Depremin “Gör!” dediği

Depremin “Gör!” dediği

Çok muazzam bir musibet yaşadık. Bu zamanın insanları olarak görüp görebileceğimiz en büyük hâdiseydi belki de. Rabbimizin daha beterinden korumasını dileriz. Gazabıyla değil rahmetiyle muamele isteriz. Bunun için de muhakkak yaşananlardan ders almak gerekir. Kendi adıma hakkıyla ders alabildim mi bilmiyorum. Böyle bir iddiada bulunamam. Etkilendiğim muhakkak ama hakkıyla ders almak (hele inatçı bir nefs-i emmare sahibiyseniz) gerçekten kolay değil.

Bediüzzaman hazretleri “Meyve Risalesi” namlı On Birinci Şua’da, maddiyyunluk taunuyla çokların iman davasını kaybettiğini söyler. Bu olayda da maddi bir sebep (fay hattı) yüzünden maalesef çoklar ders alamadı. Maddi bakan gözler manevî mesajı göremedi. Şuursuz ve iradesiz bir sebeple olayı açıkladılar. Asıl şuurlu ve iradeli faili göremediler. Materyalizmin taşıyıcılığını yapan modern bilimin, ilkokuldan beri nasıl bazı zihinleri ele geçirdiğine bir kez daha hayretle şahit olduk.

Evet sebepleri inkâr etmiyoruz. Ancak onların irade sahibi ve tesir gücü olan varlıklar olduğunu kesinlikle kabul etmiyoruz. Sebepleri nazara vermek caizdir, ancak onlara tesir vermek caiz değildir. Kur’ân-ı Hakîm’in kâinatı ele alış biçimi de budur.

“On Dördüncü Söz’ün Zeyli” olan zelzele bahsinde verilen misal gibi; tetiğin çekildiğini görüyoruz, kabul ediyoruz, ancak tetiği çeken adama bakmadan maktulü öldürenin iradesiz bir tabanca olduğunu iddia etmiyoruz. Bu iddia hem büyük bir ahmaklık hem de zavallı maktulün hukukunu büsbütün zayi etmektir. Gene aynı bahiste yer alan harika muhakemeyle, bir sineğin kanadındaki nakışları bile tesadüfe havale etmeyen bir kudretin, koca zeminin deprenmesinden gafil olmayacağını aklen biliyoruz. (Detaylı izahlar için ilgili bahis tekrar mütalaa edilebilir.)

Yeterli olmasa da bu hâdiseden kendi adıma aldığım bazı dersleri maddeler hâlinde kaleme dökmeye çalıştım. Biliyorum ki yazması çok daha kolay, icabınca yaşaması ise bir hayli zor. O halde duamız şöyle olsun: Merhametli Rabbimiz müflis hâlimize acıyarak, bizleri hem yaşananlardan ders çıkaran hem de hakkıyla amele döken kullarından eylesin. Âmin.

***

1- Depremler bir oldu; maçlar iptal, diziler iptal, konserler iptal, randevular iptal, gereksiz sosyal medya paylaşımları iptal…

Peki bu süreçte namaz, niyaz, dua, hayır, hasenât ve benzeri şeyler iptal oldu mu? Tam tersine bunlar katlanarak devam ettiler.

İşte hayat böyledir. Zor zamanlarda, köşeye sıkıştığımız anlarda neyin gerçek ve asıl, neyin aldatmaca ve oyalamaca olduğu ifşa olur.

Artık “hayatın gerçekleri” deyince aklımıza ne gelmesi gerektiğini biliyoruz, değil mi?

2- Bunca yıl okul okuyoruz. Hayatımızın en cıvıltılı yıllarında tahta sırada dirsek çürütüyoruz. Pek çoğu ruhsuz olan dersler yüzünden tertemiz zihinlerimizi köreltiyoruz. Peki amaç? Meslek edinmek. Ondan amaç? Para kazanmak. İstisnaları ayırırsak, paradan öte bir hedefi olana pek rastlayamayız. Çünkü doğduğu andan itibaren çocuklara paranın önemi telkin ediliyor. Para da en başta ev ve araba gibi maddi ihtiyaçlar için isteniyor. İnsan diğer temel ihtiyaçlarını zaten bir şekilde temin eder.

Depremde apaçık gördük ki bütün dünyevî çalışmaların amacı olan ev, araba gibi mallarımız aslında bir dakikalık bir sarsıntıya bakıyor. O kadar ip üzerindeler. O kadar var-yok arasılar. Evet onlar şükredilmesi gereken özel birer nimet-i ilahiyeler. Fakat ebedî bir hayat için yaratılan insanın gaye-i hayali olmaya kesinlikle layık değiller.

Ölümü aşan bir hayat amacı edinmemiz gerektiğini artık biliyoruz, değil mi?

Kabrin arkası için çalışınız. Hakikî saadet ve lezzet ondadır. Mektubat

3- Deprem vesilesiyle gördük ki rutin zannettiğimiz hayat aslında heyecan vericiymiş. Monoton zannettiğimiz yaşam aslında çok şükredilesiymiş. Bakınız: Depremden önce hayat şartlarına dair binlerce şikâyette bulunan, depremden sonra eski hayat standartlarını mumla arıyor.

O halde: Eve girip çıkarken şükredelim, çocuğumuzu severken şükredelim, buzdolabını açtığımızda şükredelim… Misaller nimetler adedince çoğaltılabilir.

Artık dilimizin ucuyla değil kalbimizin içiyle şükretmemiz gerektiğini biliyoruz, değil mi?

4- “Hangi işi yaparken ölüm beni bulsun isterim?” Deprem sarsıntısı aklı başında her insanı ister istemez bu soruyla sarstı. Bir anda gerçekleşen on binlerce ölüm, herkese her an ölebileceğini hatırlattı.

Mesela yatsı namazı borcunu ödemeden yatan birisi için bu sorunun cevabı nedir? Ölümden sonra yaşayacağı derin ve ebedî pişmanlığı neyle teskin edebilir? Neyle kendini kandırıp da sonsuz hüsranı örtbas edebilir? Muhtemelen iptal-i his ile. Yoksa mümkün değil yaşayamaz.

İyisi mi bizi bu dünyada vicdan azabından, toprakta kabir azabından, ahirette de Cehennem azabından koruyacak işlerle meşguliyetimizi artıralım. Bilhassa namaz gibi kesin farzlarımızı hiç aksatmadan yapalım. Yoksa ani gelen bir ölümle her şey mahvolabilir. Ve bunun düşüncesi bile insanı daha bu dünyada yer bitirir.

Aldanmış bir hayatla bu kısa dünyadan geçip gitmek istemiyoruz, değil mi?

5- Anadolu halkı imanlıdır. Elhamdülillah öyledir. İstisnalar kaideyi bozmaz. Bu nedenle kuvvetle ümitvarız: Depremde ölenler şehit, kalanlar manevî makam sahibi oldu. Birkaç depremzedeyle konuşmamda, metanetlerine bizzat şahit oldum. Asıl imtihan musibeti yaşamayan ve hiç ders almadan hayatına devam edenlerindir. Allah cümlemize basîret ihsan eylesin.

6- 17 Ağustos zelzelesini yaşamış rahmetli Selim Gündüzalp abinin sözüydü: “3’ü 3 geçe salladı. 3’ü 4 geçe de bütün dünyayı yardımımıza yolladı.” Hakikaten öyle. Kalpleri musibetzedelere karşı şefkatle dolduran da O değil mi? Öyle olmasa sahadaki bunca insan, maddi-manevi bu kadar fedakarlığa nasıl katlanır?

Rabbimiz celâliyle sarstığı kullarını cemâliyle mükâfatlandırsın. Âmin.

***

Kendisi de hakiki bir musibetzede, aynı zamanda gerçek bir teselli verici olan Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin bir teselli ve duasıyla yazıyı noktalamış olayım:

Benim tarafımdan o musibetzedelere deyiniz ki: “Nass-ı hadîsle, böyle musibetlerde ehl-i imanın zayi olan malları tam sadaka hükmündedir. Hususan bu zamanda, yüz sadaka kadar o fâni malları, bâki ve daha çok ebedî mallara inkılab ederler. Onun için sabır içinde bir cihette şükretmek gerektir. İnşâallah dünyada dahi o keffaretü’z-zünub olan zayiatın yerine Erhamü’r-Râhimîn ihsan eder. Geçmiş olsun, başınız sağ olsun, faydasız merak etmeyiniz.” deyiniz.

Emirdağ Lâhikası 1

Abdülhamid Karagiyim
Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.