İstiazeden uhuvvete

İstiazeden uhuvvete

İNSANIN YAŞADIĞI imtihanların büyük bir bölümünün konusunu diğer insanlar oluşturur. Bu diğer insanlar kategorisinde ise mekân ve zaman açısından uzakta olanlar değil en yakında bulunanlar ilk sıralarda yer alır. Dargınlıklar, kırılmalar, incitmeler, kalp kırmalar, beklentiler en yakın olan insanlarla yaşanan hadiselerdir çoğu zaman. Gündelik hayat bu açıdan oldukça riskli bir alandır. Bu riskleri bertaraf etmek mümkün değilse de yaşanan hadiselere bakış açımızı değiştirmekle etkilerini hafifletmek mümkündür.

Bakış açımızı tashih edecek hakikatlerden biri Hikmetü’l-İstiâze risalesinin Beşinci İşaret’inde anlatılıyor. Risalenin ana konusu şeytandan istiâze sırrı olmakla birlikte, Beşinci İşaret’in doğrudan uhuvvete bakan bir yönü var. Zaten Uhuvvet Risalesi’nde de bize gelen bir fenalık durumunda şeytanın hissesini ayırmaktan söz edildiği için (“Nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp o adama adavet değil belki nefsine mağlup olduğundan acımak ve nedamet edeceğini beklemek) şeytandan istiazeye dair olan bu risalenin de uhuvvete bakan bir yönünün olması anlaşılır bir durumdur. Beşinci İşaret bu yönüyle Uhuvvet Risalesi’nde izah edilen nefis ve şeytanın hissesini ayırma meselesinin bir nevi şerhi hükmündedir.

Beşinci İşaret, Bediüzzaman’ın ilk bakışta anlam veremediği birtakım meseleleri sorgulamasıyla başlar:

Cenâb-ı Hak kütüb-i semâviyede beşere karşı Cennet gibi azîm mükâfat ve Cehennem gibi dehşetli mücâzâtı göstermekle beraber çok irşad, ikaz, ihtar, tehdit ve teşvik ettiği halde; ehl-i iman bu kadar esbab-ı hidayet ve istikamet varken hizbüşşeytanın mükâfatsız, çirkin, zayıf desiselerine karşı mağlûp olmaları bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba iman varken Cenâb-ı Hakkın o kadar şiddetli tehdidâtına ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl iman gitmiyor? اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا sırrıyla şeytanın gayet zayıf desiselerine kapılıp Allah’a isyan ediyor.

Müminlerin yaşadığı ve zahiren çelişkili görünen bu mağlubiyeti örneklendirmek üzere bazı arkadaşlarında gördüğü değişiklikleri de ekler Bediüzzaman:

Hatta benim arkadaşlarımdan bazıları yüz hakikat dersini kalben tasdik ile beraber, benden işittiği ve bana karşı da fazla hüsn-i zannı ve irtibatı varken kalbsiz ve bozuk bir adamın ehemmiyetsiz ve riyakârane iltifatına kapıldı; onun lehinde, benim aleyhimde bir vaziyete geldi. “Fesübhânallah” dedim. “İnsanda bu derece sukut olabilir mi? Ne kadar hakikatsiz bir insandı!” diye o biçareyi gıybet ettim, günaha girdim.

Bu noktada kendi hayatımıza bakıp nice yakınımız hakkında “Fesübhanallah, insanda bu derece sukut olabilir mi? Ne kadar hakikatsiz bir insandı!” dediğimizi düşünebiliriz. Bediüzzaman bizi bu noktada yargılayıcı bir tutumdan anlayıcı bir yaklaşıma davet etmektedir. Yargılayıcı tutumun neticesini “O biçareyi gıybet ettim, günaha girdim” şeklinde ifade eder. Anlayıcı yaklaşımda ise netice değişir:

Hem benim o biçare arkadaşım da yüz ders-i hakikati bir herifin iltifatına feda etmesi, düşündüğüm gibi çok sukut ve dehşetli alçaklık olmadığını anladım, Cenâb-ı Hakka şükrettim, o vartadan kurtuldum.

Peki Bediüzzaman’ın düşüncesini değiştiren ve bize de ders olarak bıraktığı hakikat nedir? Nedir o hakikat ki elde ettiğimizde “çok sukut ve dehşetli alçaklık” gibi görünen hadiselerin aslında öyle olmadıklarını bize gösterecek? Bediüzzaman’ın ilk önce “hakikatsiz bir insan” olarak düşündüğü kişiyi “biçare arkadaşım” olarak tavsif etmesini sağlayan hakikat nedir?

Bu sorulara kısaca yaşanan hadiselerde nefis ve şeytanın hissesini ayırma hakikati olarak cevap verebiliriz: “Çünkü –sabıkan dediğimiz gibi– şeytan cüz’î bir emr-i ademî ile insanı mühim tehlikelere atar. Hem insandaki nefis ise şeytanı her vakit dinler. Kuvve-i şeheviye ve gadabiye ise şeytanın desiselerine hem kabile hem nâkile iki cihaz hükmündedir.” Fenalık yapan kişiyi Bediüzzaman’ın nazarında “biçare” yapan ve şefkatle bakmasını sağlayan sır budur.

Dahası şeytanın hissesini doğru ayırdığımız takdirde veya hakkıyla istiaze ettiğimizde esma tefekkürümüzü de derinleştirebiliriz:

İşte bunun içindir ki Cenab-ı Hakkın Gafûr, Rahîm gibi iki ismi tecellî-i âzamla ehl-i imana teveccüh ediyor. Ve Kur’ân-ı Hakîm’de peygamberlere en mühim ihsanı mağfiret olduğunu gösteriyor ve onları istiğfar etmeye davet ediyor. Bismillâhirrahmânirrahîm kelime-i kudsiyesini her sure başında tekrar ile ve her mübarek işlerde zikrine emretmesiyle kâinatı ihata eden rahmet-i vâsiasını melce ve tahassungâh gösteriyor ve فَاسْتَعِذْ  emriyle اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ  kelimesini siper yapıyor.

Hasılı On Üçüncü Lem’a’nın Beşinci İşaret’inde istiazeden uhuvvete giden bir yol vardır. Bu yol insani ilişkilerimiz için olmazsa olmaz niteliktedir. Şeytanın hissesini ayırmadığımız her meselede kardeşimizi, anne-babamızı ve arkadaşımızı şeytanlaştırma tehlikesiyle karşı karşıyayız.

Share

2 thoughts on “İstiazeden uhuvvete

  1. MAŞAALLAH ALLAH razı olsun Fatih. Çok ince bir hakikati anlamamiza vesile oldun. Hakkaten bu manayı bu şekilde anlamaya şu zamanda çok ihtiyacamiz var. Çünkü bize göre insanların çoğu sukutta gibi görünüyor ama hakikatte her an nefis ve şeytanın tuzaklarına hedef olduğumuz için daima muavenete muhtacız!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: