Risale-i Nur’un mânâ dünyasına olduğu gibi girebilmek-9: Birinci Söz anahtarı

Risale-i Nur’un mânâ dünyasına olduğu gibi girebilmek-9: Birinci Söz anahtarı

Adeta basit, me’luf birer kelime iken latif mânâların definelerine birer anahtar vazifesini görüyor.
Yirmi Beşinci Söz’den

Sikke-i Tasdîk-i Gaybî’de “Bismillah Risalesi” diye latif bir isimle tesmiye edilen Birinci Söz’ün, Nur’ların ilk risalesi olmasında birçok hikmet ve sır olduğunu düşünenlerdenim. Risalelerin Hakîm ismine üst perdeden mazhar olduğunu iddia eden Bediüzzaman gibi bir muhakkik ve dikkatle muhatap olanlar için bütün risaleleri kelime kelime bu iddiasına delil olan Risale-i Nur külliyatı mezkur müddeâmda haklı olduğumu bana söylüyor.

Birinci Söz tek başına okunduğunda da birçok hikmet, feyiz ve ibrete medardır. Bütün külliyatla beraber düşünerek okunduğunda ise adeta gelecek bütün risalelerdeki temel usûlleri barındıran bir anahtar risale konumunda görünmektedir. Bir nevi Risale-i Nur donanımının çekirdek yazılımı hükmündedir.

O halde Bismillah diyerek anladığımız miktarca anlatmaya başlayalım..

1 Birinci Söz’e girmeden evvel en başta Efendimiz’e (asm), sonra ailesine ve sonra da bütün ashabına salât ve selam getirilmesi, Risale-i Nur’un İslamî itikâd içerisinde Ehl-i Sünnet yolunu yüce tuttuğunu gösterir.

İslam tarihi boyunca Efendimiz’e (asm) zâhiren laf söylememekle beraber, ailesinden ve/ya ashabından bazı şahıslara dil uzatan fırkalar çokça zuhûr etmiş ve hâlâ da meydandadır. Hâlbuki Hz. Peygamber’in (asm) hayatı boyunca kendilerini herkesten üstün tuttuğu ve övdüğü bu büyük zâtlara muhalefet etmeyi meslek haline getiren akımlar, şuurlu olsun şuursuz olsun doğrudan Efendimiz’e (asm) bağlanan o nurânî zincire ilişmektedir. Nur Risaleleri böyle bir sapmadan münezzehtir. Dahası onların iddialarına kuvvetli hüccetlerle cevaplar da vermektedir.

2- “Ey kardeş!” hitabı tek başına önem arz eder. İslamî irşad geleneğinde büyük zatların muhataplarına karşı kullandığı “ey oğul!, ey tâlip!” gibi hitaplar yerine böyle bir hitabın tercih edilmesi, Üstad hazretlerinin bu mesleğin mensupları arasında “esas olarak” ne tür bir bağ kurmak istediğinin de göstergesidir:

Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vâsıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vâsıtalarıdır.

3- “Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilatıyla…” ifadesinde Risale-i Nur’un beliğ konuşacağı bize gösteriliyor kanaatindeyim. Kişiye anlayacağı bir üslupla, anlayacağı temsillerle meseleyi anlatmak muktezâ-yı hâle mutabakatın şe’nindendir. Demek herkese uğraşı, ilgi alanı ve merakları üzerinden mutabık bir üslup ve misallerle meseleyi izah etmek, hale uygun hareket etmek gerektir ki Hakîm isminin muktezâsı da budur. Mesela daha akıl merkezli yaklaşan birine tefekkür ağırlıklı, musibete uğramış bir dertliye teselli ağırlıklı bahislerle yaklaşmak da bu beyanda zikredilebilir.

4- “Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum” cümlesi insanın bütün gizli iddialarını, benlik kokan tavırlarını, nefsanî tekebbürlerini eritip bitirecek kadar tesirli. Demek bütün risalelere bu nokta-i nazardan muhatap olmak, ameliyat masasına başkalarını değil kendimizi yatırıp her bahsi cerrahî bir operasyona sokulmuşçasına bir hisle okumak, zira isyankâr nefsimizin bu hakikatlere yana yakıla ihtiyacının olduğunun şuuruna varmak, Risale-i Nur’a muhatabiyetimizde esastır. Zaten ancak kendi nefsini iknâ edip ıslah edebilenin sözü müessir olur. Yoksa taklitte kalır, bu eserlerin kuvvetli hüccetlerini göremez ve gösteremeyiz.

5- “Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü…” satırında Risale-i Nur’un esas kaynağını buluruz. Her risale, Kur’ân’ın bir veya birkaç âyetini bu asrın fehmine münasip bir şekilde tefsir etmek, o büyük ummandan istifademiz için arada köprü olmak vazifesi taşımaktadır. Materyalizmin müfredatlaştığı, sefahatin yaygınlaştığı, enaniyetin düsturlaştığı bir asırda bu imanî köprü zarûret haline gelmiştir. Yoksa kendi küçük, kırık, dar köprülerine güvenip işe kalkışanlar asrın mahiyeti gereği büyük bir tehlike içerisindedir. Sâdık bir keşfe istinaden söylenilen bir yerde kırk kişiden bir-iki kişinin imanını kurtararak ahirete gidebilmesi meselesi şaka bir hâdise, lâkayt kalınabilecek bir bilgi kesinlikle değildir.

Risale-i Nur talebeleri de hem hâlleriyle hem de kâlleriyle bu Kur’ân-Risale ilişkisini yansıtmakla vazifelidir. Sâir din kardeşlerinin bu konudaki hüsn-i zan imtihanları kolaylaştırılmalıdır. Milyonlarca mütehayyir bu hakikatlere aç beklerken suizanda ısrar edecek olan muannidlerle de enerji ve vakit israfı yapılmamalıdır. Zira hararetten yanan midenin su için kıvranması gibi tevhidî inancı kaybetmeden dolayı sersemleşen ruhlar da yana yakıla bu imanî hakikatlere muntazır beklemektedir..

6- “Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız” ifadesinde “onunla” değil “ona” kelimesinin tercihi dikkat çekicidir. Biz besmeleyi bizim kendisi “ile” bazı şeylere başladığımız bir mübarek kelamdan ibaret görürken burada farklı bir açıdan Besmelenin “kendisine” başlanacağı söylenmektedir. Bu ne demek olabilir? Burada Bismillah kelâmının Allah’ın tüm esmâsını kapsadığını düşünürsek belki bir kapı açılabilir. Birinci Söz’de ve takip eden bütün risalelerde de açıkça görüleceği üzere Risale-i Nur metod olarak Allah’ın isimlerine yönelik tefekkürleri merkeze alır. Maksûd ve matlûp onlardır. İman hakikatlerin ispatında İslam’ı bir ön kabul yaparak işe girişmez. Kâinat şahitliğini merkeze alarak onda tecelli eden esmâ-i hüsnâlara “doğrudan yönelen” bir tefekkür sistemi kurar. Yani isimlerle başlamaktan öte isimlere başlar. Böylece bütün İslâmî akîdelere rahatlıkla iman edebileceğimiz bir tahkik zemini kurar.

Kur’ân-ı Hakîm’in birçok yerinde esmâlarla ayetin sonunu bağlamasında bir hikmet de bu olsa gerektir: Esmâlar araç değil amaçtır. Zaten “tecellî-i esmâ” hilkat-i kâinatın esas hikmetlerinden birisidir.

7- “Bil ey nefsim! Şu mübarek kelime İslam nişanı olduğu gibi bütün mevcudâtın lisân-ı hâliyle vird-i zebanıdır” cümlesinde bize iki şey söylüyor: Bismillah kelamı hem İslam nişanı hem de mevcûdâtın lisanıdır. Bana göre ilk vurguda bugüne kadar İslamî gelenekte bu kelamın genel ele alınış şekli ifade edilirken ikinci vurguyla beraber Risale-i Nur’da daha farklı bir şeyin, bu kelâmın “mevcûdat lisanı” olması boyutunun işleneceği haber ediliyor. Her bir mevcûdun diliyle değil ama hâliyle, şekliyle, vazifesiyle ve daha birçok boyutuyla nasıl Bismillah’ın terennümünde bulunduğunun çalışılacağı söyleniyor. Ve elhamdülillah, bu vaâd mükemmel bir şekilde Risale-i Nur’da ifa ediliyor, bütün risaleler buna bir şâhid-i sâdık hükmüne geçiyor.

8- “Bismillâh ne büyük, tükenmez bir kuvvet, ne çok, bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle.”
Bazen havassa dahi bildirilememiş olan imanın çok yüksek hakikatleri bizim gibi âvamın fehmine nasıl yaklaştırılabilir? İşte bu büyük vazifenin tahakkuku için Nur risalelerinde “temsil metodu”nun istimal edileceği anlaşılıyor. Müellif-i muhteremin de daha sonra tahdis-i nimet olarak ikrar edeceği gibi:

(…) Her derde lâyık devâyı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl, Kur’ân-ı Kerîmin en parlak mazhar-ı i’câzından olan temsilâtından bir şulesini, acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten, hizmet-i Kur’ân’a ait yazılarıma ihsan etti.

Benim kanaatim de o yönde ki tarikatın derin berzahlarına, felsefenin dipsiz çukurlarına ya da akademinin sonu gelmez tartışmalarına girme mecburiyeti olmadan temel iman hakikatlerini herkese ders veren bu eserlerden dolayı Hakîm-i Rahîm’e ne kadar şükredilse azdır. Rabbim istifademizi ziyadeleştirsin.

9- “Evet bu kelime öyle bir definedir ki senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar.
Risale-i Nur mesleğinin en çekirdek esasları olan acz ve fakr, demek Bediüzzaman’ın hususî bir tercihinden öte böyle sağlam ve değişmez bir ontolojik temele dayanıyor. Zira kudreti ve rahmeti nihayetsiz bir Rabb-i Zülcelâl’e kul olan, dolayısıyla o nihayetsizlik karşısında hiçbir iddiası olamayacak olan aciz ve fakir insanın yapabileceği en mâkul ve makbul iş nihayetsiz acz ve fakrını ilan edip O’na sığınmaktan başka ne olabilir? Yani paradoksal bir hakikat: Rezilliğini ilan ettiğin ölçüde vezir, aczini ilan ettiğin ölçüde kâdir, fakrını ilan ettiğin ölçüde zenginsin.

10- “En güvendiğin salâbet ve hararet dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki o ipek gibi yumuşak damarlar birer Asâ-yı Mûsâ (a.s.) gibi فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisal ederek taşları şak eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince, nâzenin yapraklar birer âzâ-yı İbrahim (a.s.) gibi ateş saçan hararete karşı يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَسَلاَمً  âyetini okuyorlar.”
Nur Risalelerinin metodik olarak muvaffak olduğu en muazzam işlerden birisi de bu cümlede bize göz kırpıyor: Kur’ân’da yer alan teklifî âyetlerin, kâinatta yer alan tekvinî âyetlerle izah ve ispat edilmesi. Böylece Üstad’ın ifadesiyle “bütün kâinatı bir Kur’ân gibi okuyabilecek seviyeye” her insan derecesi nisbetinde gelebilmektedir ki yüksek bir tahkiki iman boyutudur. Yine onun ifadesiyle bu durum, medreselerde on beş senede gelinebilen tahkikî iman seviyesine –hakkı verilerek muhatap olunursa– Risale-i Nur vesilesiyle on beş günde çıkmaktır ki hız asrı olan bu çağın insanı için müthiş bir imkân, harika bir ihsân olsa gerektir.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

Abdülhamid Karagiyim
Share

3 thoughts on “Risale-i Nur’un mânâ dünyasına olduğu gibi girebilmek-9: Birinci Söz anahtarı

  1. Allah razı olsun Abdülhamit abi, istifadeye medar güzel bir yazı olmuş. Bir iki noktanın üzerinde daha fazla araştırma yapılabilir kanaatindeyim:

    • 2.maddeyle ilgili olarak, Islam geleneğinde “Ey kardeş!” şeklinde bir irşad usulünün olmadığından emin miyiz? Bu noktada dediğin gibi Üstad yeni bir usul getirmiş de olabilir; ama bunun ortaya konması gerekir.
    • Bu okuma biçimi 7.madde’ye de yansımış. Yine aynı soru burda da geçerli: gelenekte Bismillah’ı bu şekilde okumaya tabi tutanlar olmadığından emin miyiz?

    Belki de bu noktalarda da bir süreklilik söz konusudur. Nur talebeleri olarak işin tecdid kısmına daha meyyaliz, bir parça tevakkuf ve tahkik etmeyi o açıdan önemli buluyorum.

  2. Allah cümlemizden râzı olsun Fatih kardeşim.

    “Kesinlikle olmamıştır!” diyebilir miyim? Elbette hayır. Bütün literatürü nasıl tarayabilirim. Zaten dikkat ettiysen yazıda öyle bir iddia da yok. Ama kendi okuma/gözlemlerim ve işin ehlinden dinlediklerim neticesinde şu kanaat bende hâsıl oldu: Bu nüanslar İslam düşünce geleneğinde işlense bile bunu hem sistematik bir şekilde ortaya koyan hem de umuma yol hâline getiren Risale-i Nur olmuştur.

    Bu kanaatimi destekleyecek veriler mevcut. Mesela bu zamanın şahıs zamanı olmaması ancak eski asırlarda ferdîyetin makbul olması, neden “ey kardeş!” hitabına geçildiğini anlamak için bir kapı açabilir.

    Ve ilk defa bu modern çağda kâinatı materyalizme alet ederek fen ve felsefe cephesi saldırdığı için yine kâinatı kullanarak imanî bir tefekkür sistemi inşa edilmesi, 7. maddedeki görüşü destekliyor. Zira eskiden böyle bir “sistemli karşı koyuşa” acil ihtiyaç yoktu.

    Düşünmeye, tahkike devam elbette…

  3. Tahkikli okumalarımızı artırmaya çok ihtiyacımız var En önemlisi de Başta nefsimize nefsimize nefsimize Kalbine Kalemine güç verilsin SayınSavcım

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: