı.

O zamanki seslerden kulağıma gelenler şimdi bir fikir inkılabı yaşayan bana daha müstakim geliyor. Demek insan değişebiliyormuş, hele de insanın gücü yetmeyince değişmek daha da hızlı oluyor. Annesiz ve babasız peygamberler, yavrularından ayrı yaşayan peygamberler, kardeşleri tarafından terk edilen peygamberler, amcası tarafından taşlanan peygamberler, elini uzattığı halde evladı tarafından eli tutulamayan peygamberler yalnız mı bırakılmıştı. Bir araya gelememenin ızdırabı içinde mi bırakılmışlardı. Asla ve kata! İmtihanın olduğunu da bileceksin. Üzerinde hâkimiyetini kuramadığın hadiselerin karşısında eğileceksin. Fantastik hayal kurarak kendini kandırmayacaksın. Hakikati bulamazsan seni hiçbir şey ikna etmeyecek emin ol.

Gaybaşina nazarlara teslim olmazsan canın sıkılır. Sıka sıka suyu çıktı ve bizde sıkılacak can da kalmadı artık. O zaman sadece övülmüş livanın altında buluşmayı temin edecek sebeplere sarılacağız. Oku, dua et ve bekle.

Düşündüğümde kaynağı köy odası çıkan bu ve buna benzer fikirlerimden sonra “İlim mi, tecrübe mi?” diye sorsalar şimdi hiç düşünmeden daha mühim olanı tecrübe diyorum.

Latest posts by Ömer Faruk Topçuoğlu (see all)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.