Ramazan (risalesi) notları

Ramazan ayı padişahın tahta çıkışı (cülus-u hümayun) gibi ilahi bir bayram ise savm/oruç da bu merasimde bir müminin giydiği üniforma ya da taktığı çok kıymetli bir nişandır. Buna binaen bu şerefli merasimde huzura nasıl çıkıldığı büyük bir ehemmiyet kazanır. Peki giydiğim manevi üniformamın ne kadar farkındayım? Bir yılda üniformamda, rütbelerimde, nişanlarımda müsbet/menfi herhangi bir değişim oldu mu? Yeni merasime ne kadar hazırım ve kendimi yenileyerek çıkıyorum?

Bu gibi sorularım oruç şuurumu tazelememi ve mümkün olduğunca geliştirmemi gerektirir. Benim bu anlamda çok faydalandığım eserlerden biri de Bediüzzaman Said Nursi’nin kaleme aldığı Ramazan risalesidir. Mektubat isimli eserin son kısmında yer alan bu risaleyi özellikle Ramazan ayında tekrar tekrar dikkat ve şevkle okumaya çalışırım ve her seferinde de taze olarak istifade ederim. Bu yazı çerçevesinde Ramazan risalesinden bir nebze öğrenebildiğim ve bu farkındalıkla oruç tutmaya çalıştığım bazı notlarımı paylaşacağım. Yazıda oruçtaki varlık tasavvuru, Rahmaniyet-ubudiyet denklemi, Ramazan risalesindeki temsiller, esma talimi ve bu risalenin kelime haritası açısından bazı genel değerlendirmeler yer alacaktır.

Varlık Tasavvuru

Tüm ibadetler özünde bir varlık tasavvuruna dayanır. Allah-kainat-insan ilişkisinin mahiyeti ve istikameti ibadetlerle hem sınanır hem de yeniden inşa edilir. Bir yönüyle ibadetler insanın kainat külliyetinde bir kulluk şuuruyla Allah’ın huzuruna çıkışının ünvanıdır. “Abd ile Mabud arasında en yüksek ve en latif olan nisbet ancak ibadettir.”

İslamiyet’in beş emrinin birincilerinden olan savm/oruç ibadetinde de bu manada bir külli muhatabiyet ve külli bir varlık tasavvuru söz konusudur. Bu sebeple oruç bireysel bir perhize indirgenecek bir açlık değildir.

Ramazan-ı Şerif’e dair olan Yirmi Dokuzuncu Mektub’un İkinci Risalesi (Ramazan risalesi) bu manada külli bir tasavvura bina edilerek orucun hikmetlerini konu edinmiştir. Risalenin hemen başında oruç hakikatinin bu külliyetinin nazara takdim edilmesi ve kurgunun da bu bütüncül çerçevede oluşturulması çok manidardır.

Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri hem Cenab-ı Hakkın rububiyetine hem insanın hayat-ı içtimaiyesine hem hayat-ı şahsiyesine hem nefsin terbiyesine hem niam-ı İlahiyenin şükrüne bakar hikmetleri var.

Ramazan risalesinde orucun hikmetlerine dair külliden cüz’iye doğru bir çerçeve kurulmuş olsa da “dokuz nükte”den oluşan muhtevada birebir bu sıra takip edilmemiştir. Birinci nüktede orucun “Cenab-ı Hakkın rububiyeti”ne bakan hikmeti anlatıldıktan sonra ikinci nüktede ise “niam-ı İlahiyenin şükrü” hakikati izah edilmiştir. İlk iki nüktede orucun hikmet ve hakikatin her iki ucu bağlanmakta ve ardından diğer nüktelerde ise bu külli ve azametli hakikatin ortası doldurulmaktadır. Bu istikamette üçüncü nüktede “hayat-ı içtimaiye”, dördüncüsünde “nefsin terbiyesi”, beşincisinde “nefsin tehzib-i ahlakı”, altıncısında “Kur’an-ı Hakîm’in nüzulu”, yedincisinde “nev-i insanın kazancı”, sekizincisinde “hayat-ı şahsiye” ve dokuzuncusunda da “nefsin mevhum rububiyetinin kırılması” gibi orucun hikmetlerine dair ana meseleler izah edilmiştir. Bu risale bir nevi oruç hakikatinin kapsamlı bir haritası mahiyetindedir.

Rahmaniyet-Ubudiyet

Birinci Nükte’de insanın oruç ibadetiyle Allah’a külli muhatabiyetini vurgulayan şu cümle dikkat çekicidir:

O şefkatli ve haşmetli ve külliyetli Rahmaniyet’e karşı vüsatli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar.

Orucun öncelikle vücud aleminin en geniş dairesi olan “vücub” ve “imkan” alemlerine iz düşümleri tefekkür edilmelidir. Orucun hikmetleri hem Halık hem de mahluka bakar. Buna binaen oruç ibadetini hakkıyla eda edebilmek için öncelikle vücub aleminde hükmeden Rahmaniyet’teki “şefkat”, “haşmet” ve “külliyet”in farkına varılmalıdır. Rahmaniyet her insana, her canlıya, her varlığa nihayetsiz şefkatli ve merhametli oluştur. Dil, hal, kalp, ihtiyaç, ıztırar, istidad vs. ile istenilen ne varsa en güzel, en hoş, en şefkatli ve en kolay bir şekilde hikmetle ihsan, in’am ve ikram eden bir Rahmaniyet hakikati vardır. Rahman şefkatiyle yakındır lakin haşmetiyle de her şeyden yücedir, hiçbir şeye muhtaç, mecbur değildir. Rahmaniyet aynı zamanda külliyetlidir; ne zaman ve nerede her kim ne istiyorsa, nasıl istiyorsa, ne kadar istiyorsa, niçin istiyorsa ona hikmet ve merhametiyle daima ihsan edendir.

Böyle bir Rahmaniyet ise “vüsatli”, “azametli” ve “intizamlı” bir kulluk muhatabiyetini/ubudiyetini gerektirir. Diğer ibadetler gibi oruçta da bu manada külli bir muhatabiyet sırrı dercedilmiştir. Oruç vüsatli bir ibadettir zira yüz binlerce Müslüman yeryüzünün her tarafında bu ilahi sıbga ile zinetlenir. Bu vüsat ile bakıldığında yeryüzü başta insanoğlu olmak üzere tüm canlılar için kurulmuş ve her birisinin hoşuna giden rızıklarla donatılmış geniş bir sofra şeklinde görülür. Oruç azametli bir ibadettir zira ne hayvanların ne de meleklerin güç getiremediği, istidatlı olmadığı iradi bir vazgeçiştir. İlahlık sevdasındaki nefsi susturup samimiyet ve ihlasla Allah’ın emrine itaat etmekte büyük bir izzet, şeref, rütbe söz konusudur. Oruç intizamlı bir ibadettir zira yılın belirli otuz gününde, her gün değişen belirli vakitlerde, emre amade büyük düzenli bir ordunun askeri gibi helal nimetlere el uzatmak ya da çekmekte saniye/salise şaşmaz bir intizamlı itaat vardır.

Kelam Bulutu

Bir mananın tamamının dile/kelimelere dökülmesi mümkün olmaz. Hakikat okyanusundan buharlaşıp kalp ve dimağ göklerinde yoğunlaşan manalardan ancak bir kısmı rahmet kelimelerine dönüşerek yağmur gibi dilden kulaklara yağar. Bu sebeple bir kelamda hangi kelimelerin daha sık tekrar edilerek vurgulandığına odaklanmak bazen mana ve hakikatin keşfi açısından önemli ipuçları verebilir. Buna binaen Ramazan risalesinin sık kullanılan kelimelerinden müteşekkil “kelam bulutu”nu ortaya çıkarmak istedim.

Tespit edebildiğim kadarıyla Ramazan risalesi 2 bin 213 kelimeyle telif edilmiştir. Bu kelimelerden 1.832’si (yüzde 82,78) bir defa kullanılmıştır. Geri kalan 381 kelime (yüzde 17,22) ise birden fazla metinde yer almıştır. Edat ve bağlaçları dikkate almayıp bu risalenin konusu ve kavram yönünden değerlendirdiğimizde aşağıdaki gibi bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Sıra Kelime Tekrar Sayısı   Sıra Kelime Tekrar Sayısı
1 Ramazan 40 17 şefkat 7
2 oruç 24 18 mescid 5
3 hikmet 23 19 dünya 5
4 nefis 21 20 gaflet 5
5 insan 21 21 acz 5
6 nimet 20 22 fakr 4
7 Kur’an 14 23 riyazet 4
8 açlık 12 24 bayram 4
9 şükür 11 25 zaman 4
10 hayat 11 26 ahiret 3
11 manevi 10 27 ömür 3
12 rububiyet 8 28 kemal 3
13 Cenab-ı Hak 7 29 hür 3
14 yemek 7 30 savm 3
15 fabrika 7 31 sıyam 3
16 mide 7  

Ramazan risalesinde tahmin edileceği gibi en çok (40 kez, 32’sinde Ramazan-ı Şerif terkibiyle) “Ramazan” kelimesi kullanılmış. Daha sonra ise sırayla oruç, hikmet, nefis, insan, nimet, Kur’an, açlık, şükür, hayat kelimelerinin tercih edildiği dikkat çekmektedir. Ayrıca oruç ve hikmet; nefis, insan ve nimet; Kur’an, manevi, hayat, şükür ve açlık kelimelerinin tekrar açısından örtüşmesi de manidar bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine Cenab-ı Hak, rububiyet; yemek, fabrika, mide, şefkat; mescid, dünya, gaflet; acz, fakr, riyazet, bayram, zaman; ahiret, ömür, kemal, hür; savm ve siyam kelimelerinin kullanım yoğunluğunda manaları arasındaki cezbenin varlığını iddia etsek hata etmiş olur muyuz?

Talim-i Esma

İbadetler Esma-i Hüsna’nın tüm azametiyle tecelli ettiği ilahi emirlerdir. Oruç ibadetinde de Esma-i Hüsna’nın celali ve cemali tecellilerini tüm güzelliğiyle görmemiz mümkündür. Bediüzzaman Said Nursi ölçülerini Kur’an’dan devşirdiği Esma talimi hakikatini tüm zenginliğiyle eserlerine yansıtmış bir müelliftir. Bu hakikate binaen Bediüzzaman’ın bu risalesinde talim-i esma açısından da dikkat çekici bir çeşitliliği okuyucu olarak ararız. Zira Üstad namazı anlattığı Dokuzuncu Söz’ün yedi sayfasında otuz üç Esma-i Hüsna’yı kırk altı farklı terkipte eserine nakşetmiştir. Lakin Ramazan risalesinde sadece dokuz farklı isim (Cenab-ı Hak [7 kez], Sultan-ı Ezeli, Mün’im-i Hakiki, Halık, Mütekellim-i Ezeli, Ezel ve Ebed Sultanı, Padişah-ı Zülcelal, Rab ve Rabb-i Rahim) yer almıştır. Birçok dini eserde Esma-i Hüsna açısından bu risaledeki kadar zenginliği göremesek de gönül Ramazan risalesinde daha göz kamaştırıcı bir Esma talimini bekliyor. Yine de Ramazan risalesinin bariz bir tarzda olmasa da işareten ve remzen oruçtan Esma-i Hüsna’ya manevi kapıları açtığını söyleyebiliriz. Ramazan risalesinden esinlenerek yazdığım “Oruç Aynasında Esma-i Hüsna Tecellileri” başlıklı yazımı bu bakış açısından inceleyebilirsiniz.

Temsiller

Ramazan risalesindeki temsiller de muhteşem gerçekten… Bu bölümde “Ramazan-ı Şerif”, “oruç”, “oruçlu” ve “Kur’an” hakkında dikkati çeken temsilleri derlenmek istedim.

İlk olarak “Ramazan-ı Şerif”e dair temsilleri sıralayalım: (i) “ahiret ticareti için gayet karlı bir meşher, bir pazar”, (ii) “uhrevî hasılat için gayet münbit bir zemin”, (iii) “neşvünema-i a’mal için bahardaki ma-i nisan”, (iv) “kudsî, ebedî, karlı ticaret”, (v) “saltanat-ı rububiyet-i İlahiyeye karşı ubûdiyet-i beşeriyenin resmigeçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram”, (vi) “mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî”…

Ramazan-ı Şerif’e dair bu temsillerin bir kısmında bu mübarek ayın kazandırdığı çok büyük kâr ve bereket nazara verilirken bir kısmında da ruhani yükselişten kaynaklanan şevk, sürur ve şerefe etkileyici tabirlerle dikkat çekilmektedir.

İkinci olarak “oruç” hakkındaki temsillere bakalım: (i) “on beş saat, sahursuz ise yirmi dört saat devam eden bir müddet-i açlığa sabır ve tahammül ve bir riyazet… ve bir idman”, (ii) “insana en mühim bir ilaç nev’inden maddî ve manevî bir perhiz”, (iii) “melekî ve ruhanî eğlencelerde telezzüz”, (iv) “hakikî ve halis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarı”…

Oruç temsillerinde ise perhiz ve idman gibi biyolojik; sabır ve tahammül gibi psikolojik; ruhani ve manevi lezzetler gibi kalbi ve imani faydaların, hikmetlerin altı çizilmektedir.

Üçüncü olarak ise oruç tutana ait temsiller dikkat çekmektedir: “Güya muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut ahiret ticaretine girdiği için dünyevî hacatını muvakkaten bırakmakla (i) uhrevî bir adam ve (ii) tecessüden tezahür etmiş bir ruh vaziyetine girerek, (iii) savmı ile Samediyet’e bir nevi ayinedarlık etmektir.”

Oruçluya temsilde ise dünya-ahiret, beden-ruh, nefis-Samediyet ikileminden kurtulup paklanmış “ruh”uyla “Samediyet”e aynalık eden bir “ahiret” adamı olabilmenin sırrı ders verilmektedir.

Dördüncüsü de Kur’an’a dair temsildir: “Her bir harfi otuz bin baki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm öyle bir nuranî şecere-i tûba hükmüne geçiyor ki milyonlarla o baki meyveleri Ramazan-ı Şerif’te mü’minlere kazandırır.”

Kur’an temsilinde ise kökleri arşta gövdesi ferşte bir cennet ağacı gibi ezeli kelamın iki dünya saadet, huzur ve nimetlerine vesile olması müjdesi vurgulanıyor.

Çağrışımlar

Bu kısımda Ramazan risalesindeki iki cümleye dair kalbime ve zihnime gelen bir kısım çağrışımları, manaları not etmek istiyorum.

O’na teşekkür etmek o nimetleri doğrudan doğruya O’ndan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.

İkinci Nükte’de yer alan bu cümle şükrün üç sacayağını belirtiyor. Zira nimetin önce “Mün’im”e ardından “nimet”e ve nihayetinde de “naîm”e bakan yönleri vardır. Buna binaen şükür bu eksene oturduğunda kemalini bulabilmektedir. İşte oruç bu ekseni sapasağlam kuran bir köprü gibidir.

Nihayetsiz nimetleriyle nimetlendirici olarak Mün’im’e şükür “nimetleri doğrudan doğruya O’ndan bilme”yi gerektiyor. Bu birinci hakikatte hakiki şükür için öncelikle şirklerden kurtulup tevhid sırrına ermenin elzemiyeti ortaya çıkıyor. Oruç ise nimetin yegane sahibi olan Mün’im’in kim olduğunu hakkalyakin yaşatarak bildiriyor. Artık nefsin ne kendini aldatacak bir bahanesi ne de dikbaşlılık yapacak gücü ve iradesi kalıyor.

İkinci olarak ise “nimetlerin kıymetini takdir etmek” edep ve hürmetiyle karşılaşıyoruz. En küçük bir nimet için kainat fabrikasının çalışması; Dünya, Güneş, gezegenler ve bir bütün Güneş Sistemi’nin mükemmel bir şekilde işlemesiyle nimetlerin yaratıldığı hakikatini düşünmek gerekiyor. Oruç nimetlerin hakiki kıymetlerinin farkına da vardırıyor.

Üçüncü olarak naîme bakan yönüyle ise “nimetlere kendi ihtiyacını hissetmek” oranında şükrün mümkün olduğu anlaşılıyor. İnsan fakr ve ihtiyacını ne derecede derinden hissediyorsa o oranda kamil bir şükrü eda edebiliyor. Oruçla nimetlerin ne kadar hayati derecede önemli olduğu açlık ve halsizlik dürbünüyle yakinen anlaşılıyor.

İşte oruç ile şükrün bu üç sacayağındaki farkındalık artıyor, derinleşiyor. Buna binaen oruç vakitleri tembellik, uyuşukluk, uyku, zamanı bir an önce tüketmek gibi hallerin değil belki şevk, faaliyet, farkındalık ve etkin zaman planlamasıyla değerlendirilmesi gereken çok kıymetli anlardır. Özellikle insanın fıtratına dönüşü yaşatan iftar vaktine yakın anlarda nâim değil naîm ve camid değil hâmid olmak elzemdir.

Kur’an’ı yeni nazil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitabat-ı İlahiyeyi güya geldiği an-ı nüzulünde dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekrem’den (asm) işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrail’den, belki Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibi bir kudsî halete mazhar olur.

Altıncı Nükte’de yer alan bu ifade ise Kur’an’a muhatabiyetin üç yüksek mertebesinden bahsediyor ve orucun bu kudsi halete yaptığı katkı dikkate sunuluyor. Benim merakla peşinden koştuğum ve anlayamaya çalıştığım bu üç mertebenin farklarının neler olduğu ve her bir mertebenin nasıl bir kudsi halet-i ruhiye kazandırdığı…

“Resul-i Ekrem’den (asm) işitiyor gibi dinlemek” ne demek? Ben bu soruya Dört Halife, Aşere-i Mübeşşere, Ashab-ı Suffe yani Sahabe-i Kiram gibi dinlemek cevabını veriyorum öncelikle. Yani bir peygamberin tilmizi, talebesi, arkadaşı, yoldaşı gibi dinlemek… Yani gündeminin merkezine ezeli kelam olarak ve her şeye bu perspektifle bakabilmek için Kur’an’ın bir kelimesinin, belki bir harfinin, hatta bir nüktesinin hakikatiyle meşgul ve âmil olmayı her şeye tercih etmek iradesi ve farkındalığı… Kur’an ayı olan Ramazan aslında ahir zaman şartlarında da olsa bir nebze bu kudsi haletin bir gölgesini yaşatıyor.

“Hazret-i Cebrail’den (as) dinliyor gibi” olmak ne demek? Yani Resul-i Ekrem (asm) gibi, bir peygamber gibi vahye muhatap olmak… Yani elçi olmanın ciddiyeti, ağırlığı ve sorumluluğu ile vahyi ruhuna, kalbine, vicdanına, aklına, sırrına vs. nakşetmek… Bir beşer, bir insan olarak vahyi solumak, anlamak, hissetmek, inanmak ve dosdoğru yaşamak… Bu ikinci muhatabiyette Resul-i Ekrem’in (asm) örnek hayatı olan sünnet-i seniyyesinin Kur’an’a en mükemmel bir tefsir olması bütünselliğiyle bakmayı, okumayı ve yaşamayı gerektiriyor.

“Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibi” ne demek? Bu en yüksek muhatabiyet ise Sidretü’l Münteha’da Hz. Cebrail (as) gibi, Kab-ı Kavseyn makamında Resul-i Ekrem (asm) gibi vahye perdesiz muhatap olmanın bir ünvanı olsa gerek. Dünyayı, ukbayı aşmak; eserden, fiilden, isimden, sıfattan, şe’nden geçerek manen Zat-ı Akdes’in huzuruna çıkmak… Oruç tam anlamıyla ruhu cesede hakim kılarak, uhrevi bir adam kimliğini kazandırarak ve Samediyet ayinedarlığı sırrıyla bu manada Kur’an’a muhatap olabilmenin kapısı açıyor.

Haddimi aşan sularda yüzme sevdasında olduğumun farkındayım; aç bir mide ve orucun cezbesiyle sarhoş olmuş bir zihinle söze döktüklerimde bir hata işlemişsem Gafuru’r-Rahim’den bağışlanmayı, sizlerden haklarınızı helal etmenizi istirham eylerim…

Mustafa Said İşeri

Mustafa Said İşeri

okur, düşünür, yazar, sever, gezer, arar...
okur lakin beddua ve lanet değil,
düşünür lakin bencilcesini değil hikmetlicesini,
yazar lakin yazarlık taslamaz,
sever lakin nur saçanı ve elemsiz lezzet vereni,
gezer lakin aylak aylak değil seyr ve fikr merakına,
arar lakin ebediyet mührü olanı ve beka bulanı,
cehalet çöllerinde hakikat ab-ı hayatına susamış bir yolcu gibi...
http://www.hakikatarayisi.com
Mustafa Said İşeri

Latest posts by Mustafa Said İşeri (see all)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım