Barış Sanatı’nda “teârüf” ve “teâvün”

Barış Sanatı’nda “teârüf” ve “teâvün”

Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da birbirinizi tanıyasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız en ziyade takva sahibi olanınızdır. Allah ise her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.

Hucurât sûresi, 49:13

Yani “Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, ta birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adavet edesiniz değildir.”

Bediüzzaman Said Nursi, Mektubât

Giriş

Kur’an’ın işaret ettiği “tearüf” ve “teavün” kavramları bugünün dünyasında nasıl tatbik edilebilir? Birbirini tanımak ve dayanışmak için kısım kısım yaratılan insanın ölümüne hasım olmasının önüne nasıl geçilebilir? Bu ve benzeri sorular bir anlamda sulh-ı umumi hakkında düşünmektir. Tarihte ve günümüzde bu konu hakkında düşünceler üretilmiş, teoriler geliştirilmiş olsa da hâl-i âlem yeterince mesafe katedilemediğinin en hazin örnekleriyle dolu.

Soy isminin Arapça bedî’ kelimesine karşılık geldiğini mütebessimane bir şaşkınlıkla öğrendiğim İran asıllı Fransız siyaset bilimci Bertrand Badie bu mesele hakkında kafa yoran vicdanlı isimlerden biri. Uluslararası ilişkileri sosyolojinin penceresinden inceleyen Badie’nin sosyoloji ve uluslararası ilişkiler teorisi, karşılaştırmalı siyaset, çok taraflılık, uluslararası kamuoyu, devletin ve uluslararası ilişkilerde egemenliğin gelişimi, uluslararası ilişkilerde aşağılanma duygusunun yeri gibi pek çok konuda ufuk açıcı çalışmaları bulunuyor.

2024’te yayımlanan Barış sanatı: onurlandırılması gereken dokuz erdem ve yerine getirilmesi gereken dokuz koşul[1] başlıklı kitap tearüf ve teavün kavramlarını daha derinlikli kavramama vesile oldu. Kitabın her bölümü kıymetli olmakla birlikte bu iki kavramın tatbikiyle ilgili bilhassa beğendiğim üçüncü bölümünden bahsetmek istiyorum. Bu bölüme geçmeden önce kitabın ana fikri ve yapısına dair bilgiler paylaşmam yerinde olacaktır.

Kitabın ana fikri

Badie’ye göre 21. yüzyılda barışın mahiyeti değişmiştir. Tarih boyunca savaşın olmaması durumuna indirgenen, coğrafi, ekonomik ve hanedanlık anlaşmalarıyla elde edilen ateşkes dönemleriyle ilişkilendirilen barış, artık yeni ve çok daha kapsamlı tanımlara muhtaçtır. Her ne kadar bugüne kadar barış, tabiatı gereği bağımlı olduğu veya bir aracı haline geldiği siyasi yapıların bir rehinesi konumunda bir anlam daralmasıyla zarar gördüyse de bu hiçbir şekilde kaçınılmaz bir durum değildir. Böyle olmamasının en temel bir sebebi ise siyasetin kendini sandığı gibi mutlak bir egemen olmamasıdır. Aksine siyaset bağlamların değişimine ve bu bağlamları yeniden şekillendirebilen insanlara bağlıdır. Dolayısıyla yarının barışı dünün barışı olmayacaktır. Kitap en temelde bu yeni barış anlayışının genel özelliklerini ve ona ulaşmanın yollarını ortaya koymayı hedefliyor.

İlk olarak barış geçmişin tortularından temizlenerek asli ve doğru konumuna yerleştirilmelidir. İkincisi siyasetin toplumsallaştığı bir dünyada barış insanileşmeli yani temel insani ihtiyaçlara cevap veren bir içeriğe sahip olmalıdır. Üçüncüsü (bu yazıda üzerinde durduğum mesele) barış insanların ürettiği düşünce, duygu ve anlam boyutlarını kapsayan daha öznel bir boyut kazanmalıdır. Dördüncüsü tıpkı kendisine yöneltilen tehditler gibi barış da sistemik bir nitelik taşımak zorundadır. Dolayısıyla stratejik veya jeopolitik diye bağımsız bir alanın varlığını savunan fikrî parçalanmanın artık kabul edilemez olduğu görülmelidir. Bu konuda yazarın verdiği bir örneği fazlasıyla önemli gördüğüm için aktarmak istiyorum. Çevre alanındaki tahribatın sosyolojik olarak savaşlara nasıl zemin hazırladığını Suriye örneği üzerinden şöyle açıklıyor: “Suriye devrimi ve iç savaş 2006’dan beri süren kuraklık yüzünden köylerini bırakıp kentlere göç eden işsiz kırsal gençlerle yakından ilişkilidir.” Beşincisi ulusalcı perspektiflerin aksine savunulması gereken çıkarların ulusal değil küresel olduğu fark edilmeli ve bu anlamda barış küresel olmak zorunda zira “günümüz dünyasında ulusal çıkarlar ancak küresel çıkarlar öncelikle karşılanırsa sağlanabilir”. Bunun için de güç etrafında oluşmuş birlikteliklerden ibaret olmayan, küreselleşmeyle uyumlu kurumlara ihtiyaç vardır. Viyana Kongresi’nin kapalı mutabakatlarından uzak, pragmatik ve akışkan bir diplomasi anlayışına ihtiyaç vardır. İnsan hareketliliğin geri döndürülemez boyutlara ulaştığı bir dünyada barış –Kant’ın da işaret ettiği– güçlü bir misafirperverlik fikrine muhtaçtır. Son olarak bu yeni barış anlayışının yeni nesillere yeni ve basiretli bir şekilde öğretilmesi gerekmektedir. Bu ise eğitim müfredatlarında köklü reformların yapılmasını gerektiriyor. İlkokuldan itibaren ögrencilere iklim, sağlık ve gıda gibi yeni ve küresel güvenlik konularında eğitimler vermenin yanı sıra diğer kültürlerin tarihi, kültürü, sanatı ve edebiyatı da küçümsenmeden öğretilmelidir.

Bu maddelerin her birini geçmişten ve günümüzden geniş örneklerle açıklayan ve her birine bir bölüm ayıran Badie diğer taraftan şu gerçeğin de farkındadır: Böylesi bir barış anlayışı menfaat üzere dönen ve yüzyıllardır savaş, rekabet ve ulusal referanslardan beslenen siyaset çarklarının işine gelmeyecektir ve ancak siyasi bedeller ödemeyi göze alabilen âdil yöneticilerin savunabileceği bir şeydir. Ötekinin her şeyinden mutlak surette korkan yabaniler için de bu “yeni barış” anlayışı kolay kolay kabul edilebilecek bir teklif gibi durmuyor. Fakat Badie’nin belirttiği gibi “Öyle bir an gelir ki cehaletin bedeli yenilenmenin bedelinden daha ağır bir fatura çıkarır: işte barış sanatı o dar umut koridoruna böylece sızar. Onun da kendi aktörleri vardır: STK’lar, toplumsal çok taraflılığın kurumları, eğitimciler ve uyarı sesleri yükseltenler; onun da yapıları ve kaynakları vardır. Ve o kazanabilir.”

“Öznel bir barışa yaklaşmak”: teârüf ve teavünün hakkını vermek

Kitabın üçüncü bölümü “Öznel bir barışa yaklaşmak: ötekini anlamaya çalışmak” başlığını taşıyor. Badie bu bölüme siyaset bilimindeki hâkim anlayışın bir eleştirisiyle başlıyor. “Nesnel bilgi illüzyonu”na dayanan bu anlayışa göre uluslararası ilişkiler sanki mekanik kurallara bağlıymış gibi görülüyor; iyi bir stratejistin de bu bilimsel kuralları tam anlamıyla öğrenmesiyle barış için gerekli şartların oluşturulabileceği düşüncesi hâkimdir. Oysa Badie’ye göre bu çok büyük bir yanılgıdır. Barış tek tip “evrensel” bir akılla değil ancak öznellik ve ötekiyi anlamakla mümkün olabilir. İnsanların ve toplumların öznel deneyimleri, algıları ve hislerini hesaba katmayan bir anlayış barışa hizmet edemez. Örneğin 19. yüzyıl Fransası’nda çok etkili olmuş bir siyasetçi olan Jules Ferry’nin “üstün ırkların aşağı ırklar üzerindeki hakkı” düşüncesi barış fikrini zedeleyen sömürgeci bir anlayışı temsil ediyor. Badie’ye göre böylesi anlayışlar “uluslararası toplumsal entegrasyonu” ve barışı iki şekilde baltalıyor. İlk olarak küresel karşılıklı anlayış ve iş birliğini (biz buna teârüf ve teâvün de diyebiliriz) engelleyerek; ikinci olarak da şiddet ve güvensizliğin başlıca kaynağı olan kin, aşağılanma ve tanınmama duygularına sebebiyet vererek.

Gerçek barış herkes için ortak ve anlaşılır bir şekilde tasarlandığında mümkündür. Kapsayıcılık, tanınma ve farklılığı kabul gerçek bir barışın inşa edilmesi için gerekli üç temel hususiyet olmasına rağmen uluslararası ilişkilerin tarihi üç temel kusurla maluldür. Birincisi her devletin kendini dünyanın merkezi olarak görmesi; ikincisi modernitenin Batı merkezli inşası, Avrupa’yı evrensel aklın ve normların tek kaynağı ilan etmesi; üçüncüsü de bu evrensellik iddiasının başka toplumlarda dışlanma ve aşağılanma duygusu oluşturmasıdır. Mesela İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi önemli bir metin olsa da Batı merkezli hazırlanması nedeniyle birçok toplumda “kendi değerlerini dayatma” olarak algılanarak dışlanma duygusunu güçlendirmiştir. Bu dışlanma duygusu “farklılık kültü”nü müfritane vurgulayan karşı bildirgeler üretilmesine sebeb olmuş ve böylece ortak insanlık bilincini zayıflatıp bir kısım çatışmaların tohumunu atmıştır.

Kitabın ilerleyen kısımlarında insanlığın “bir erkekle bir dişiden” yaratılmış olmasının sulh-ı umumi için önemine dikkat çekildiğini görüyoruz. Eğer gerçek barışın şartı kapsayıcılık ise insanlığın yarısını oluşturan kadınların barış süreçlerinden dışlanmaması gerekmektedir. Badie’ye göre toplumsal cinsiyet eşitsizliği bu anlamda barışın önündeki en büyük engellerden biridir. Bu konuyla ilgili olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1325 sayılı kararının bir dönüm noktası olduğunu belirten Badie bu kararın üç düzeyde farkındalık getirdiğini ifade ediyor: kadınların savaşların en büyük mağduru ve cinsel şiddetin hedefi olduğu; kadınların çatışmaları önlemede önemli bir potansiyele sahip olduğu; kadınların barışın yeniden tesisinde belirleyici bir rol oynadığı. Daha sonra alınan bazı kararlarla bu yaklaşım güçlenmiş olsa da bu alanda süreç hâlâ yavaş ilerlemektedir.

Badie’ye göre kapsayıcılık gerekli olmakla birlikte yeterli değildir. Gerçek barış süreçlere dahil edilenlerin eşit ve tam aktörler olarak tanınmasını gerektirir. Vakaya bakıldığında uluslararası hukukta devlet tanıma süreçleri genelde biçimsel ve hukuki prosedürlere indirgenmiştir. Bu yaklaşım ise barışın sadece devletler arası normatif bir mutabakattan ibaret görülmesine yol açmıştır. Bu soğuk tanıma biçimlerine karşılık Badie “öznel tanıma” kavramını öne çıkarır. Alman siyaset felsefecisi Mattias Iser’in yaklaşımından esinlenerek barışın eşitlik, saygı ve dostluk gibi değerlerle mümkün olacağını vurgular. BM ve uluslararası kurumlar eşitlik ilkesini ilan etseler de beş daimi üyenin veto hakkı ve Küresel Güney (Afrika, Asya, Latin Amerika) ülkelerinin dışlanması sosyal öfke ve şiddete sebep oluyor. Aşağılanma duygusu savaşların en derin sebeplerinden biridir. Çin’in milliyetçi hafızada sürekli canlı tutulan “yüzyıllık aşağılanma” hafızası (1840-1949), Almanya’nın Versailles tecrübesi (1919) ve bunun Nazizmin yükselişinde oynadığı rol, Afrika’daki sömürgecilik, Filistinlilerin Nekbe travması ve 7 Ekim saldırısı aşağılanma duygusunun şiddetin önemli bir kaynağı olduğunu gösteren örneklerdir.

Badie’nin nazarında aşağılama üç önemli kusuru bünyesinde barındırır: uluslararası eşitsizlik, küçümseme ve empati eksikliği. Ön yargılar ve ötekine dair yanlış genellemeler ise bunları besler. Aşağılama iki şekilde tezahür ediyor: bireysel ya da kolektif düzeyde düşünce kalıplarını biçimlendiriyor; siyasal aktörler tarafından araçsallaştırılıyor. Rusya örneğinde Vladimir Putin 1999’dan itibaren Soğuk Savaş sonrası oluşan küçümsenme ve dışlanma duygularını da kullanarak iktidara yükselebilmiş ve en acımasız savaşlarını meşrulaştırmıştır. Sivil-asker ayrımını reddeden ve nefret-intikam mantığına dayanan terörizmin temelinde de aşağılanma duygusu vardır. Dolayısıyla Badie’ye göre başkalarını tanımamak, onlara değer vermemek ve acılarına empati göstermemek savaşın en güçlü zeminini oluşturur. Barış için bu gidişatın tersine dönmesi, öznelliği dikkate alan bir tanınma ve “saygı sanatı” gereklidir. Yalnızca diplomatik pazarlıklar veya soft power gösterileri değil ötekini tanımaya dayalı bir diplomasi zaruridir.

Badie gerçek barış için temel şartın ötekiliğin kabulü ve bunun gerektirdiği “anlama” olduğu kanaatindedir. Anlamayı küçümseyip onu “mazur görme” ile karıştırmak hem sosyal bilimleri hem de barışı zayıflatır. Halbuki anlamanın iki önemli işlevi vardır: çatışma şiddete dönüşmeden dinamiğini kesmek; ötekinin tepkilerini önceden sezerek kalıcı çözüme giden yolu açmak.

Anlamaya hakkını verebilmek için ise üç savaşçıl pozisyonla hesaplaşmak gerekmektedir. Birincisi Samuel Huntington’ın medeniyetler çatışması teziyle somutlaşan “kültürel ayrılıkçılık” anlayışıdır. Bu anlayışa göre insanlık tek bir bütün olamaz; kültürler doğaları gereği farklı ve mutlak surette uyumsuzdur. Neticede “insanlığın birliği” fikri merdud; medeniyetler arası düşmanlık fikri ise makbuldür. İnsanlık tearüf için değil “yekdiğerine karşı inkârla yabanî bakmak, husumet ve adavet etmek” için kısımlara ayrılmış gibidir. İkinci savaşçıl pozisyon daha çok tehdit algısına dayanır. Bu anlayışa göre farklılıklar diğer kimlikler için tehdittir; sürekli bir “istila” ve “yerine geçme” tehlikesi vardır. “Nüfus baskısı”, “göçmenlerin ülkeyi ele geçirmesi” gibi senaryolar bu anlayıştan beslenir. Avrupa’daki “büyük ikame” teorileri bunun güncel örneklerini oluşturuyor. Üçüncü savaşçıl pozisyon ise hiyerarşik/evrenselci anlayıştır. Bu anlayışa göre halklar ve toplumlar “evrensel akla” ulaşma kapasitesi açısından eşit değildir. “Geri kalmış” toplumlar Batı’nın rehberliğinde ilerlemeli, gelişmeli ve Batı’nın temsil ettiği moderniteye katılmalıdır. Öteki kendi başına değerli değil “yardıma muhtaç bir öğrenci” gibi görülür.

Badie’ye göre ötekiliği reddeden bu üç pozisyon tarihsel farklılıkların ve kültürel etkileşimlerin rolünü inkâr eden bir özcülüğe dayanır. Kültürel ayrılıkçılık fikrinde toplumların kendi tarihsel koşullarındaki rastlantılar ve değişimler görmezden gelinir. Oysa tarih boyunca farklı deneyimler insanlığın yolunun şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Tehdit algısına dayanan ikinci pozisyonda kimliklerin sürekli dönüşüm ve zenginleşme halinde olduğu görmezden gelinir. Hiyerarşik/evrenselci anlayışta ise farklılıkların önemi küçümsenir, tek bir Batı merkezli model mutlaklaştırılır. Halbuki çok farklı tarihsel deneyimlerden geçmiş olsa da insanlık tek bir bütündür. Farklı tarihsel deneyimler tarihin farklı anlam ve yorumlarının oluşmasına sebep olmuştur.

Badie, insanlığın birbirini tanıması ve barış için şu üç temel sorunun yöneltilmesi gerektiğini belirtir:

  • Öteki, benimle paylaştığı bağlamı nasıl görüyor ve nasıl yorumluyor?
  • Öteki, benim aynı bağlam hakkındaki algımı nasıl yorumlayıp zihninde şekillendiriyor?
  • Öteki, kendi algısının benim tarafımdan nasıl yorumlandığını düşünüyor?

Bu perspektiften bakıldığında örneğin Rusya-Ukrayna savaşının aslında dört farklı anlam sisteminin çakışması olduğu söylenebilir. Bu savaş Ukrayna için bir kimlik ve varoluş mücadelesi iken Rusya için aşağılanmayı telafi edip eski itibar ve gücünü geri almasının bir yoludur. Batı için bu savaş 20. yüzyılın Soğuk Savaşı gibi demokrasi-otokrasi çatışması olarak görülürken Küresel Güney ülkeleri için Küresel Kuzey’in (Batı, Rusya) –bedelini başkalarının ödeyeceği–güç oyunudur. Putin askeri sahada yenilgi yaşasa bile söylem düzeyinde kendini Batı’ya karşı direnişin lideri gibi sunabiliyor. Dolayısıyla asıl mesele hangi tarafın kendi anlamını başkalarına daha ikna edici şekilde kabul ettirebilmesidir. Barış diplomasisi bir yönüyle de anlamların çakışmasını yönetme becerisine bağlıdır. Badie bu noktada Gadamer’in fikrinden ilham alır. Tıpkı anlamanın farklı ufukların karşılaşmasından doğması gibi barış da tek bir vizyonun dayatılmasıyla ortaya çıkmaz, farklı vizyonlardan müzakere ederek ortak bir anlam üretmek gerekir.

Sonuç yerine: vecîz bir barış tarifi

Barış sanatı ancak insanlık ve kapsayıcılık erdemlerini harekete geçirerek gerçekleştirilebilir. Barış sanatı, sosyal yaşamın tüm alanlarını kapsadığı ve tüm bireylerin ve becerilerin katılımını gerektirdiği için tek bir faaliyet alanıyla sınırlandırılamaz. Ne kadar karmaşık olursa olsun tek bir eylemle sınırlı değildir, bir stratejiyle daha da az sınırlıdır çünkü davranış sistemleri, düşünce biçimleri ve anlam sistemlerini de içerir. Yürürlüğe koyulan bir tüzükle de pek ilgisi yoktur çünkü herkesin sürekli zenginleştirilen, birbiriyle örtüşen çabalarının bir sonucudur. Dünyada barışa karşı işlenen tüm saldırılardan acı çekenlerin, sırayla etkisiz veya yıkıcı olan stratejilerden ve abartılı manifestolardan bıkmış olduklarına bahse girebiliriz: Onlar her şeyden önce hayırseverlik veya gösterişten uzak, sadece etkili ve mütevazı bir dayanışma talep ediyorlar.[2]


[1] Bertrand Badie, L’art de la paix. Neuf vertus à honorer et autant de conditions à établir, Paris: Flammarion, 2024.

[2] Badie, L’art de la paix, s. 221.

Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.