İman hakikatini zirvede tutabilmek

İman hakikatini zirvede tutabilmek

  • İNSANLAR İMTİHANDAN geçirilmeden sadece “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Ankebut 29/2
  • İmanınızı “Lâ ilâhe illallah” ile yenileyiniz. Hadis-i Şerif, Müsned
  • İman bir hüsn-i münezzeh ve mücerreddir. Mesnevi-i Nûriye
  • İman, Sa’d-ı Taftazanî’nin tefsirine göre “Cenâb-ı Hakkın istediği kulunun kalbine, cüz-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur” denilmiştir. Öyleyse iman Şems-i Ezelîden vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuâdır ki vicdanın iç yüzünü tamamıyla ışıklandırır. İşârât’ül İ’caz

(0) Bir girizgâh ve ifade-i meram

Evet inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.

Açıkça söylemek gerekir ki çoğu Müslüman nasıl bir imanla mükellef olduğunun, çoğu inançsız ise nasıl bir imandan mahrum olduğunun tam olarak şuurunda değil. Hakiki iman sahibi olabilmek, Müslüman bir ailede dünyaya gelmek veya çoğunluğu Müslüman bir toplumda büyümekle hallolmayan, çok daha öte bir olaydır.

Şu kısa dünya hayatında dahi imkânları ortalamanın biraz üzerinde olan bir işe girebilmek adına ne terler akıtılıyor ve bundan hiç gocunulmuyor. Askeri ücretle çalışan bir arkadaşım, geçtiğimiz sene maaşını iki katına çıkarabilmek için bir iş başvurusunda bulundu. Kaç mülakatta işkence çekti, kaç sınavda ter döktü bir Allah bilir. Fakat neticenin cazibesinden dolayı halinden şikâyetçi görünmüyordu.

O halde ebedî saadete mazhariyet, bütün sâlihlerle sonsuza kadar beraberlik ve rü’yetullah ziyafeti gibi muazzam nimetlerin ön şartı olan imanın cidden emek isteyen bir mevhibe olduğunu teslim etmek gerekir. “Cennet ucuz değil” cümlesi de işaret ediyor ki ona girişin ön şartı olan iman o kadar kolay bir iş değil. Ciddi ve titiz bir emek istiyor.

Bu yüzden gerek Müslüman gerek ateist kesimce idrâkine hakkıyla varılamayan, basit bir inanç ve tercih meselesinden ibaretmiş zannedilen “iman hakikati” üzerinde gerçekten kafa yormaya, kalbî dertlenmeye, bireysel ve kolektif çalışmalar yapmaya ihtiyacımız var. Zira büyük nimetler ancak büyük dualarda bulunanlara verilir.

(1) İman nedir, ne değildir?

Bütün ilimlerin ve marifetlerin ve kemâlât-ı insâniyenin en büyüğü imandır ve iman-ı tahkikiden gelen tafsilli ve bürhanlı mârifet-i kudsiyedir.

İman ne sıradan bir kuru bilgi ne de klasik bir teknik ilimdir. İman öyle bir şeydir ki kalbine girdiği insanın bütün aksiyomlarını, düşüncelerini, hislerini, davranışlarını baştan aşağı değiştirmeyi gaye edinir. Yüzü O’na bakmayan her şeyin “Helak olup gidecekler” sınıfında yer aldığını gösterir. Bu yüzden hiçbir eşyaya müstakil bir değer atfettirmez.

Bu dünyada va’z edilen sebeplere başvururken dahi bunun ubûdiyet şuuruyla yapılmasını ister. Bu sebeplerin de nihayetinde cansız, şuursuz, hedefsiz bazı vesileler olduğunu gösterir. O sebepleri dilediği an sukut ettirebilecek “her an irade edici” bir Rabbin olduğunu hatırlatır. Bu yüzden mu’cizeleri kabul etmeyi çok rahat hale getirir. Zaten o ölü ve basit maddelerin bu hayattâr ve harika varlıkları yapamayacağını bildiği için sadece mu’cizeler değil her an her şey “olağanüstü”dür o iman sahibi için. Onun için “bütün mu’cizeler tabii ve bütün tabiat mu’cizevîdir.”

İman ne sıradan bir kuru bilgi ne de klasik bir teknik ilimdir. O, insanı yeni baştan inşa ve ihya eden bir üst hakikattir. İmanın bu hâsiyetindendir ki zerre kadar imanı olan, ebedî saadet gibi azim bir mükâfatla şereflenecektir. İman olmaksızın hiçbir bilgi veya ilim, o saadete girmek için kabul edilmeyecektir!

(2) İmanın Esmâ-i Hüsna ile ilişkisi; getirdikleri ve götürdükleri

İmanın o derece kesretli hakikatleri var ki bin bir esmâ-i İlâhiye ve sâir erkân-ı imaniyenin kâinat hakikatleriyle alakadar çok hakikatleri var…

İman, girdiği kalbi ulvî duygularla donatan ve süflî hislerden temizleyen nuranî bir iksirdir.

Hakiki imanın girdiği bir kalbe, derecesi nisbetinde;

Adl isminin gereği olan adalet de girer. Artık o insanın zulüm denilen şer ile arasına büyük bir mesafe girmiştir.

Rahîm isminin gereği olan merhamet de girer. Artık o insandan acımasız fiiller ve sözler kolay kolay sudûr etmez.

Hakîm isminin gereği olan hikmet de girer. Artık o insanın boş, gereksiz, malayani bir hayat tarzıyla vakit öldürmesi beklenemez.

Munazzım isminin gereği olan düzen de girer. Artık o insan hayatın her alanında bir düzen ve tertip ile iş görmeye çalışır.

Azîz isminin gereği olan izzet de girer. Artık o insan mahlûkatın en a’zamı karşısında dahi rezil-zelil hallere düşmeyecek bir vakara kavuşur.

Cemîl isminin gereği olan güzellik de girer. Artık o insan cilve-i cemâle ayna olabilmek için her bir duygu, amel ve görünümünü güzelleştirme derdine düşmüştür.

Karîb isminin gereği olan yakınlık da girer. Artık o insan Rabbine duyduğu yakınlık sayesinde yalnızlıktan kurtulmuş, huzura kavuşmuştur.

Halîm isminin gereği olan yumuşaklık da girer. Artık o insan şahsına yapılan en büyük hakaretlere bile tebessüm ederek yumuşak bir üslupla ancak izzetli bir şekilde karşılık verebilecek bir genişlik ve derinliğe ulaşmıştır.

Basîr isminin gereği olan hâyâ da girer. Artık o insan her an görüldüğünün şuuruyla, yalnız başınayken dahi iffetini muhafazaya çalışır.

Semi’ isminin gereği olan hassasiyet de girer. Artık o insan ağzından her çıkanı işiten bir Zât olduğunun farkına vardığından boş konuşmamaya, gıybet etmemeye özen gösterir.

Kuddüs isminin gereği olan nezafet de girer. Artık o insan kalbini mâsivadan, amellerini riyadan, üst-başını da necasetten temiz tutmak için titiz davranır.

Cevâd isminin gereği olan cömertlik de girer. Artık o insan vermedeki lezzeti idrak ettiğinden isteseniz de onu eli sıkı, cimri, paylaşmayan birine dönüştüremezsiniz.

Misalleri esmâların çeşitliliği ve derinliği adedince çoğaltmak mümkün…

Demek Sâni’ine intisaptan ibaret olan iman insandaki bütün âsâr-ı san’atı izhar eder.

Bu hakikatler temelsiz bir iddiadan ibaret de değil. Bütün tarih ve siyer ilminin şehadetiyle bu soyut hakikatleri hayatıyla ete-kemiğe büründürmüş Hz. Peygamber (asm) gibi müşahhas bir misalimiz de var. Elhamdülillah.

İşte bu derin ve ince sırdan dolayıdır ki çorak kalplere iman tohumu ekmekle vazifeli olanlar, içtimaî ve siyasî problemlere yüzeysel olarak kafa yormakla vakit kaybetmezler. Zira dış dünyada, insanlar âleminde görülen bütün temel sıkıntıların iç dünyada, kalplerdeki imanın za’fiyetinden kaynaklandığının şuuru içerisindedirler. Başka deyişle bataklıktan türeyen sinekleri öldürmekle değil doğrudan bataklığı kurutmaya çalışmakla kendilerini muvazzaf bilirler. Kaldı ki bu yol çok daha hikmetli ve selâmetli olan, sünnetullâha ve sünnet-i resûle muvafık düşen yoldur.

(3) İmanın dinamizmi ve muhafazası

İnsanın hem şahsı hem âlemi her zaman teceddüt ettikleri için her zaman tecdid-i imana muhtaçtır.

İman “ettim-bitti” denilecek bir inanç türü kesinlikle değildir. İnsanın bu imtihan dünyasındaki en kıymetli mevhibesi olduğundan birçok kurnaz hırsız onu çalmaya çabalamakla meşguldür. Dış dünyadan saldıran inançsızlık ve günah seli, iç dünyadan hücum eden şüphe ve vesveseler mütemadiyen kalpteki imanı rencide etmeye çalışmaktadır.

İşte bu yüzden her sabah güneşin yeniden doğması gibi her gün yeniden iman tazelemeye ihtiyaç mutlak ve muhakkaktır. Namazlar bunun içindir. Tesbihât bunun içindir. Sohbetler bunun içindir. Okumalar bunun içindir. Bu iman tazeleme eğitimini gereksiz görmek, o şahsın inancının bayatlıyor olduğunun göstergesidir. Bunun için insana yeni bir silkiniş ve uyanış gerekir ki bunun adı istiğfardır. Allah, merhametinin bolluğundan herkes için bir necat kapısını her an açık tutmaktadır.

(4) Geleneksel ve yüzeysel bir kabul yeterli mi?

İman yalnız icmalî ve taklidî bir tasdike münhasır değil…

Cenab-ı Hak kullarından ezbere bir itaat değil tahkikî bir bağlanma ister. “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden sadece “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?” mealindeki ayet-i kerîme bu gerçeğe sarahaten işaret eder. Dolayısıyla iman yüzeysel bir romantik temenni değil hakikatini anlayarak ve onaylayarak Allah’a intisap etmektir.

Çürük itikadların ve dünyevî hayat tarzlarının dört koldan saldırdığı günümüzde taklidî imanın ayakta kalması oldukça müşkülleşmiş ve tahkikî iman zaruret sırasına geçmiştir ki Risale-i Nur’un belki de en temel varoluş amacı budur. Bu yüzden Risale-i Nur talebeliği bir açıdan “iman teorisyenliği” olarak anlaşılabilir.

Yani onun temel gündemi münhasıran imandır. En üst hakikat olarak onu görür. İman hakikatini rastgele bir yüzeysellikle değil bir ciddi bir sistematikle ele alır. Esmâ tecellilerini kâinat kitabında okuyarak imanını sürekli tahkik eder ve hâkeza… Gündelik hayatın gereksiz işleri, tarafgirâne siyasetin boğucu atmosferi veya neye yaradığı anlaşılmayan fikrî tartışmalar o talebenin akıl ve kalp dünyasını (arada meşgul etse bile) ele geçirememelidir. Zira daha ulvî meselelerle meşgul olması gereken bir aklın süflî meselelere fazla batıp çıkması, o akıldaki üstün melekeleri ve o kalpteki hassas duyguları ister istemez köreltecektir. Bu da onun için ciddi bir sınanma alanıdır.

İman hakikatinin önemini anlayanlardan ve mucibince yaşayanlardan olmak duasıyla…

Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok… Çünkü sabıkan ispat edildiği gibi siyaset-i dünya ile hiç alakadar değilim. Yalnız bütün vaktimi ve hayatımı hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye hasr ve vakfetmişim.

Şualar

Abdülhamid Karagiyim
Share

5 thoughts on “İman hakikatini zirvede tutabilmek

  1. Birkaç noktada müşküllerim var Abdülhamit abi :
    1- « Adl isminin gereği olan adalet de girer. Artık o insanın zulüm denilen şer ile arasına büyük bir mesafe girmiştir ». Teorik olarak bu cümleye itiraz edilemez kanaatindeyim. Fakat işin pratik yönüyle ilgili olarak şunu söylüyorsun sonra : « çorak kalplere iman tohumu ekmekle vazifeli olanlar, içtimaî ve siyasî problemlere yüzeysel olarak kafa yormakla vakit kaybetmezler ». Burda şöyle bir problem ortaya çıkıyor : içtimaî ve siyasî problemlerden gereğince haberdar olmayanlar Adl isminin gereği olan adaleti nasıl ayakta tutacaklar ? Bazı Nur talebelerinin son dönemlerdeki durumlarını çok somut bir örnek olarak ele alalım. Içtimaî ve siyasî meselelere kafa yormadıkları zaman bir takım siyasi partilerin yılmaz savunucusu olmuyorlar mı ? Lisan-ı kalleri siyasetten istiaze ederken, lisan-ı halleri siyasetin menfi propagandası altında olduklarını açık bir şekilde gösteriyor. Bir denge gerekiyor sanırım.

    2- « Zira dış dünyada, insanlar âleminde görülen bütün temel sıkıntıların iç dünyada, kalplerdeki imanın za’fiyetinden kaynaklandığının şuuru içerisindedirler. Başka deyişle bataklıktan türeyen sinekleri öldürmekle değil doğrudan bataklığı kurutmaya çalışmakla kendilerini muvazzaf bilirler ». Içtimaî ve siyasî meselelerdeki ifratların/yanlışların sebebinin iman zaafiyeti olduğu konusunda da şahsen şüphelerim var. Belki bazen bunu da içermekle beraber, meselenin başka önemli boyutları olduğunu da düşünüyorum. Imanı çok sağlam olan kimi nur talebelerinin sosyal meseleleri değerlendirmeleri adaletten çok uzak bir şekilde olabiliyor. Imanî meselelerde derin olan abilerin sosyal meselelere adaletsiz bakmaları büyük bir çelişki doğuruyor.

    3- « Risale-i Nur talebeliği bir açıdan “iman teorisyenliği” olarak anlaşılabilir ». Yukarıda ifade etmeye çalıştığım düşüncelere istinaden, bu teorisyenliğe ‘’pratisyenliği’’ de eklememiz gerekir kanaatindeyim. Soyut olan iman teorisyenliğinin pratikte somut bir uygulaması da olması gerekmiyor mu ? Yine Adl ismi üzerinden gidecek olursak : « Artık o insanın zulüm denilen şer ile arasına büyük bir mesafe girmiştir » diyorsun. Bu bahsettiğin ‘’mesafe’’ ne türden bir mesafe, neleri içeriyor mesela. Imanları tahkiki ama sosyal/politik meselelerde taklidi olanlar zulüm içerisinde olabiliyor.

    4- « Daha ulvî meselelerle meşgul olması gereken bir aklın süflî meselelere fazla batıp çıkması, o akıldaki üstün melekeleri ve o kalpteki hassas duyguları ister istemez köreltecektir. Bu da onun için ciddi bir sınanma alanıdır. »

    « Gündelik hayatın gereksiz işleri, tarafgirâne siyasetin boğucu atmosferi veya neye yaradığı anlaşılmayan fikrî tartışmalar o talebenin akıl ve kalp dünyasını (arada meşgul etse bile) ele geçirememelidir»

    Bu 2 paragrafından ‘’olan bitenden fazla haberdar olmamak gerekiyor’’ gibi bir mana anlıyorum, yanlışsa düzeltirsin inşallah. Fakat esas mesele, olanı biteni imani bir perspektifle değerlendirmektir, dolayısıyla haberdar olmaktır. Zulümlerden haberdar olmayanlar ism-i Adl’e ne ölçüde mazhar olabilir ki ? Bir örnek : Kırşehir’in ilçe yapılması Üstadı rahatsız etmiş ve gerekli ikazı Demokratlara yapmış. Şimdi Üstad ‘’içtimaî ve siyasî problemlere yüzeysel olarak kafa yormakla’’ veya ulvi meseleler varken süfli meselelerle vakit kaybetti diyebilir miyiz ? Bugün Nur talebeleri olarak Kırşehirin ilçe yapılmasına itiraz eden Üstad’ı ne derece örnek alıyoruz ? Bugün de benzer olaylar karşısında, itirazlar dile getiriliyor mu ?

    5- Binaenaleyh, mesele sanki ‘’iman hakikatini zirvede tutabilmek’’ değil de, onu temele oturtabilmekte. ‘’Zirvede’’ tutulduğunda, bir nevi soyut, aşkın, yerle irtibatı zayıf gibi anlamlar çağrıştırıyor benim dünyamda. https://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=201. Bu yazının özellikle son kısmı (Siyaset, imanı yaşamanın dışında değildir) kritik öneme sahip bu düşünceler bağlamında.

  2. “İman hakikatini temele oturtabilmek” tabirin güzel. Öyle de denebilir bir açıdan evet.

    Hakikat bir bütündür. Siyasetin de bu bütün içerisinde önemli bir yeri var. Siyaseti bütün tazammunlarıyla kötülüyor değilim elbette.

    Benim hedefim gündelik, tarafgirane siyaset. Maalesef içtimai alana el atalım derken esiri oluveriyoruz bazen. Temel ilkelere dikkat edilecekse neden olmasın.

    Meramımı daha iyi anlamak için Emirdağ Lahikası’nda yer alan boğazlar meselesi hakkında boşboğazlıkla ilgili mektup dikkatle okunabilir Fatihcim. Üstadın hakkaten bizden çok farklı bir anlam dünyası var. Lahikaların, bilhassa o mektubun anlam dünyasına girebilirsek dediklerimin daha net anlaşılacağını düşünüyorum.

    Bu konuda Mustafa abinin de fikirlerini merak ediyorum…

  3. Fatih kardeşin yorumunun son kısmında alıntıladığı Metin abinin yazısının son bölümü genel anlamda Üstadın ölçüleriyle bir müslümanın sosyal hadiselere yaklaşımına dair çok güzel bir çerçeve çiziyor; her meselenin kendi makamında bir değeri var, en büyük dairede en küçük vazifeler, en küçük dairede en önemli meseleler söz konusu… fakat nihayetinde herkese bütün dairelerde sorumlulukları nispetinde vazifeler düşmektedir. ifrat ve tefrit mertebeleri bu ayrımı yapamamaktan kaynaklanıyor. ifrat ehli küçük-büyük daire ayrımı yapmaksızın tüm vazifeleri öyle eşitliyor ki büyük dairedeki küçük bir vazifeyi küçük dairedeki en büyük bir mesele kadar önemli görebiliyor. tefrit ehli ise küçük dairelere odaklanırken büyük daireleri ihmal ediyor hatta bütünüyle önemsiz görerek terk ediyor, mecburen bir vazife düştüğünde ise ölçüsüz tavırlar sergiliyor. Adaletli, dengeli tavır elbette bu büyük-küçük daireler modeline tam anlamıyla riayet edebilmekten geçiyor. Fakat denge sabit değil her insanın kabiliyetlerine ve toplumsal sorumluklarına göre değişkenlik arz ediyor. En büyük sorunlardan biri (evini idare etmekten aciz) sıradan bir insanın bir dünya lideri gibi gündemi takip etmesi, bilmediği ya da eksik bildiği konularda ahkam kesmesi, tenkit etmesi, sosyal medya vs.’den tüm insanlığa seslenmesi, aklını, kalbini bu meselelere teksif etmesi… Bu anlamda klasik ve sosyal medya insandaki narsisizm potansiyeline katalizör etkisi yapıyor. Bir de saatlerce sosyal medya ortamında zaman geçiren sıradan insanlar ebedi hayatını ilgilendiren en ehemmiyetli meselelere dakikalar ayıramayacak bir hale geliyorsa hatta bu ehemmiyetle meselelerle uğraşmayı gerekli bulmuyor, kendi birikimini yeterli zannediyorsa bu çok ciddi bir sorun. Adl ismine iman edildiği halde ahlakta, davranışlarda, tavırlarda, sözlerde dengesiz söz konusuysa bunun sadece pratik bir problem olduğunu söylemek naiflik olur. (İman ile islam/ibadet/ahlak elbette birbirinden ayrı ancak aynı zamanda birbiriyle çok güçlü bağları da var.) Benim kanaatim pratik problemlerin temelinde teorik sorunların yattığı.. Bir insan değişmek istiyorsa en derinden değişmeli, yüzeysel-ittirmeli-baskılayarak değişmeler her zaman için ölçüsüzlüklere, dengesizliklere ve hatta sapmalara kapı aralıyor.

  4. Allah razı olsun Mustafa abi. Ifrat ve tefrit konusunda söyledikleriniz çok önemli. ‘’Bir denge gerekiyor’’ derken bunu kastetmiştim aslında. Bir de bu ifrat-tefrit hallerinin enteresan bir tarafı bir kişide aynı anda bulunabilmeleri. Mesela söylem tefrit düzeyinde, ama eylem ifrat mertebesinde. Bu da ayrı bir muamma. Kavl ve amel arasındaki uzun mesafenin tezahürlerinden biri de bu olsa gerek.

    Dengenin sabit olmama meselesi de çok önemli zira bazen bütün nur talebelerini tek bir kalıba sokma eğilimleri de oluyor. Mesela toplumsal sorumluluğu nisbeten büyük veya vazifesi itibarıyla sosyal meselelerle yakından ilgili bir nur talebesinden, bu türden meselelerle fazla ilgilenmeyen bir nur talebesi gibi düşünmesi, davranması bekleniyor. Bunun tersi de geçerli tabi : örneğin dünyadan el etek çekmiş bir vakıftan bir aktivist performansı da beklemiyor değiliz bazen. Burdaki problem nur talebeliğini tek bir model olarak kurgulamaktan kaynaklanıyor sanırım. Halbuki nefesler adedince nur talebesi olmanın yolları vardır.

  5. Mustafa abi Allah razı olsun. Düşünmeye, ibret almaya ve muhasebe-i nefs etmeye vesile olacak hayatî noktaları vurguladığınızı düşünüyorum. Rabbim ders alanlardan eylesin.

    Nefesler adedince nur talebesi olmanın yolları olduğuna katılıyorum Fatih kardeşim. Zaten Ehadiyet sırrı öyle ister. Sabitelerden ödün vermeden muhakkak. Ona da Risalelerde yer alan meslek-metod bahislerine dikkat kesilmekle muvaffak olabiliriz kanaatindeyim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: