Hücreye de Nobel ödülü verilmeli

Aslında Nobeli hakeden kim? Hücre mi, Aziz Sancar mı? Malumunuz olduğu üzere bu sene Nobel Kimya Ödülü hemşehrim bilim insanı Aziz Sancar’a verildi. Kendisi hücrelerin hasar gören DNA’ları nasıl onardığını ve genetik bilgisini koruduğunu haritalandıran araştırmaları sayesinde nobel ödülüne layık görüldü. Hepimiz ülke olarak gururlandık, göğsümüz kabardı. “Hepimiz Aziz Sancar’ız” diye hastaglar açtık.

Buraya kadar her şey normal görünüyor değil mi? Ama bir şey bana normal gelmedi, evet kesinlikle normal değil. Aziz bey “Hücrelerin hasar gören DNA’ları nasıl onardığını” izah etmiş. Evet, sadece izah. Başka bir şey yok. Ne tek bir hücreye bunu öğretmiş, ne de tek bir hücrenin bunu yapmasını sağlamış değil. Aziz Sancar sadece hücrelerin bunu nasıl yaptığını izah etmesiyle dünyanın en prestijli ödülüne liyakat kazanmış. Peki ya hücreler? Onların da ödül almaya hakkı yok mu?

Misalleri çoğaltalım: Mesela Arşimed suyun kaldırma kuvvetini bulmuş. Dikkat edelim sadece bulmuş. Bunu suya öğretmemiş, milyonlarca yıldır suda yaratılan bir fiili keşfetmiş. Peki bu işi yapan cansız suya ödül yok mu? Mesela Newton yerçekimi kanunu bulmuş. Evet dikkat edelim, sadece işleyen bir kanunu bulmuş. “Yerin çekim kuvveti vardır” yaklaşımıyla milyonlarca yıldır yerin yaptığı bir işi basit bir formülle özetlemiş ve neticede dünyanın en meşhur insanlarından biri olmuş. Aslında çok enteresan değil mi? İşi yapan o değil, işi öğreten ve uygulayan o değil, fakat meşhur olan ve övülen o.

Biraz somutlaştıralım: Düşünün ki bir adam hiç görmediğimiz akıllı bir telefonu tasarlıyor ve bütün dünyadaki insanlar bu akıllı telefonu kullanıyor. Ve hiç birimiz bu akıllı telefonu yapamadığımız gibi nasıl çalıştığını dahi anlamıyoruz. Ve aradan milyonlarca yıl geçiyor ve biri çıkıp o akıllı telefonun nasıl çalıştığının sadece bir yönünü basitçe izah ediyor. Ve biz onu göklere çıkarmak maksadıyla ödüllendiriyoruz. Evet, garipsenmesi gereken işte bu nokta.

Şimdi Aziz Sancar’a geri dönelim: Malumunuz tek bir insanda 100 trilyondan fazla hücre var. Diğer canlılarda da hakeza milyonlarca, trilyonlarca hücre bulunuyor. Ve trilyonlarca canlının, trilyonlarca hücreleri milyonlarca yıldır mükemmel bir iş yapıyor ve biz bunu nasıl yaptıklarını daha yeni yeni anlıyoruz. Hücrelere kusursuz olarak yaptıkları bir işi öğretmiyoruz, olanı sadece bir nebze açıklamak için çabalıyoruz.

Sözün burasında hücreyi konuşturan, onun hal diliyle söylediklerini bize tercüme eden Bediüzzaman’a kulak verelim bakalım, onun kulağıyla hücre ne diyor dinleyelim:

Ben çendan küçücük bir şeyim, fakat pek büyük vazifelerim, pek ince münâsebetlerim ve bedenin bütün hüceyrâtına ve heyet-i mecmuasına bağlı alakalarım var. Ezcümle evride ve şerayin damarlarına ve hassase ve muharrike asablarına ve cazibe, dafia, müvellide, musavvire gibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazifelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve asab ve kuvveleri teşkil ve tanzim ve istihdam edecek bir kudret ve ilim sende varsa ve benim emsalim ve san’atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrat-ı bedeniyeye tasarruf edecek nafiz bir kudret, şamil bir hikmet sende varsa, göster; sonra “Ben seni yapabilirim” diye dâvâ et. Yoksa haydi git!

(Sözler, 32. Söz, 1. Mevkıf)

Hücreler burada adeta lisan-ı haliyle meydan okuyor ve sanki şöyle diyor: Küçüklüğümle beraber yaptığım işleri ve hikmetleri anlamaktan ve izah etmekten bile çok acizsin ey insanoğlu! O halde aklın varsa bunları kendi kuvvetimle yapamadığımı da bilirsin; o halde yaptırana yüzünü çevir, O’nu tanı, O’nu bil.

Elhasıl: Mahlûkatın en akıllısı olan insan akılsız, şuursuz olan hücrelerin binlerce yıldır yaptığı basit bir işin nasıl yapıldığını yeni öğreniyor. Eğer bu olağanüstü işleri şuurlu bir şekilde yapanın hücre olduğu kabul edilirse, her bir hücrenin bütün insanlık aleminden çok daha akıllı olduğuna hükmetmek gerekmez mi? Bunu kim iddia edebilir? Öyle ise Aziz Sancar’ın ancak milyonda birini keşfettiği bir hakikati her hücreye kusursuz, hatasız, mükemmel bir şekilde milyonlarca yıldan beri yaptıran sonsuz kudret, ilim, irade ve hayat sahibi bir yaratıcının varlığı gündüz ortasında güneşin varlığı gibi aşikârdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım