Risale-i Nur’un dönemi geçmedi mi?

Belki siz de denk gelmişsinizdir böyle düşünenlere. Böyle düşünmelerinin çeşitli sebepleri olabiliyor; kimi dilini beğenmez, kimi yeterince modern bulmaz vs. Ben kötü niyetlileri bir kenara bırakarak iyi niyetli mütehayyirler ve elbette başta kendi nefsim için bu konuda birkaç kelam söylemek istiyorum.

Risale-i Nur’un dönemi geçti mi, hayır! Risale-i Nur Kur’ân-ı Hakîm’den aldığı metot sayesinde yanlışlanabilir bilimsel teoriler değil yanlışlanamayan kâinat gerçeklikleri üzerine hakikatlerini bina eder. Böylece teoriler ve trendlere göre durduğu zemin sarsılmayan dirençli bir düşünce sistemi kurulmuş olur. Uçuk iddialar değil ayakları yere “kâinat sağlamlığı”nda basan metinler bütünü ortaya çıkar.

Misal verelim: Eğer Risale-i Nur’da ekonomiye bakış “kapitalizme reddiye” gibi bir başlık altında değerlendirilseydi bu durumda ömrü kapitalizmin ömrüne bağlı olan yani kendi ayakları üzerinde değil karşı tarafın sırtına binmiş halde duran bir metin ortaya çıkardı. Hâlbuki mesele “kâinat içine kök salmış” olan iktisat düsturu üzerinden temellendirilir ve “İktisat Risalesi” isimli hakikattâr ve herkesin “her vakit” faydalanabileceği bir risale ortaya çıkar.

Ya da insanın benliği/egosu meselesini tahlil ederken o zaman dolaşımda olan modern psikoloji teorileri üzerinden giderek hakikate yol açmaya çalışsaydı bu durum gene duruş hatası olur ve metinlerini ölümlü kılardı. Bu konuda Kur’ân’ın Ahzab sûresindeki bir ayet-i kerîmenin verdiği ders üzerinden yola çıkılarak çok net ve sürükleyici bir hitapla insan enesinin “temel kodları” ve vazifesinin “ne olduğu” ifşa edilmiştir. Yani ezelî hakikatlere yaslanması onu ebedîleştirmiştir.

Mutlak olan zamanlar üstü olandır
Meselenin şu boyutunu anlamak da çok mühim: Cenâb-ı Hak “mutlak” olandır. Zerrelerin muntazam dönüşlerinden Güneş’in dakik hareketlerine kadar her şey bu hakikati sessizce haykırır. Bütün kâinatın şehadetiyle ilmine, iradesine ve kudretine sınır çekilemeyendir. Ne zamansal ne de mekânsal, ne dehrî ne de kevnî açıdan isim ve sıfatlarına kayıt koyulamayandır. Bu yüzden Resûlu (asm) vasıtasıyla âleme ilan ettiği hakikatler de elbette mahiyeti icabı mutlaktır. Kamusal alan-özel alan, dini meseleler-dünyevi meseleler, ilk dönemler-modern dönemler gibi seküler, fâni ve vehmî ayrımların hiçbiri dinin hakikatlerine bir sınır çekemez. Dolayısıyla tarihsellik iddiası bir safsatadan ibaret olup Kur’ân ezelî ve ebedî bir hitapla bizlere seslenmektedir.

Risâlet vazifesini yani Kur’ân’ın dersi ve Resûl-u Ekrem’in (asm) tâlimini bu asırda, asrın bağlamına uygun bir metotla tahkim etmeye kendini adayan Risale-i Nur da bu yüzden mutlak hakikatleri dillendirir. Esmâ-i Hüsnâ merkezli bir metin örgüsüne sahiptir. Dikkatle okunduğu takdirde rahatlıkla görünür ki her hakikat birkaç esmâ üzerine bina edilmiştir. Olayı direkt Allah’ın “zât”ına değil kâinatta tezahür eden “isim”lerinin tecellilerine bağlar ve bu sayede tahkiki imana zemin hazırlamış olur. Risale-i Nur’a hakkıyla muhatap olmuş bir şahsın artık bütün kâinatı Cenab-ı Hakk’ın “mutlak esmâları”nın mükemmel bir tezahür alanı olarak okumasının önünde hiçbir engel kalmamıştır. İşte bu husus da Risale metinlerini dönemsel değil dönemler üstü kılmaktadır. Ve Kur’ân’dan dersini tam alan bütün hakikat erlerinin kitapları da böyledir. Yani işin esprisi Kur’ân-ı mu’cizül-beyan’ın hitâbındaki sırrı anlamakta düğümlenmektedir.

Elhasıl: Risale-i Nur’un va’z ettiği hakikatler güneş batıdan doğana kadar câridir, istifadeye açıktır. Risale-i Nur’un hiçbir risalesinin zamanı bu yüzden geçmedi ve geçmeyecektir.

Abdülhamid Karagiyim

vukufiyet'ten niyetimiz şu duanın kapsama alanına girmektir:
Şu risale bir meclis-i nuranîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübarek şakirtleri, içinde birbiriyle mânen müzakere ve müdavele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şakirtleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor.
Abdülhamid Karagiyim

Latest posts by Abdülhamid Karagiyim (see all)

Risale-i Nur’un dönemi geçmedi mi?” üzerine 5 yorum

  1. Abi sanırım daha sağlıklı bir değerlendirme için, “Risale-i Nur” kategorisini parçalara ayırmamız gerekiyor. Yazında ifade ettiğin hakikatler külliyatın belli bazı konuları için elbette ki geçerlidir. Fakat malum olduğu üzere Risaleler tek tip metinden oluşan bir külliyat değil. Dolayısıyla “Risale-i Nur’un hiçbir risalesinin zamanı bu yüzden geçmedi ve geçmeyecektir” ifadesi bana problemli geliyor. Bu konuda Ahmet Yıldız hocanın bir makalesi daha dengeli bir bakış açısı sunuyor kanaatindeyim (http://www.karakalem.net/?article=69). Yazıdan bir paragraf:

    “Risale-i Nur’un yazıldığı bağlamla sınırlandırılan tefsiri ne kadar adil ve doğru olmayan bir anlamlandırma ise, onu zaman ve zeminden bağımsız, saf “aşkın-mutlak” hakikatler olarak idrak etmek de o oranda yanıltıcı olabilir. Risale-i Nur metinlerinin tarihsel olan, dolayısıyla zaman ve zeminle mukayyed olan vecheleri ile aşkın bir karakter taşıyan veçhelerini ayırdetme ve tarihsel vecheleri, Risale-i Nur’un sağladığı esma-i hüsnaya dayalı bakış açısının ışığında değişen şartlara uyarlama cehdi, Risale-i Nur talebesi olma mazhariyetinin kaçınılmaz bir gereği olarak görülmelidir”

    Risale-i Nur’un aşkınlığı üzerinde durulduğu kadar tarihselliği üzerinde de önemle durulması gerektiği kanaatindeyim. Zira bütün kısımlarını aşkın görmek Üstadı ve düşüncelerini zaman/mekan üstü görmeyi netice veriyor. Bu ise garip tutumların, tuhaf zihniyetlerin oluşmasına sebebiyet veriyor.

    1. Fatih kardeşim öncelikle eleştirin için teşekkür ediyorum. Bu vesileyle insan her yazdığını doğru zannetme gibi bir maraza karşı uyanık olmaya sevk oluyor. Allah razı olsun.

      Dile getirdiğin endişeyi anladığımı zannediyorum. Ruh hallerimiz biraz dengesiz olunca her şeye ve bu arada Risalelere karşı da dengesiz yaklaşımlar içine girebiliyoruz. Ahirzaman çocuğuyuz işte. Allah affetsin.

      Yazıyı baştan sona dikkatle okuyan, bu aşkınlığı Risale-i Nur’daki iman hakikatlerini ele alan bahislere atfettiğimi anlayacaktır kanaatindeyim. Ve bunun kaynağının da “kerameti kendinden menkulluk” değil ezelî hitap olan Kur’ân’a yaslanmak olduğu gene yazıda mevzu bahis. Birde “Kur’ân’dan dersini tam alan bütün hakikat erlerinin kitapları da böyledir” diyerek “diğer eserleri dışlayıcı bir Risale taassubu” üzerine fikir bina edilmediği yine anlaşılıyordur inşallah.

      Ayrıca Üstad’ın o günlerde talebelerine yazdığı tarihsel mektuplardan dahi bugünlere çok dersler çıkarabiliyorsak bu gene onun her yazdığında ezeli hitab’a dayandığını gösterir. Yani ben her cümlesine yanlış bir kudsiyet ve yüceltme vermekten Allah’a sığınmakla beraber her bir risalenin hatta her bir cümlesinin kıyamete kadar istifadeye medar olacağında ısrarlıyım.

      Gene de yanlış anlaşılmaya sebeb olabilecek şeyler varsa konuşalım…

      1. Risale-i Nur’a dengesiz yaklaşımlar beni herhalde bu tür konularda daha hassas hale getirdi. Senin yazını bu dengesizlikten tenzih ederim. Dikkat çekmeye çalıştığım nokta ve belki senin de zaten malumdur düşüncesiyle özellikle belirtmediğin, aşkınlığın daha çok imani hakikatlerle ilgili bahislerle sınırlı olmasıdır. Bunun altının daha çok çizilmesi gerektiği yönünde benim eleştirim. Aslında imani meselelerin de belli tarihsel yönleri mutlaka vardır. Mesela o meselelerin yazılma şartları, sebebleri, verilen misaller, ilaahir. Bütün bunlarda zaman ve mekanın etkisi mutlaka vardır. Bunun da belki ayrıca işlenmesi gerekebilir.

        Bununla beraber, külliyatın bazı bölümlerini tarihsel olarak anlamlandırmak zorundayız diye düşünüyorum. Ancak bunu yaptığımız takdirde o metinlerin bugün için anlamı olur. Basit bir örnek olarak, Üstadın komünizmle ilgili ifadelerini o gün için ne anlam ifade ettiğini anlamadan, o ifadeleri layıkıyla anlayamayız ve bugünün problemlerine o metinlerden cevaplar bulamayız. Örnekler çoğaltılabilir, fakat sanırım meramımı anlatabildim.

  2. Öyle desene:) elbette o açıdan hiçbir sıkıntı yok. Tarihsellik deyince “geçti bunların dönemi, faydalanabilecek birşeyi kalmadı” yaklaşımını eleştiriyorum ben. Sen biraz daha farklı bir bağlamı konuşmuşsun anlaşılan. Zaten son söylediklerine bakarsak gene olay aynı noktaya dayanıyor: Risale-i Nur, “usûlünce” istifade edildiği takdirde en itikadî risalelerinden tut en hususi yazışmalara kadar hikmet ve feyiz saçmaya devam ediyor ve edecek inşallah. Bir örnek: bu sıralar emirdağ lahikası okuyorum. O dönemin “tarihsel” mektuplarından bugünler için kendi adıma o kadar çok ders çıkardım ki.. Benim meselem buydu sadece.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.