Dünyadaki işimiz nedir?

Dünyadaki işimiz nedir?

Varlık yaratılmamıştı ve Allah’tan başka hiçbir şey yoktu.” İşte “O sultan-ı zîşan dahi istedi ki bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin; ta nâsın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san’atının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin.” Bu sebeple mahlûkatı yaratıp kendini tanıttırmak ve cemal ve kemalini göstermek istemiştir. Bir hadis-i kutside de: “Ben gizli bir hazineydim bilinmek ve tanınmak istedim, mahlûkatı yarattım.” buyurmuştur.

Cenab-ı Hak seçkin bir varlık olarak insanı yarattı ve kendine muhatap hale getirdi. Kur’an-ı Kerim’de insanın yaratılış sebebi ve gayesini şöyle bildirmektedir: “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” Bizlere kalp, sır, ruh, akıl ve sair letaif duygular vererek kendine yönelik ibadetlerle meşgul olmamızı istiyor. Ayatten anlaşıldığı gibi insanın yaratılış gayesi Allah’a ibadet etmek ve hakiki kul olmaktan geçiyor. İbadet ise O’nun razı olacağı işleri yapmak ve O’nun rızasını kazanmaktır. Risale-i Nur’da ibadetin manasını şöyle ifade ediyor:

Dergah-ı ilahiyede abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp, kemal-i Rububiyetin ve kudret-i Semadaniyenin ve rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.

İnsanın yaratılış gayesi ve amacı, kendisine iman ile tanıması ve ibadet ile itaat etmesidir. Bu gayeye uygun davranan insan kendi yaratılış gayesini de bilir, yaratıcısını da tanır. Risale-i Nur’da bu gayeye uygun davranmamız gerektiğini şöyle bildiriyor:

Ey insan! Şu kâinattan maksad-ı âla tezahür-ü rububiyete karşı ubudiyet-i külliye-i insaniyedir ve insanın gaye-i aksası o ubudiyete ulum ve kemalat ile yetişmektir.

Cenab-ı Hakkın kâinat üzerinde sanat eserleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek istemesidir ki “Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca” insana yüklediği vazifeyle kâinat üzerindeki cemal ve kemalini gösteren Rabbine karşı hayret ve muhabbetle tefekkür edip kendini tanıttırmak ve bildirmek isteyen yaratıcısına karşı iman edip, kâinat üzerindeki isimlerinin tecellilerini tanımaktır. Hem mesela bir ressam maharetini kullanarak bir tablo çizer, tablodaki marifet ve maharetini kendi görmek ister. Ve kendi san’at eserini başkasının gözüyle görmesini arzu eder. İşte O Sultan-ı Zişan’da kendi san’at eserini kendi gözüyle görüp, yaratmış olduğu mahlukata da göstermek istemiş.

Kâinat’ta görülen bu harikulade san’atıyla rububiyet-i saltanatına karşı itaat edip tasdik etmektir. Cenab-ı Hak kâinatın her bir köşesini sanat eserleriyle süslemiştir. Elbette biz de bu san’at eserini gözetip, dellallık ederek vazifemizi icra etmeliyiz. Ve her bir mevcudat üzerinde yazılan bu isimleri keşfedip tefekkür etmeliyiz. Şu müşahede ettiğimiz âlem her haliyle bir başka güzellikte yaratıcının mükemmelliğini gösteriyor. Mesela Fatiha-i şerifte âlemlerin Rabbine hamd ederek, bitmez tükenmez hazinelerinin karşısında Rahmet-i İlahiyeye “Elhamdülillah” deyip ilan etmiş oluyoruz. Ve kâinat üzerindeki Esma-i Hüsna’sının tecellilerini gözeterek nefsimizde acizliğini hissederek sonsuz kudretine karşı “Allahu Ekber” deyip hayretle müşahede ediyoruz. Hem kendi kusurumuzu görerek kemal-i rububiyetine karşı “Sübhanallah” diyerek kulluk vazifemizi ifa etmiş oluyoruz.

İşte bizim yaratılışımızın gayesi ve bu âlemde bulunmamızın sebebi ve hikmeti bu gibi vazifelerle meşgul olmaktır ve bizi bu gibi maksatlarla bu âleme gönderen Allah’a hakiki manada muhatap olabilen bir kul olabilmektir…

Latest posts by Muhammed Aydın (see all)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.