“Mübarek ihtiyarlar” üzerine

KALP KIRMANIN İYİSİ olmaz ama en kötüsünü sorarsanız, bu bana göre bir ihtiyarın kalbini kırmaktır. Dünya ile olan bağları birer birer kopmuş, emsallerinin çoğu kabrin öbür tarafına geçmiş, hayatında nice zorluklardan geçmiş, ölüme yaklaşmış bir insanın kalbini kırmak tahammülü zor bir mesele benim için. Ruhen ve bedenen zaten zayıflamış o insanları sırf nefsin hatırı için incitmeye nasıl tahammül edilsin ki?

Peki kalbe bu kadar ağır gelen bir hareketi nasıl oluyor da bazılarımız  kolayca yapabilir hale geliyor?

Bunun cevabı kişilere göre değişse de birçok kişi için geçerli olduğunu düşündüğüm bir husus empati eksikliğidir. İhtiyarlığa henüz ulaşmamış olanların ihtiyarların halinden anlaması her zaman mümkün olmuyor. Anlayabilmek için onların dünyasını az-çok bilmek gerekiyor. Bu açıdan baktığımızda empati kabiliyetimizi geliştirmek için ihtiyarlarla ilgili ayetlere, hadislere, ilim geleneğimizde üretilen eserlere ve asgarî düzeyde de olsa yaşlılık psikolojisiyle ilgili eserlere/programlara müracaat etmek gerekiyor. Yoksa fevkalade hassas olunması gereken böylesi bir meselede belki farkında olmadan biz de çok kalpler kırabiliriz.

Bu konuda hikmetli derslerle dolu eserlerden birisi Bediüzzaman’ın İhtiyarlar Risalesi’dir. Adeta bir teselli rehberi olan bu eseri okurken ihtiyarların ne kadar teselliye muhtaç olduğunu kuvvetli bir şekilde hissedebiliyoruz. Onun tarifiyle gençliğin “medar-ı ezvâk” olmasına mukabil, ihtiyarlık “menşe-i ahzân” olan bir çağdır.  Bediüzzaman gibi imanı muhkem bir insana ihtiyarlık “karanlıklı haletler” yaşatabiliyorsa, manevî yaralarını “derin ve devasız” gösterebiliyorsa, “me’yusane bir hüzün ve nedametkârane bir teessüf ve istimdadkârane bir hasret”  hissettirebiliyorsa, onun kadar kuvvetli imana sahip olmayan ihtiyarlarımızın hali daha da hazin değil midir? Şefkatimizi daha çok celbetmeli değiller mi? Bediüzzaman’ın mazhar olduğu imanî tesellilere yanı başımızdaki yaşlılarımızın ulaşamamış olması da ayrıca onlara olan merhametimizde daha cömert davranmamızı gerektirmez mi?

Bediüzzaman’ın yaşadıklarından öğreniyoruz ki “mübarek ihtiyarlar”ı derinden derine sarsan bazen içinde yaşadıkları dünyanın ihtiyarlaması bazen de “dünyadan firak ve sevdiklerinden iftirak zamanı”nın yaklaşmış olmasıdır. Bazen ruhlarının hanesi olan cisimlerinin her gün bir taşın düşmesiyle yıpranması bazen de hastalıkların hücumudur. Bazen hasret, bazen vahşet ve bazen gurbet hissidir.

İhtiyarlık çağının bu derin acılarına getirdiği imanî tesellilerin yanında, ihtiyarların ne hissettiklerini öğretmesi bakımından da başlı başına önem verilmesi gereken bir risaledir Yirmi Altıncı Lem’a. Bizi ihtiyarların hüzün dolu dünyasında dolaştırmasının bir hikmeti de bu olabilir mi?

Latest posts by Fatih Çınar (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.