Hazırlanın, bela geliyor!

Hazırlanın, bela geliyor!

En son ne zaman terlediniz buram buram? Hatırlıyor musunuz? Hani dünya üstünüze üstünüze geliyordu. Canınızdan can, malınızdan mal gidiyordu? Hatırlıyor musunuz? Hani o gün yaşadığınız korkudan Allah’a yeminler etmiştiniz “İyi bir kul olacağım” diye. Yeter ki alsındı o dünya gibi yükü omuzlarınızdan.

“Hayat” ismiyle başımıza açılan imtihan an be an devam ediyor farkında mısınız?

Ve bazen bu imtihan daha da ısınıyor…

Şiddetleniyor…

Türlü çeşit imtihanlar ile hiçbir şeyin bizim olmadığını, her şeyin sahibinin bizzat kendisi olduğunu hatırlatıyor Yaratıcı. Ayrıca bunu ibadetlerdeki gibi tercihlerimize bırakmıyor. Onları elimizden hiç ummadığımız zamanlarda, ummadığımız şekillerde alıveriyor.

Hem de bunu sürpriz bir şekilde değil, bizzat baştan haber vererek yapıyor.

Mesela O (c.c.) kelam-ı kadiminde şöyle buyuruyor:

“Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Ehl-i kitaptan ve müşriklerden üzücü birçok söz işiteceksiniz.”[1] 

Bir başkasında da şöyle:

“Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz.”[2]

Cenab-ı Hak bu iki sözüyle adeta sınav sorularını açıklıyor. Hazırlık yapmak için mühlet tanıyor. Müspet, menfi ibadetler ile sahiplik davasını bırakmamız noktasında süre veriyor. Ve sonra bizleri zikrettiği imtihanlara bir bir tabi tutuyor.

Hepimiz çözüyoruz bu zor soruları.

İstisnasız hepimiz…

Ve sen…

Sen de çözüyorsun.

Şu ana kadar çözdüklerin bir yana, bundan sonra da çözeceksin emin ol.

Belki doğru, belki yanlış yapacaksın ama çözeceksin mutlaka.

Ne kadar mı? Kaç defa mı? Ne zamana kadar mı?

Her yıl bir ya da iki defa.

Hem de ölene kadar.

Haydi gel onu da O’ndan öğrenelim.

Bak ne diyor o yüce sözünde:

“Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belaya çarptırılıp imtihan ediliyorlar. Sonra ne tövbe ederler, ne de ibret alırlar.” [3]

Musibetlerin küçükleri bir yana her yıl bir veya iki defa büyük belalarla karşılaşacaksın.

Korku ve çeşitleriyle seni sınayacak Yaratıcı. Gerçekten O’na güveniyor musun diye. Hayatını idare edeni kendin olarak mı görüyorsun, yoksa hakkı “Hakk”a teslim ediyor musun diye. “Ne yaparım?” ya da  “Ne olacak?” dediğin onca olayı yaşayacaksın hayatında.  Kah depremle, kah ölümle, kah sevdiklerinle korku imtihanını muhakkak yaşayacaksın.

Yoklukla sınayacak seni Yaratıcı. Bakalım her durumda rızkı Benden mi isteyecek, yoksa hemen başkalarını mı arayacak diye. Ya karnını doyuracak ekmek, ya başını sokacak ev, ya da ekmeğini kazanacak iş bulamayacaksın bir zaman muhakkak. Ya borçlarla, ya taksitlerle, ama muhakkak yoklukla imtihan olacaksın.

Malın da elinde durmayacak bazen. Öyle zengin olduğuna falan güvenme sakın. Ya da makama, koltuğa. Hepsi bu dünyanın fani malları en nihayetinde. Ve bunlarla imtihan olunabileceğini bir an olsun aklından çıkarma. O mallar bir anda elinden alınabilir. Ya da bir iftira ile makamından olabilirsin. Ama şunu iyi bil, muhakkak birilerinden azaltılarak deneneceksin.

Kimileri arkandan, kimileri ise yüzüne konuşacak. Ama söylenenler seni üzecek bir gün.  Dinine veya kişiliğine karşı söylenenler kahredecek belki seni. Duygusal olarak da yoklayacak Yaratıcı emin ol.

Bazen de sorular “can”dan gelecek. Bir ölüm en sevdiğini yakasından tutup götürecek öte diyarlara. Bir gün dostunun canı alınacak ve senin canından zorla koparılacak. Veya canların azaltılacak. Hastalıklarla Allah canını sıkacak. Sana verdiği onulmaz bir ağrıyla yaşayacaksın belki. Daha da kötüsü, o sevmeye kıyamadığın yavrunun hastalığıyla, anneciğinin başucunda inim inim inlemesiyle canından can gidecek.

Bu imtihan, o sözünle tasdik ettiğin imanı, tepkilerinde arayacak, belalarla sorgulayacak.

“İman nedir?” diye sorulsa vereceğim cevaplardan bir tanesi de, sahiplik iddiasını bırakıp “hakiki sahibi tanımak” olurdu herhalde.  İlk başta herkes “ben” diyor. İstisnasız bütün insanlar kendisini sahip olarak görüyor başlangıçta. Sistem bu şekilde işliyor çünkü insanoğlunda. Benim elim, benim gözüm, benim kalbim ve hakeza. Her şeye karşı bir sahiplik duygusu besliyoruz. İmtihan dediğimiz şey de zaten bu “ben”i aşıp, O’na yönelmekle devam ediyor.

Başlangıçta “ben” diyen bütün benlikler ilahi davete icabet etme veya etmeme imtihanında ya ben olarak kalıyor ve her şeyi kendisine atfediyor. Bu tercihin neticesinde herkesi aynı kendi gibi kendisinin sahibi zannediyor.  Ya da her şeyi O’na verip, her şeyde O’nu görebilmek demek olan nihai hedefe doğru devam eden bir yolculukta ilerliyor.

İnsan, iman edip de sahiplik iddiasından vazgeçme kararı alsa da, bu kararın hayatın her yanına ulaşması bir zaman istiyor.  “Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu” hadisinde de ifade edildiği gibi kişi benliğini, dolayısıyla da Rabbini tanıma yolculuğunda ne kadar ilerlerse, bu sahiplik iddiasından da o ölçüde vazgeçiyor.

Köklü ve gerçek mutluluğun temel bir formülü vardır imanın içinde. Uygulanırsa; rahat eder insan, hafifler. Formül şudur:

“İman tevhidi > tevhid teslimi > teslim tevekkülü > tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder.”

İman; kişinin içinde, nefsinde her an filizlenmeye hazır “tanrılık” veya “malikiyet” iddiasından vazgeçmenin başlangıcını oluşturuyor sadece. Sürecin devamını ise takva ve amel-i salih gibi esaslar belirliyor. Kişi ibadetine ne denli dikkat eder, günahlardan ne denli kendisini çekerse sahiplik davasını bıraktığını ispat ediyor adeta. Cenab-ı Hak ibadet sorumluluğunu üzerimize bir de bu bağlamda yüklüyor.

Mesela namazla vaktimizden, nefsimizden fedakârlık istiyor. Oruç ile lezzetleri bir kenara bıraktırıyor. Zekât ile bize o çok tatlı malın sahibinin kim olduğunu hatırlatıyor. Yine faiz, harama bakma, zina gibi fiilleri yasaklıyor. Bunları terk eden insan da bu fiillerin gerçekleştirildiği uzuvlarından vazgeçmiş, onları Sahib-i Hakikisine sattığı iddiasını fiilen ispatlamış oluyor. İşte bu tarzda müspet ve menfi ibadetler, Sahib-i Hakikiyi tanıma ve tanıtma noktasında önemli vazifeleri deruhte ediyorlar.

-o-o-o-

Hepimizi deneyecek Rabbimiz. Farklı olaylarla, farklı durumlarla. Ama herkesi kendi gücü ölçüsünde, dayanabileceği kadar imtihan edecek. Çünkü O (c.c.) şöyle buyuruyor bir sözünde. “Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar.” [4]

Deneyecek ve sahiplikten ne kadar vazgeçtiğimizi bize gösterecek. Yanlış yaptığımız yerleri bu zor sorularla hatırlatacak. Hâlâ sahibi olduğumuzu zannettiğimiz şeyleri gözümüze sokacak. Ahirete daha iyi hazırlanmamız için bize gösterecek. Olur ya ibret alırız diye, “benim” demekten vazgeçer ve belki tevbe ederiz diye gösterecek.

Sözün kısası, başımıza belalar sevk ederek bizi deneyen Rabbimiz bundan sonra da musibet göndereceğini haber veriyor. Öyleyse, onlara karşı hazırlıklı olmamız, bunun için de yine onun emirleriyle sahiplik iddiasından vazgeçmemiz gerekiyor.  Musibet başımıza geldiğinde verdiğimiz tepkilere bakarak, sahiplik imtihanının neresinde olduğumuzu fark etmemiz, ya tevbe edip bu iddiadan vazgeçmemiz ya da ibret alıp kulluk bilincimizi güçlendirmemiz, Rabbimiz tarafından isteniyor.

Kendimize, nefsimize, sahip olduklarımıza karşı bakış açımız belalardan sonra bile değişmiyorsa eğer, ölüm gelmeden, sınav bitmeden önce, düşünmeli, çok düşünmeli…


[1] Âl-i İmran 3/186.

[2] Bakara 2/155.

[3] Tevbe 126.

[4] Bakara 2/286.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.