Eşya ve Esma

Bazen insanın aklına bir anda bir hatıra gelir. Yıllar öncesi yaşadığı bir olay, o anki duyguları ile canlanır gözünün önünde. Her şeyi hissedersin. Bazen olur ki anlık da olsa zaman ve mekân mevhumunu bile yitirirsin. İşte böyle anlarda oturur düşünürüm. Sorarım kendime, “Ne oldu da böyle düşünür, hisseder oldun” diye. İnsan, fıtratı gereği geçmişiyle de geleceği ile de hüzünlenip, efkârlanıp, neşelenebilen bir varlık olması hasebiyle; hatıraların, eşyaların çağrıştırdığı duygularla düşüncelerle hemhal oluyor. Öyle kolay kolay geçmişinden kurtulamıyor.

Belki de insanı insan yapan ve olgunlaştıran, hatıralar dolayısıyla da bu çağrışımlardır. Bu bağlamda hatıralar, geçmişe ve geçmiştekilere olan bir vefadır. İnsan, kelime kökeni olarak, unutmak/unutan manasındaki “nisyan” kelimesinden türemiş olsa bile; hatırlamak, yerine göre, insan olmak demektir. Zaten insan olmak, fıtratındaki olumsuz beşeri duygulara direnip insani duyguları yaşatabilmek demektir. Başka bir ifade ile beşeriyetini hayvan olmak için değil, insan olmak için kullanabilendir âdemoğlu…

Soruya geri dönersek, hatıraların canlanmasının eşyalar ile mühim derecede bağlantılı olduğunu görürüz. Eşyalar sadece ihtiyacımız anında kullanıp, eskitip attığımız camid varlıklar değildir. Eşyalara farkında olarak ya da farkında olmaksızın duygular, anlamlar, hatıralar yüklüyoruz. Zayıf hafızamız unutsa da, okuyabilen için, eşyalar bize pek çok şey hatırlatıyor.

Kitaplığa bakıyorum onlarca kitap. Bir tanesini çekip alıyorum, bir anda bir his canlanmaya başlıyor. Sonra hafızamda anılar, hatıralar ardı ardına sanki zerrelerinden yeniden inşa olur gibi tecessüm ediyor, şekil alıyor. Aslında o kitabın, yıllar önce bana değer veren bir insanın, kısa bir notla bir şeyler yazıp gönderdiği bir hediye olduğu canlanıyor. Sonra karıştırıyorum sayfalarını ve daha evvel okuyup hissettiğim duygular beliriyor yavaş yavaş. Bazen hüzünlü bazen tebessümlü bir duygu hâsıl oluyor.

Masanın üzerine dikkat kesiliyorum; bir bardak. Her zaman içtiğim yeşil çayın kalıntısı olduğu bir bardak. Sonra yeşil çay deyince aklıma bana bol bol yeşil çay iç deyip zayıflamamı arzu eden değerli bir insan canlanıyor. Bir bakıyorum, “Ali Bayar, bugün yeşil çayını içtin mi bakayım” cümleleri ışık hızında âlem-i misalden âlem-i manaya zuhur ediyor. Sonra biraz tebessüm hâsıl oluyor. Kalkıyorsun bir yeşil çay demliyorum…

Dışarı çıkacak oluyorum, üzerine giymeyi denediğim bir gömlek hafızamı dürtüp duruyor. Çıkıyorum dışarıya şehrin her yeri hatıra dolu. Canlanıyor canlanabildiği kadar.

Velhasıl, insanın eşyalar ile bağlantısı çok güçlü. Diyorum sonra kendime, “Bu kadar çağrışımın bir hakikati olmalı; insan nesnelerin çağrışımında boğulması için, hatıralar ile geçmişte takılıp kalması için verilmemiş bu özellik” diye…

Sonra “eşya” ile “hakikat” kelimeleri bir çağrışım yapıyor zihnimde ve eski evliyaların şu cümlelerini hatırlıyorum:

Hakiki hakaik-ı eşya, esma-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir.

Her eşyanın malumdur ki bir mahiyeti var. “Bu nedir? Ne işe yarar?” gibi sorulara verilecek cevap mahiyetine dair cevaplar verir. Anlıyorum ki aslında eşyanın mahiyeti ile ilgili kısmı, ekseriyetle beşeriyetimizle alakalıdır. Peki, eşyanın hakikati ile alakalı olan sıfatımız ne? Cevaptan evvel eşyanın hakikati ne demek ona odaklanalım. Eski evliyaların beyanatıyla ve Risale-i Nur’un müellifinin iktibasıyla keşfettiğimiz bu veciz mana şudur ki; “hakiki eşyanın” hakikatinin Allah’ın isimleri olduğunu ve her bir hakikatin istinad noktasının bir esma olduğunu, genel ifadesiyle de eşyanın hakikatinin esmanın eşya üzerinde tecellisi olduğunu işaret etmesidir.

Bir misalle ifade etmek gerekirse, bir maddenin, ister görülebilen ister görülemeyen enerji formatında olsun, var olabilmesi için, varlık ve eşya sıfatını alabilmesi için, vücub âleminden vücut âlemine “kün emri” ile intikal edebilmesi için laakal Allah’ın bir isminin tecelli ediyor olması gerektir. Yani Allah’ın kudret sıfatının dolayısıyla Kadir isminin veya Kayyum isminin ve hakeza başka isimlerin tecelli etmediği bir atom ya da atom altı partikülün var olması, hareket edebilmesi, ayakta durabilmesi mümkün değildir. Belki de felsefenin “Gerçek/hakikat nedir?” diye arayıp durduğu mevzu bu olsa gerektir.

Demek ki eşya ile olan irtibatımız sadece eşyanın mahiyeti ile sınırlı değil, eşyanın hakikatiyle de doğrudan ilgilidir. Eşyanın beşeri dünyamızdaki çağrışımları bizi düşünce ve duygu dünyasına nasıl sürüklüyorsa, aynı zamanda da milyonlarca saikle bizi esma-i ilahiyeye sevk ediyor. Asıl odaklanmamız gereken husus burasıdır.

Mesela, evin bir köşesinde bir vazo vardır ya da saksı. Onun içinde rengarenk güzellikte bir çiçek. Nihayetinde çiçek de saksı da bir eşyadır. Güzellik dedik ya aklımıza evvelen esma-i ilahiyeyi bilenlere Allah’ın cemal sıfatını ve Cemil ismini çağrıştırır, hatırlatır. Kurumasın, canlı kalsın diye her gün sularız o çiçeği. Canlı dedik ya aklımıza hayat kelimesi gelir. Hayat kelimesi Allah’ın Hayy ismini çağrıştırır. O çiçek dimdik ayaktadır dallarıyla ve gövdesiyle. Oradan geçeriz her şeyi ayakta durduran Kayyum’a… Sonra Kadir’e, sonra her şeyi hikmetle yaratan Hakim’e, ism-i Saniye ve hakeza…

Eşyanın mahiyetinde beşeriyetimizle boğulmak mı, yoksa eşyanın hakikatini görüp, insaniyetimizle eşyanın sahibini hatırlamak mı? Bütün mesele bu?

Zamanında bize değer verip, bize hediye takdim etmiş bir insanın eşyası üzerinden, hediye sahibini hürmetle hatırlamak ve hediyesinin çağrışımlarına muhatap olmak, vefakârlıksa, ona saygıysa; bütün kâinatı zerrelerinden gezegenlerine kadar bize takdim etmiş bir zatın hediye-i kübrasını hatırlamamak ve çağrışımlarına, yani esmasına kulak vermemek asıl vefasızlık değil mi?

Muhteşem bir Kur’an tefsiri olan Risale-i Nur müellifinin şu ifadesi konu bağlamında gayet manidar:

İnsan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibarıyla bir kıymet alır.

Allah katında insanın kıymeti Allah’ın esmasına muhatabiyeti nispetindedir. Kıymettar mı olmak istiyoruz? O zaman, eşya-i kübra olan kitab-ı kâinatın harflerinin hakikatleri olan Allah’ın o güzel isimlerini öğrenmeli, kâinattaki zerreler adedince bize çağrışım yapan esma-i ilahiyeye muhatap olmalı ve onu okumalıyız.

Duygularımızın hakikatini eşyanın mahiyetine değil, eşyanın hakikatine sarf etmeliyiz. Asıl vefakârlık budur!

O’nu hatırlamanın en güzel şekli budur.

Ali Bayar
Ali Bayar

Latest posts by Ali Bayar (see all)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım