Bir Mi’rac’dan geriye kalanlar

Üstad’ımın Mi’rac risalesinde sunduğu o külli perspektifi layığınca anlamaya ve anlatmaya ne tâkatim ne de kabiliyetim var. Ama o okyanusun yalnızca giriş ve birinci esas bölümlerinden kendi kabıma damlayanları paylaşmak da bir hayırlı başlangıç sayılır inşallah.

  1. Mi’rac meselesi erkân-ı îmâniyenin usulünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkân-ı îmâniyenin nurlarından medet alan bir nurdur.”

Buradan anlıyorum ki imanın esasları iç dünyamda derinleştikçe ve kökleştikçe mi’rac hakikatinden hissem de o derece ziyadeleşecek. İmanî meselelerdeki zafiyetim ise beni bu hakikatın idrakinden o nisbette uzaklaştıracak. O halde bir dahaki mi’rac gecesine kadar tahkikî iman eğitimine devam etmeliyim.

  1. Bazı sözlerde hakikat-i Mi’racın bir kısım lem’aları zikredilmişti. İhvanlarımın ısrarı ile ayrı ayrı o lem’aları hakikatin aslıyla birleştirmek…

Bu satırlarda da bir “meslek sırrı” gizli. Demek ki Risale-i Nur mesleğinde kardeşlerin birbirlerinden istekleri, ricaları, soruları çok mühim. Öyle ki cüz’i bir soru vasıtasıyla çok küllî hakikatlerin kapıları açılabilir. Nasıl ki Hulusi, Re’fet gibi abilerimiz açtırmış. Rabbim bizi de onların nuranî meslek anlayışlarından ayırmasın.

  1. İşte çendan o bir abddir. Ve o seyahat bir mi’rac-ı cüz’îdir. Fakat bu abdin bütün kâinâta taalluk eden bir emanet beraberindedir.

1.400 küsur sene önce gerçekleşmiş bir olayın benim bugünkü hayatım için ne önemi olabilir? Bu bahisten anlıyorum ki Mi’rac hadisesini tarihi, hususi bir olay olarak okuyamam. Hem benim için hem de tarih boyu gelmiş geçmiş bütün insanlar hatta bütün mevcudat için Mi’racı anlamlı yapan ve alakadar eden sırrı onun “külliyet” veçhesinde aramalı. Görünen o ki “her-bir-şey” Mi’rac ile alâkadar. Bir sonraki maddede bunu anlamaya çalışacağım.

  1. İnsanın câmiiyeti ve şecere-i kâinatın en münevver meyvesi olduğundan, bütün kâinâta cilveleri tezahür eden esmâ-i hüsnâyı birden âyine-i ruhunda gösterebilmesi cihetiyle, Cenâb-ı Hak tecelli-i Zâtiyle ve esmâ-i hüsnânın âzamî mertebede nev’i insanın mânen en âzam bir ferdine tecelli-i â’zam tezahür eder ki bu tezahür ve tecelli Mi’rac-ı Ahmedî (a.s.m) sırrıdır.

Bu satırlarda kâinat-insan-mi’rac üçlüsünü birleştirmek suretiyle hem kâinattaki her şeyin Mi’rac ile bağlantısı kuruluyor hem de Mi’raca tahkikî bir şekilde iman etmeye zemin hazırlanıyor kanaatindeyim. Kâinatı bütün esma-i hüsnânın tecelli yeri, insan ruhunu bu tecelli ve yansımaların birden toplanıp iletilebildiği bir nev’i santral olarak okuduktan sonra Mi’racı da bu insan-kâinat münasebetinin gerçekleştiği en üst hadise olarak gösteriyor bizlere. Devam eden satırlarda da dediği gibi Mi’rac dediğimiz hadise “o münasebetin en âzamî bir mertebesinden ibaret…” Resmen tahkiki bir Mi’raca iman eğitimi alıyorum.

  1. Mi’racın bâtını velâyettir, halktan Hakk’a gitmiş; zâhir-i Mi’rac risâlettir, Hak’tan halka geliyor.

Anlaşılıyor ki velâyet hakikatinin çıkış noktası halk iken risâlet hakikatinin çıkış noktasını Hak oluşturuyor. Bu muazzam meselenin bizim dünyalarımıza bakan şöyle bir yönü var sanırım: Mesela bir dostunuzun hâline üzülerek onun ıslahı için Cenab-ı Hakk’a duada bulunuyorsunuz. Burada halktan Hakk’a bir seyahatiniz söz konusu dolayısıyla velâyetin bir cilvesine mazhar oluyorsunuz. O samimi ve ihlaslı dua vesilesiyle Cenab-ı Hak kalbinize güzel bir mânâ indiriyor ve bu vesileyle arkadaşınıza yardım ederek onun ıslahına vesile oluyorsunuz. Buradaysa Hak’tan halka bir seyriniz var, risaletin bir cilvesine mazhar oluyorsunuz.

Bu açıdan bakınca “Eski Said-Yeni Said ayrımını velâyet-risalet denkleminde değerlendirebilir miyiz?” diye de düşünüyorum. Eski Said’in “kesbi” mücahedesinin Yeni Said’in “vehbi” Risale-i Nur’una inkılab etmesi velayet mesleğinden risalet mesleğine (velâyet-i kübra) geçişi olarak okuyabiliriz. Bu geçiş Üstad’ın, Peygamber Efendimiz’in (asm) seyr-i sülûku için söylediği “O’nun velâyeti, risâletine mebde’ olur” hakikatinin bir cilvesini içinde barındırıyor gibi. (Bunu üzerinde düşünmeye devam etmem gereken bir konu olarak kenara koyuyorum.)

Hem çok hayatî bir gerçeği de bana hatırlatıyor: kesbsiz vehb olmaz! Cenab-ı Hakîm-i Mutlak ancak gayret edene gayreti nisbetinde vermektedir. Sahib-i Mi’rac aleyhissalâtü vesselâmın ve Üstadım Bediüzzaman Said Nursî’nin Kur’an-ı Hakîm ve Risale-i Nur gibi neticeleri verecek vehbleri için nasıl muazzam ve hayranlık verici bir kesb gösterdiklerini bir de bu açıdan düşünmeliyim. Yoksa kesb-vehb dengesini tutturamadığımda vehb hakikati benim tembelliğim için kullandığım bir bahaneye bile dönüşebilir!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım