Hürriyetimize sahip çıkmak

İnsanı diğer yaratılmışlardan ayıran en temel farklardan bir tanesi hürriyete sahip olması ile yaptıklarından ve tercihlerinden sorumlu olmasıdır. Ancak tarihi süreç içinde güçlüler ve zekiler insanların hürriyetlerini ellerinden almışlar tahakküm ve istibdat ortaya çıkmıştır. Burada insanların kendi hürriyetlerinden vazgeçmelerini de nazara almak lazım. Yoksa sadece güç ve zeki olanların bir oyunu değil bu oyunlara ve aldatmalara kitlelerin sessiz kalmasıyla ilgili bir durum da söz konusudur. Bediüzzaman, “Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder” diyerek bu hakikate dikkat çeker.

1876 yılında I. Meşrutiyet ilan edilir, kısa bir zaman sonra başlayan 93 Harbi bahane edilerek meclis padişah tarafından kapatılır. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanına kadar padişahlık idaresi devam eder. II. Meşrutiyet ile beraber tekrar “Anayasal Monarşi”ye geçilir. Kısa bir zaman sonrada 31 Mart vakası ile padişah hal edilir ve İttihatçılar işbaşına fiili olarak geçerler.

Bediüzzaman, II. Meşrutiyetin ilanı ile birlikte öncesinde olduğu gibi bir takım faaliyetlerde bulunmaya devam eder. Meşrutiyeti şeriat namına alkışlar. Hürriyetin ve şuranın önemine dikkat çeker. Ulemaya, askerlere, hamallara nasihatlerde bulunur. Yaptığı hizmetlerin detayları Divan-ı Harbi Örfi müdafaasında ayrıntıları ile anlatılmaktadır. Bunlardan birisine bakalım.

Geçen sene bidayet-i Hürriyette elli altmış telgraf umum şark aşiretlerine Sadaret vasıtasıyla çektim. Meali şu idi:  “Meşrutiyet ve kanun-u esasi işittiğiniz mesele ise, hakiki adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir; hüsn-i telakki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira dünyevi saadetimiz Meşrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardideyiz.” tenbih ettim, gafil bırakmadım. Ta yeni bir istibdat onların gafletinden istifade etmesin. Neme lazım demediğimden cinayet işledim ki bu mahkemeye girdim.

Bu bölüme dikkat ettiğimiz zaman, evvela şark aşiretlerine telgraf çekilerek meşrutiyet anlatılmaktadır. Daha sonra dünyevi saadetin anahtarı olacağı için güzel karşılanması ve ona mesafeli olunmaması nasihat edilmektedir. Bu bilgilendirme ve nasihatın yapılma sebebi ise şark aşiretlerini gafil bırakmamak olduğu ifade edilmektedir. Zira gafil olunursa bu gafletten yeni bir istibdat istifade edecektir. Burası gayet manidar ve dikkat çekicidir. Meşrutiyet devri başlıyor, gidilecek süreç Cumhuriyet ancak idare olunan halk gaflette kalır ise istibdadın yine galip geleceği nazarlara sunulmaktadır. Tarihi süreç bunu bize göstermektedir ki nev-i beşerin kurnazları, zekileri kitleleri çeşitli oyun ve aldatmalar ile tahakküm ve hükümleri altına almışlardır. Nitekim Bediüzzaman, üç devri anlatırken “zayıf istibdat, şiddetli istibdat ve mutlak istibdat” şeklinde kavramsallaştırmaktadır. Bedeller ödüyorsunuz, gayret sarf ediyorsunuz, hürriyetinizi ele alıyorsunuz, bir müddet fakat bir süre sonra bakıyorsunuz başka bir isimle başka bir istibdat ile karşı karşıya kalmışsınız.

Yüzyılın başında yazan Max Weber, modern sanayi toplumunun temel özelliklerini belirlemeye ve Batı kapitalizminin temel ruhu ve dinamiğini kavramaya çalışır. Bu yüzden, Max Weber’in bir “ideal tip” olarak klasikleşmiş bürokrasi analizi gelişmiş sanayi toplumlarının karakterini ve sosyolojik araştırmanın doğası konusundaki üç temel görüşün somut bit uygulamasıdır. Kapitalist –ve komünist- sanayi toplumların temel özelliği rasyonelleşme eğilimi yani mantıklı, rasyonel ve hesaplı düşünce, eylem ve planlama biçimlerinin gelişimi. Bürokratikleşme sanayileşmiş güce, örgütlü bir topluma doğru bu genel gelişme eğiliminin klasik bir örneğidir.

Sanayi toplumunun zihniyet yapısı ve karakteristiği rasyonelleşme ve örgütlü bir toplum tipine işaret etmektedir. Düşünce biçimimiz ve yaşantımız belirli kural ve ölçülerle sınırlandırılmış durumdadır. Bürokratik yapılar devletin zirvesinden en küçük gruplara kadar sirayet etmiş hatta cemaat yapılarına kadar girmiştir. Böyle bir devirdeki durum şöyle özetlenebilmektedir;

Biz organizasyonlar içinde doğmakta, organizasyonlar içinde eğitilmekte ve çoğumuz hayatımızın büyük bir kısmını organizasyonlar için çalışarak geçirmekteyiz. Boş zamanlarımızın çoğunu organizasyonlara ödeme yaparak, onlar içinde oynayarak ve dua ederek geçirmekteyiz. Çoğumuz bir organizasyon içinde ölmektedir ve gömülme zamanı geldiğinde bütün bu organizasyonların en büyüğünün –devletin- resmi iznini almak zorundayız.

Bürokrasi kavramının zayıf yönlerinin farkında olmakla beraber Weber, yine de bürokrasiyi olumlu bir biçimde tasvir etmiştir. Halbuki çoğu insan bürokratik süreçlerden rahatsızdır. Bürokrasi insanların inisiyatif almasına, yenilikler yapmasına fırsat vermeyen bir yapı teşkil etmiştir. Değişime karşı direnç ve durumu muhafazayı ortaya çıkarmış, fertlerin özgünlüğü ve üretkenliğini sınırlandırmıştır. Bürokratik yapılar şeffaflığı ve açıklığı da engelleyen bir yapıdır. Sır ve gizlilik önemli bir yer tutar.

Bürokrasi içerisinde bulunulan dönemde daha iyisi inşa edilene kadar siyasi otorite ve idare için belki gerekli olabilir. Ancak geniş daireden daha dar daireye, küçük gruplara ve cemaatlere inildiği zaman uygulamalarda sıkıntılar meydana getirmektedir. Maddi sistemlerin kavramsallaştırma ve uygulamaları manevi sistemler ile doku uyuşmazlığı yaşamaktadır. Manevi sistemlerde bürokratik süreçler yapılacak hizmeti geciktirebilmekte, katı kuralcılığı beraberinde getirip ihlası ve niyet-i haliseyi geri plana düşürebilmektedir. Bir seçkin grubun istibdat ve tahakkümüne zemin hazırlamaktadır. Sistem orada durduğu müddetçe kim gidip kim gelirse gelsin uygulama değişmeyecektir. Her defasında bir istibdattan kurtulup yeni bir istibdadın baskısı altında kalınacaktır.

Bediüzzaman hazretlerinin kendi hizmet tarzında şeffaflığı birinci plana aldığını görmekteyiz. Şeffaflığın olmadığı, sırların ve gizliliğin olduğu her yer toplum mühendisliğine açık alanlar, olumlu ve olumsuz yönlendirmeye müsait alanlardır. Bediüzzaman böyle bir durumu fırsat vermemiş, siyasi istibdatın en koyu olduğu bir zamanda hizmetlerini devam ettirmiş, herhangi bir ceza ile karşılaşmadan keyfi ve garazkarane muamelelere maruz kalmıştır. Talebelerine dikkatli olmayı tavsiye ederken bile “sır vermeyiniz, zaten sırrımız yok” ifadelerini kullanmıştır.

Ehl-i dünyanın, “Hem nasıl bileceğiz ki, sen kurnazlık yapmıyorsun?” ithamına, “Divan-ı Harpteki müdafaatım katî gösterir ki, değil kurnazlık, belki ednâ bir hileye tenezzül etmez bir tarzda hayat geçirmişim” diyerek hayatının nasıl bir düşünce sistemi üzerine bina ettiğini hayatını şahit göstererek cevaplamaktadır. Herhangi bir kurnazlık ve edna bir hileye bile tenezzül etmeyen bir kahraman karşımıza çıkıyor. Yine “En büyük hileyi hilesizlikte bulan pervasız, alakasız bir insanın değil sekiz sene, sekiz gün bir fikri gizli kalmaz” ifadeleri durumu özetlemektedir.

Sonuç olarak Bediüzzaman’ın davasını ve mesleğini devam ettirme iddiasında olanların en belirgin özelliği şeffaflık ve hilesizlik olmalıdır. Ta ki bu meslek kötü niyetliler tarafından suistimal edilmesin ve hakkı ile yapılması gerekenleri yapabilsin. Sanayi toplumunun belirgin özelliği olan bürokrasinin “demir kafesinden” çıkıp Hz. Ali’den (RA) Bediüzzaman’a tevarüs eden pervasız, zahidane, kahramanane, müstağniyane ve takiyyesiz mesleğin devamı sağlanabilsin. Yoksa her defasında yeni bir istibdat, kitleleri ve cemaatleri esir alacaktır. O zaman gelin sırlarımızı azaltalım, gizli konuşmalara ve gıybetlere bir son verelim ve şeffaf olalım.

Mehmet Kaplan

Mehmet Kaplan

Süleyman Demirel Üniversitesi / Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü - Din Sosyolojisi
Mehmet Kaplan

Latest posts by Mehmet Kaplan (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım