Pragmatik ve yalan

Kainatı anlama ve/veya onda cereyan edenleri anlamlandırma insanoğlunun kaçınılmaz çabalarından olagelmiştir. Varlıkları ve gerçekleşen hadiseleri keşf ve tasvir etmek, aklıyla hareket eden insanların birincil kaygıları arasında yer almıştır. Yapılan araştırmaların, yayımlanan kitapların ve paylaşılan yorumların çokluğu ve artarak devam ediyor oluşu da bunu kanıtlamaktadır zaten. Amacı ne olursa olsun –ister sadece var olanın tasviri isterse sorgulamalarla var olanın ardındakinin anlaşılmaya çalışılması– tüm bunların, hala âkil ve vicdanını muhafaza edebilmiş olanları kâinatın sahibine ulaştıracak vasıtalar olabileceği düşünülmelidir. Neticede tüm bu anlamlandırma çabalarına bizim nasıl baktığımız hangi sonuca ulaşacağımızı belirleyeceğinden tüm bu faaliyetlerin kıymetli olduğu ve bizi hakikate ulaştırabileceği unutulmamalıdır.

Her ne kadar ilimlerin dini ilimler ve medeni fenler şeklinde taksim edilmiş olduğunu bilsek de bunların bir bütün olarak bizi varlığın hakikatine ulaştırabileceği gerçeğine engel olmadığına dikkat çekmek istiyorum. Varlık âleminin ve bu âlemde gerçekleşenlerin sadece tasvirinin dahi tefekkür edenler için olayın özüne dair söyledikleri elbette dikkate değerdir. Buradan hareketle her ne kadar standardının kâinatın hakikatini anlamaya çalışanlar tarafından koyulmamış ve yöntemlerinin de yine onlar tarafından belirlenmemiş olduğunu bilsek de (bu noktanın teşkil ettiği sıkıntıları başka bir yazıda kaleme almayı niyet ediyorum) sadece keşf ve tasvir amacı güden herhangi bir bilim dalının ya da herhangi bir araştırmanın bile içinde bizi var oluşun hakikatine götürecek ipuçları taşıyabileceği ve bu hakikati benimsemişlerin yükümlülüğü olan birçok hal, davranış ve tavırlara da anlam verme noktasında çok mühim vazifeler ifa edebileceğini de göz önünde bulundurmalıyız.

***

Türkçe’ye edimbilim olarak çevrilen ve dilbilimin bir alt dalı kabul edilen “pragmatik” en kısa tarifiyle sözcenin yorumlanması demektir. Pragmatik, içinde bulunulan bağlamın “anlam”a katkıda bulunduğunu, daha doğrusu bağlamın anlamı etkilediğini ifade eder. Konuyu ilk defa öğrenenlerin sıklıkla muhatap olduğu birkaç basit örnekten gidecek olursak: Kapalı bir ortamda “Yaa burası çok sıcak ve havasız kalmış” ifadesinin karşı tarafa “pencereyi açma” eylemini rica etme anlamı taşıyabileceği ya da “Oo saat de bayağı ilerlemiş” sözünün “Artık gitme/ayrılma vakti geldi, bana müsaade” manasına gelebileceğini (Muhatabın içinde bulunulan bağlamdan bu çıkarımı yapacağını) söyleyebiliriz. Yani muhatap kendisine iletilenin temel anlamını almaz; iletilen şeyi bağlamla birleştirerek elde edileni alır. Yani bağlamı yorumlar ve söylenene ona göre mana verir.

Peki bağlamı oluşturan ya da bağlama etki eden şeyler nelerdir? İçinde bulunulan durum ile birlikte elbette mükaleme/iletişim halinde bulunanlar bağlama birinci derecede etki edenlerdir. Konuşanın ya da muhatabın konuşmaya yaklaşım tarzları o anda muhatap konumunda olanın iletilene ne mana vereceğini tamamen etkiler. Bu “bir taraftan son derece göz önündeki ancak diğer taraftan fark edilmeyen” durum sıradan insanların iletişimde sürekli içten içe göz önünde bulundurdukları bir gerçektir. Hatta bu, iletişim halinde olanların, muhataplarının anlayışlarını manipüle etme aracı olarak kullandıkları bir durum bile olabilmektedir.

Manipüle etmek yani karşı tarafı bir manada aldatmak… Yani ona yalan söylemek. Muhatabının duruma nasıl anlam vereceğini bile bile “kendisi sözde yalan olmayan sözceler seçmek”. Güya “yalan söz söylemekten kaçınmak”. Yalan olmayan sözceler seçmek ve fakat karşı tarafta “ona yalan söylediğinde oluşabilecek manayı oluşturmak”. Yalan söylememek ancak yalan söylendiğinde anlaşılacak olanı iletmiş olmak. Kısacası yalan söylememek ama yalan anlaşılmak. Aslında yalan söylemediğini düşünmek ama yalan söylemek!

***

Okurken, yazarken, yeni şeyler öğrenirken insan bir taraftan da bunların hayata –özellikle insanın kendi hayatına– yansımalarına bakıyor. Onlar üzerine bir tefekkür kapısı aralanıyor. İnsanlar arası iletişimin nasılını anlamaya yönelik bir bilim, onu öğrenenlerde hayatın içindeki pratikler/kılgılar üzerine tefekküre pencere açabiliyor. Ben de nefsimi bazı zamanlar muhatabına söyleyeceklerini manipüle ederken yakaladım (Edimbilimi çok önceden öğrenmiştim ama başlarda üzerine fazla düşünmemiştim). O anlarda “anı kurtarmaya çok yaradığı ve nefsi tehlikeden uzaklaştırdığı (!)” için ona pek de tatlı gelen bu durum, sonrasında hem vicdanın sorgulaması hem de “edimbilim üzerine az-yoğun bir tefekkür” bir şeylerin yanlış olduğunu düşündürdü. Evet “yanlış/yalan sözce” seçmiyordum ama karşımdakinin duruma nasıl mana vereceğini –neredeyse yüzde yüz– bile bile ona “yalan/yanlış” şeyler aktarmış oluyordum. Manipüle ediyordum olayı, çarpıtıyordum, hakikatinden uzaklaştırıyordum, olmayanı –oldu demeyerek ama oldu şeklinde anlaşılmasını sağlayarak– oldu şeklinde aksettiriyor; olanın da vücuda gelmemiş olduğunu karşı tarafa iletmiş oluyordum. Yani yaratılan bir şey yaratılmamış, yaratılmamış bir şey yaratılmış gibi bir pozisyon oluşuyordu muhatabın kafasında: Yaradan’ın kudretine düpedüz iftira ediyordum!

Arkadaşlarıma bu konuyu açtığımda bir arkadaşım, Kur’an’daki “Bir Yahudi kavmine cumartesi günü balık avlanmayı yasaklayan” kıssayı bana anlattı ve bu iki durum arasında benzerlik kurdu. Başta biraz garip karşılamıştım ama biraz tefekkür edince iki olayın da kökünün aynı yere ulaştığına kanaat getirdim: aldatmak ya da aldatmaya yeltenmek. İlgili kıssada belirtilen kavmin, yasağı –kendilerince– kurnazlık yaparak deldikleri ve –güya– kendi yararlarına iş tuttukları fakat bunun Allah katında ne derece çirkin bir iş olduğu ders verilir. Oysa mü’min-müslüman aldatmaya çalışmamalıdır. Yani manipüle etmemelidir, gerçeği gizlemeye dönük faaliyette bulunmamalıdır, yalan söylememelidir! Yalan söylememelidir derken işte pragmatikin bize öğrettiği gibi “karşısındakinin bağlamdan ne çıkaracağını göz önünde bulundurarak yalan sözce seçmeden karşısındakine yalan iletme” durumundan kaçınmalıdır. Amellerin niyetlere göre olduğunu, niyetin ne olduğunun ve kalplerde olanın da Allah tarafından hakkıyla bilindiğini derk etmeli, amelleri de bunun üzerine bina etmelidir.

Maalesef bizler –başta nefsim– bu duruma düşüyoruz ve esasında kendimizi aldatarak yalan söylemiş oluyoruz. Her ne kadar sonradan belki pişman olsak da “yalan söylediğimiz” gerçeğiyle hakkıyla yüzleşemiyoruz. İşte bu noktada bize –bizi tefekküre yönelten, tefekkürümüzü derinleştiren– varoluşa dair tespitler sunan, hakkıyla anlamaya çalışmasa bile onu ve kainatta cereyan edenleri keşf ve tasvir eden bilimlerin ve/veya araştırmaların bize yardımcı olabileceklerini göz önünde bulundurmalıyız. Kainata onu var eden hesabına bakmayan bir çalışma (araştırma/bilim) da olsa biz ona kainatı var eden hesabına bakabilir, ondan varoluşun hakikatine dair ipuçları devşirebilir ve kainatı var edenin omzumuza yüklediği birçok hal, davranış ve tavırlara daha yerinde anlam verebiliriz.

Öğrendiğimiz her şeyden O’na bir yol bulabilmek duasıyla…

Latest posts by Faruk Erdem (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım