Derdim var

Herkesin bir derdi var. Bir dokunsanız bin ah işitiyorsunuz. Kimisinin geçim derdi, kimisinin daha iyi nasıl yerim derdi. Kimisinin üniversite kazanma derdi, kimisinin sınıfı geçme, mezun olma ve mezun olduktan sonra iş bulma derdi, kimisinin eş bulma, evlenme derdi. Kimisi sosyal medyada paylaşım derdinde, kimisi paylaşımları takip etme, milleti fişleme derdinde. Kimisi vatan derdinde, kimisi vatan, millet kastında. Kimisi hizmet derdinde, kimisi..! Kimisi dünya derdinde, kimisi ahiret derdinde ve imansızlık yangınını söndürme derdinde. Herkesin bir derdi var ve derdin kadar büyüksün. Acaba neleri dert ediniyorum? Benim dert olarak gördüklerim gerçekten dert mi? Ama ne olursa olsun derdim var…

Son yüzyıllarda âlem-i İslam’ın, milletimizin, bölgemizin, insanlarımızın ve kendimizin derdi hiç eksik olmadı. Ama gerçekten dert olarak gördüklerimiz dert miydi, yoksa bizim bakışımızdan ve inandığımız gibi yaşayamadığımızdan mı kaynaklıydı? Üzerinde durulması ve sorgulanması yapılan bir konudur. Ama ne olursa olsun birçok konular aklımızı, kalbimizi ve ruhumuzu meşgul etmeye devam etmektedir. Terör, siyaset, ekonomi, işsizlik, suç, sosyal değişme, kültürel yozlaşma, kendimize ve insanlara yabancılaşma, hürmetin olmayışı, merhametsizlik, güvensizlik ortamı, vefasızlık, anarşi, keşmekeş vb…

Toplumumuzun ve insanlığın bu noktada temel derdi, problemi iman meselesidir. Sayabileceğimiz, çoğaltabileceğimiz ve dert olarak ifade edebileceğimiz enfüsi âlemimizden afaki âleme kadar birçok olayın iman zaafının bir neticesi olarak karşımıza çıkmaktadır. İmanın lezzetinin alınamadığı, insanların birbiri ile kavgalı, devletlerin ve milletlerin birbiriyle kavgalı olduğu bir dünya. Aklımıza, fiilimize, işlerimize ve sokağımıza, sosyal hayatımıza yansımayan bir imanın zorunlu sonuçlarıyla cedelleşiyoruz.

Zira bizim adımız Müslüman, onun gereğini yapmaya geldiğinde, fiiliyatta birçok bahanelerimiz var. Ozan Arif bir şiirinde, “Müslümanlık çünkü adımız bizim. Adımız gibi mi tadımız bizim? Eksik mi dediğimiz kodumuz bizim? Fitnesiz fesatsız duruyor muyuz?” diyerek bu hakikate dikkat çekmektedir. İman ve imanın gereği olan Müslümanca duruş ve tavrı sergilemekten aciz kalıyoruz. Gıybet, iftira, fitne ve fesat almış başını gidiyor.

Bediüzzaman hazretlerinin Mektubat eserinde “İman ve İslamiyet farkı” tartışmasını nazara verip ve şahit olduğu bir olayı aktarması manidardır. “Eskide bazı dinsizleri gördüm ki ahkam-ı Kur’aniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette Hakkın iltizamıyla İslamiyete mazhardı; ‘dinsiz bir Müslüman’ denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki ahkam-ı Kur’aniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar; ‘gayrimüslim bir mü’min’ tabirine mazhar oluyorlar.” İnanç ve fiiliyat, bizim Müslim ve gayrimüslim yönlerimiz hakkında bilgi vermektedir. Hakiki mü’min ve tam bir Müslüman olmak veya tabir-i diğerle kâmil insan olmanın yolu da “şeriatın imanî ve amelî cenahlarıyla” birlikte hareket etmekten geçmektedir.

Etrafımızda dert olarak saydığımız veya gördüğümüz bütün şeyler aslında bir sonuçtur. Aklı başında olan bir insan bu sonuçların sebebine ve temeline inmesi gerekmektedir. Yoksa görünene göre hükmetmek yanlış sonuçlar verecektir. Müslümanların haline bakıp, İslam dini hakkında hüküm vermek sağlıklı sonuçlar vermeyecektir. Kaynaktan beslen(e)meyen ve kaynağın tadını hakkıyla alamayan insanlar hal ve hareketlerinde kaynağa perde olabilmektedirler. Burada perde olunan hak din olması hasebiyle Müslümanların büyük bir veballe karşı karşıya olmaları söz konusudur. Bunun için her hareketimizi ve davranışımızı tartarak ve irdeleyerek yapmalıyız.

Bediüzzaman hazretleri “Akaidi ve imani hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdani ve akli olan imani hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır” diyerek inanç ve ibadet arasında bir bağlantı kurar. İnançları sabit kılan ve meleke haline getiren ibadettir. Peki, ibadet olmaz ise ne olur? Bu durumda “vicdani ve akli olan imani hükümler” ibadetle terbiye ve takviye edilmediği için eserleri ve tesirleri zayıf kalacaktır. İnandığı gibi yaşayamayan, yaşadığı gibi inanan insanlar ortaya çıkacaktır. Devam eden cümlede ise “eserleri ve tesirleri zayıf kalır” hükmüne şahit olarak alem-i İslam’ı gösterir: “Bu hale alem-i İslamın halihazırdaki vaziyeti şahittir.

Yukarıda bir nebze bahsettiğimiz ve içinde kıvrandığımız bütün dert olarak bahsedilen şeyler, imani hükümlerin eserleri ve tesirlerinin zayıf kalmasıyla ilgili bir durumdur. Şahsi hayatımızda ve toplumda teslimiyet ve tevekkülün eksikliği, bütün işleri aklımıza, kalbimize ve sırtımıza alıp taşımaya çalışmamız, tevhid inancı eksikliğinin bir neticesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Halbuki biliriz ki, “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder.”

İnsanların ve milletlerin birbirine karşı adavet etmesi, husumet beslemesi, muhabbet ve uhuvvet gösterememesi, imanın tadını alamayışımız bu manada bir zaafı bize hatırlatıyor. Halbuki “Tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister.” Tevhid inancına sahib olanların kalplerinin de bir olması gerekiyor. Hz. Peygamber (ASM), “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız” buyurmaktadır.

Toplum hayatında gruplar, mezhepler, tarikatler, cemaatler olarak ayrılmışız. Evet bu fıtri bir netice, ancak bu farklılıkları kutuplaştırma aracı haline getirip, tarafgirlik ile diğerlerine karşı düşmanlık yapmak, menfi ihtilaf içerisinde bulunmak ve düşman vaziyeti almak inancımızın tesirinin zayıflığı ile ilgilidir. Halbuki “Vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder” sözünden hissemizin azlığına ve eksikliğine bir delildir.

Herkesin bir hatırası ve herkesin bir derdi var. Dertli olmak dertsiz olmaktan yine de güzel bir şeydir. Ama neleri dert ettiğimiz, dert dediğimiz şeyler gerçekten dert mi, bunların tahlilini yapmamız gerekir. Herkesin bir derdi var ve ancak derdin kadar büyüksün…

Mehmet Kaplan

Mehmet Kaplan

Süleyman Demirel Üniversitesi / Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü - Din Sosyolojisi
Mehmet Kaplan

Latest posts by Mehmet Kaplan (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım