Tefekkür-i müteferrika

Tek dünyalık yaşamdaki akıl tutulması

Ahiretin mevcudiyetinin ispatı meselesini şimdilik bir kenara koyarak şunu çok net bir şekilde tespit etmeliyiz ki, ölümden sonra bir hayatın varlığı hakkında emin olunamasa dahi, yüzde yüz yokmuş gibi yaşamak, ister Müslüman ister ateist, ister Türk ister İsveçli olsun tam bir aklın iptali halini (divanelik) işaretliyor. Nasıl?

Süleyman Ragıp Yazıcılar’ın İnsan Mesafedir kitabında geçen güzel bir örnek vardı. Tanımadığımız bir adam bize “Eve giderken şu sokaktan geçersen dikkat et! saldırgan bir kuduz köpek bekliyor” dese, yüzde bir ihtimalle olsa dahi o yolu tercih etmeyiz. Zira ihtimal küçük olsa dahi neticesinin korkunçluğu insanı ürkütür, caydırır.

Peki ya “el-emin” lakabını düşmanlarına dahi kabul ettirmiş Efendimiz aleyhissalatu vesselam başta olmak üzere yüz binlerle enbiya, milyonlarla evliya ve asfiyadan oluşan, hayatları boyunca dürüstlükleriyle iştihar ettiklerine tarih ve siyerin şehadet ettiği bir cemaat-ı muhteşem “Öldükten sonra da hayat var, Cennet var, Cehennem var, ebedî orada kalınacak” diyor ve  bu ihtarlar hiç yokmuşçasına, lakaytça yaşanıyor? Akıllıca mı?

Az ve öz

Kur’an-ı Hakîm’de mealen “Kime hikmet verilirse o kimseye birçok hayır verilmiş (hayran kesîrâ) demektir” demek suretiyle “hikmet” ile “hayran-kesira” arasında eşleştirme yapılması neden olabilir?

Kesret dünyasındayız. İnsan çok, eşya çok, konuşan çok, yazan çok, seven çok, sevmeyen çok, çok da çok… Ve bu kadar çoklar arasında, çokların çoğu insana faydadan ziyade zarar veriyor. Çok insan var ama hepsiyle dost olamam ki, çoğu da dost olmaya layık değil belki de. Çok elbise var ama hepsini giyemem ki, çoğu da bana yakışmayacak zaten. Çok yazar var ama hepsini okuyamam ki, çoğunun konusu beni pek de ilgilendirmiyor bile. O zaman kimlerle dost olmalı? Neleri beğenmeye layık görmeli? Hangi yazarlar okunmalı? Hangi yolu seçersem beni gerçek varoluş hikmetime yanaştıracak? Bu kadar hikmetsiz çokluk arasında “tam bana göre” diyebileceğim hikmetli yolu bulmam nasıl mümkün olacak?

“Bütün çokların sahibi” olandan başka hiç kimse beni bütün bu keşmekeşten arındırıp en selametli yola sokamaz. Demek hikmet öyle bir “hayır” ki “kesret” dünyasının keşmekeşinden sizi çekip alıyor ve en doğru şeylerle, en doğru zamanda ve en doğru şekilde muhatap kılacak bir nimete vâsıl ediyor. Kime hikmet verilmişse ona bir “hayran kesira” verilmiş oluyor.

Paylaş (sadece ben)

Malum Facebook’ta paylaşım yapmadan önce gizliliği düzenlerken böyle bir seçenekte çıkıyor. Bu sayede herkesle değil sadece kendinizle paylaşabiliyorsunuz gönderinizi. Sembolik olarak çok manidar. Gerçekten de insan “özel” kıvamda yaratılmış bir mevcutsa –ki öyle olduğuna iman ediyorum, herkesle her şeyi paylaş(a)mamalı. “Bu güzellik de bana kalsın, bu, beni, bana özel olarak inşa etsin” diyebileceği şeyleri olmalı insanın. Zaten aksi halde nasıl iç dünyamızda derinleşebiliriz ki? Düşünün elinizdeki bardağa su dolduruluyor ve siz doldurulan suyu bekletmeden döküyorsunuz. Nasıl o bardak dolacak ve kana kana içeceksiniz?

Aynen bunun gibi insan da kendi kalbine emanet edilen bazı hikmetli ve hakikatli düşünceleri hemen âfâka iletmemeli. Aman hemen paylaşayım, hemen birilerine anlatayım gibi koşuşturmacalara kaptırmamalı kendini. Bir dur, bekle biraz. Belki de onlar sana özel kalmalıydı. Rabbin sana, yalnızca sana duyurmak istedi o hakikati. Belki de orada tecelli eden vâhidiyet değil ehadiyetti. Senle tabiri caizse biraz hasbihal etmek istiyordu. Sense kaçtın. Evet evet kaçtın. Kendinle baş başa bırakmak istemedin o hakikati. Kendinle baş başa kalırsan kalbinle baş başa kalacağını, kalbinle baş başa kalırsan Rabbinle baş başa kalacağını bildiğin için girmek istemedin o yükün altına. Savunmasız olacağını biliyordun zira. Başkalarına hava atabilirdin ama Rabbine asla. O değil mi zaten bütün “kendisiyle hava atılan şeyler”in tek sahibi? Kime, neyle gösteriş yapıyorsun? Kimden kime gösterişe kalkıştığını bil, sus.

Sosyolojik değil ontolojik Müslüman

Taklidi değil tahkiki Müslüman olmanın lüzumunu kendimce böyle ifade ediyorum bazen. Sosyolojik olarak yani Müslüman topraklarında doğup büyüdüğünüz için “ister istemez” Müslüman olmak ile düşünerek, dertlenerek, tahkik ederek Müslüman olma arasında çok fark olsa gerek.

Üstadımın bana en değerli gelen hususiyetlerinden biri de budur. Mesela On Üçüncü Lem’anın Beşinci İşaret’ini açıp bakın. Bediüzzaman’ın “Ehl-i iman bu kadar esbab-ı hidayet ve istikamet varken hizbüş-şeytanın mükâfatsız, çirkin, zayıf desiselerine karşı mağlûp olmaları bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba, iman varken, Cenab-ı Hakkın o kadar şiddetli tehdidâtına ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl iman gitmiyor?” sorgulamasını göreceksiniz.

Aslında bu çok can yakan bir sorgulamadır. Bu sıralar Kelam İlmine Giriş isimli bir kitap okuyordum. Orada daha net gördüm ki büyük günah işleyenlerin küfre girip girmediği meselesi asırlarca İslam âlemini meşgul etmiş. Pek çok yol ayrılıklarına, kalp kırgınlıklarına hatta dahili çatışmalara sebep olmuş. Ondan sonra bilhassa İmam Eş’ari ve İmam Maturidi’nin gelip Ehl-i Sünnet akaidinin sistemleşmesinden sonra saflar netleşmiş. Ehl-i Sünnet’in bu konudaki tavrı açık: Büyük günah işleyen ne kâfir olur ne de iman ve küfür ortasında kalır. Günahkâr da olsa bir mümindir, hakkındaki hüküm de ahirette Allah’a kalmıştır. Mesele kısaca böyle.

Peki Bediüzzaman doğuştan bir ehl-i sünnet olarak bu “verili bilgi”yi hemen tasdik edip kendi iç âleminde meselenin üzerini örtüyor mu? Hayır. Çok düşünüyor. Bir türlü anlamlandıramıyor. Ondan sonra bazı hakikatlerin dünyasına açılmasıyla beraber rahatça söylüyor:

Sonra sabık işaretlerdeki hakikat inkişaf etti, karanlıklı çok noktaları aydınlattı O nur ile lillâhilhamd… günah-ı kebâiri işleyen küfre girmediğini; hem Mutezile mezhebi ve bir kısım Hariciye mezhebi ‘günah-ı kebâiri irtikâp eden kâfir olur veya iman ve küfür ortasında kalır’ diye hükümlerinde hata ettiklerini…anladım Cenâb-ı Hakk’a şükrettim, o vartadan kurtuldum.

Elhamdülillah. Ben de Üstadım vesilesiyle Cenab-ı Hakka şükrettim, takliden değil tahkiken intisap etmenin asıl mesele olduğunu anladım. Ve bu beni çok rahatlattı. Zira iddia sahibi olmadığı bir meselede iddialıymış gibi görünmek kadar insana ağır gelen bir şey olmasa gerek.

Gerçek yüzüm hangisi

Hakikattar meseleleri konuşurken ki yüzüm gerçek yüzüm mü? Ya da sosyal medyadaki yüzüm? Mütemadiyen tefekkürle meşgul, hep hayrı isteyen, hiç kötü yönü olmayan biriymiş gibi? Hayır değil. Kötü yönlerim de var, günah, hata ve isyanlarım da çok. Rabbimin nazarında kim bilir ne çukurlarım var. Bütün açık kapılarım onun mâlumu. Ama şu gerçek bizi ümitlendiriyor ki o Settar.

Baksana yüzüne; kulağını, burnunu, ağzını, içindekilerle beraber nahoş bir şekilde tasvir edebilecekken setreylemiş onları ve nakış nakış çevreleyerek güzel bir surette ilan etmiş âleme cemâlini. O halde ben neden nahoş vaziyetlerimi âleme ilan edeyim ki?

Hem o Gaffar. Allah muhafaza kâfir olmadığıma göre rahmetinden ümit kesecek değilim. “Bağışladım senin her şeyini!” hitâb-ı şahânesine muntazır olmam gerekiyor. O halde kimseye malum olmama ümidini taşıdığım hatalarımı niye orta yerde serrişte edeyim ki?

Evet gerçek ne yüzüm ne şeytan ne de melek, ancak insan olan… Bu frekansı kaybetmeyeyim yeter. Hatasıyla-sevabıyla kulluk frekansını…

Abdülhamid Karagiyim

vukufiyet'ten niyetimiz şu duanın kapsama alanına girmektir:
Şu risale bir meclis-i nuranîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübarek şakirtleri, içinde birbiriyle mânen müzakere ve müdavele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şakirtleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor.
Abdülhamid Karagiyim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.