Hatıralar bize ne söyler?

İnsanın en değerli şeylerinden birisi hatıralarıdır. Hatıralar “geçmeyen geçmişin şimdide durması”dır. İnsanı diğer hayat sahiplerinden ayıran şey hatıralarını, hikâyelerini kendinden sonraki nesillere aktarabilmesidir. Bu aktarım süreci neticesinde medeniyet ve uygarlıklar inşa edilmiş ve edilmeye devam etmektedir.

Hatıralar insanın kimliğidir. Geleceğe atılan adımlarda yol gösterici işaretlerdir. İşaretleri kaybetmek yolun karanlık içerisinde kalması ve zeminin kayganlaşması olacaktır. Mazide yaşananlar tahtadaki yazının silinip kaybolması gibi kaybedilecek şeyler değildir. Kaybedilmesi huzursuzluk, çatışma ve buhranı beraberinde getirecektir. İnsanın hatıraları ve mazisinden koparılması durumu onu anne-babasını bilmeyen kişinin durumuna düşürür. Kimlik siyasetinin çokça yapıldığı bir zamanda kimliksiz kalmak ve hayatın bir yerine konumlanmaya çalışmak ne kadar da zor olsa gerek…

Yıllar önce “Herkesin bir hatırası var” diye yazmıştım. İlk yazılarımdan birisiydi. Hatıra anlatmayı ve dinlemeyi seven birisi olarak önemli bir yazı denemesi olmuş ve tarihe bazı şeyleri not düşmüştüm. Son zamanlarda dinlediğim hatıralar vesilesiyle insanlarda fazlasıyla bir “huzursuzluk ve mutsuzluk” olduğunu müşahede ettim. Neydi bizi huzursuz eden? Neden mutlu değildik? Halbuki ne kadar sıkıntılı ve meşakkatli olsa da üzerinden zaman geçtikten sonra yaşananlar tatlı bir hatıra olarak kalırken çoğu zaman. Terakki ve ilerlemenin bahsedildiği, iletişim ve ulaşımın kolaylaştığı yerde insana ne oldu?

Tanpınar, “Her asrı tanımlayan anahtar kavramlar vardır” der. On dokuzuncu yüzyıl için bu “terakki ve medeniyet” olurken, yirminci yüzyıl için “buhran ve huzursuzluk” olduğundan bahseder. Daha derinlere inildiğinde aslında tek olarak “huzursuzluk” kalır ortada. Terakki ve medeniyet olarak tanımlanan asrın arkasından “huzursuzluk” gelmesi mucib-i dikkattir. Terakki ve medeniyet insanlığa huzuru, saadeti getirmediği gibi iki cihan harbini, terörü, anarşiyi, kan ve göz yaşını getirmiştir. Mazinin unutturulmaya çalışılması, hatıraların yok sayılması ve yeni dayatılan kimlikler, bu asrın insanının içindeki boşluğu dolduramadı. Huzursuzluk, mutsuzluk ve çaresizlik getirdi.

Yoksa ahirzaman insanının yanlış olarak terakki dediği şey sukut muydu?

Bediüzzaman terakki ve sukutu şöyle tanımlamıştır:

Evet, hakiki terakki ise insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hatta hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek her biri kendine layık hususi bir vazife-i ubudiyetle meşgul olmaktadır. Yoksa ehl-i dalaletin terakki zannettikleri hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini hatta en süflisini tatmak için bütün letaifini ve kalb ve aklını nefs-i emmareye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil sukuttur.

Bugün yaşadıklarımızı, bugün ile anlamaya çalışmak bizi yüzeyselleştirmekte ve bir kısır döngünün içine düşürmektedir. Zira bugün yaşananlar mazinin farklı şekillerde bugüne yansımasıdır. “Bugünü bilen insan, denizin sadece sathını görür. Denizin altında bir masallar alemi vardır. Tarih, insan kültürünün deniz altı alemidir. Şimdi İstanbul, Ankara ve Erzurum’da bulunuyorsunuz. Acaba babanız, babanızın babası… nereli idi?” Tarihe dönüp baktığımızda ne hatıralar ve hikayeler buluruz. Belki bulduklarımız kimliğini kaybederek huzursuz olan insana bir şeyler katar mı? Bir teselli olur mu?

Biz millet olarak yüz yıldır kimliğimiz, kişiliğimiz, şahsiyetimiz ve mazimizden koparıldık. Tarihimiz ile irtibatımız kesildi. Heyecan verici hatıralardan mahrum bırakıldık. “İnsanlar binlerce yıl aklın soyut kavramlarına göre değil heyecan verici efsanelere göre yaşamışlardır.” Rasyonel ilişkiler bizi tatmin etmedi. Aradığımız heyecanı ve hissiyatı bulamaz olduk. Ruhumuza, duygularımıza yabancılaştık.

Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle, “Biz hafızasını kaybetmiş bir milletiz. Şahsiyetimize yeniden kavuşmak istiyorsak, her şeyi bir bir hatırlamaya çalışmalıyız.” Ancak hatırlaya hatırlaya kendimizi gerçekleştirebiliriz. Bu nokta-i nazardan bize bizi hatırlatacak işaretlere ihtiyacımız olacak. Bu işaretlerden en önemlisi de vefa sahibi insanlardır. Tam bu satırları yazarken değerli bir kardeşimin gönderdiği mesaj güzel bir tevafuk oldu. Yıllar öncesini hatırlatarak kendimizi gerçekleştirme yolunda şimdiden yardımcı oldu bile…

Mehmet Kaplan

Mehmet Kaplan

Süleyman Demirel Üniversitesi / Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü - Din Sosyolojisi
Mehmet Kaplan

Latest posts by Mehmet Kaplan (see all)

2 üzerine düşünceler “Hatıralar bize ne söyler?

  1. Hayati Güler

    Sayın editörüm,
    2.cümlede geçen “geçmeyen geçmişin şimdi de durması” ifadesinde “de” nin bitişik olarak yazılması gerekiyor sanırsam

    1. Site YöneticisiSite Yöneticisi

      teşekkür ederiz hem dikkatiniz hem de zaman ayırıp bizi uyardığınız için…

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım