Risale-i Nur’un mânâ dünyasına olduğu gibi girebilmek-8: Tahkik mesleğine taklidî perdeleme

Risale-i Nur’un mânâ dünyasına olduğu gibi girebilmek-8: Tahkik mesleğine taklidî perdeleme

Nur’un iki ana direği
RİSALE-İ NUR’un en temelde mazhar olduğu iki esma ism-i Hakîm ve ism-i Rahîm olarak Külliyatın muhtelif yerlerinde belirtilmektedir. Bu iki ismin birlikte tezahürü akıl-kalp ittifakını da beraberinde getirmiştir. Hakîm ismi Nur talebelerinin akıllarını daha mütefekkir, müdakkik, muhakkik olmaya davet ederken Rahîm ismi de kalplerinin daha şefkatli, anlayışlı, mahviyetkarâne bir hale bürümesi için işarettir diyebiliriz. Elbette bu esmâların mâbeynimizde inkişaf ettireceği çok daha fazla hal sayılabilir.

Bu iki ismi bir kuşun iki kanadı gibi düşünecek olursak tek kanatlı kuşun uçamaması gibi tek ismin bizde tecelli etmemesi ya da dengeyi bozacak derecede eksik tecelli etmesi halinde Risale-i Nur’a talebeliğimiz noktasında problemler yaşanabiliyor. Bu durum bazen ontolojik kaynaklı da olabiliyor. Yani fıtratımızda inkişaf etmeyen bazı hassalar yüzünden de bu haller yaşanabiliyor. Tıpkı Yirmi Dördüncü Söz’de denildiği gibi:

Bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor. Bazıların kabiliyeti bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe olamıyor. Hem esmanın cilvelerinin renkleri mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor. Bazı mazhar olan zat bir ismin tam cilvesine medar olamıyor.

Karanlıklı perdeler
Meselenin bir de bu gibi nuranî perdelere değil de zulmanî perdelere bakan yönleri var ki asıl sorumlu olduğumuz ve bizi “Risale-i Nur’a perde olmak” gibi dehşetli bir hitaba muhatap edebilecek meseleler de burada cereyan ediyor. Tembellik, dünyaya düşkünlük, aşıl(a)mayan kimi taassublar… Burada da çok şey sayılabilir. Arife tarif yeter diyerek kısa keselim.

“Tahkik mesleğine taklidî muhatap olmak” benim şu yazıda ele almak istediğim ve mesleğe perdeleme yapan çok hayatî bir mevzu. Bu hal Hakîm isminden nasibimizi epey azaltmasının yanında Rahîm ismine hakkıyla mazhariyetimizi de hayli gölgelemektedir. Zira esmâ bir bütün olup “dengeli mazhariyet” bu bütünlüğün muhafazası için zaruridir.

Tahkike gölge, taklide vesile olmak noktasında ön sıralarda yer alan üç meseleye burada değinelim.

1- Keşif ve kerametler
Tasavvuf yolu bu topraklarda bin yıllık mazisiyle ve binler münevver meyveleriyle haklı bir şekilde oldukça kökleşmiştir. Allah tüm samimi müntesiplerinden razı olsun, yollarını da haklarında hayırlı eylesin ve bizleri cennette buluştursun.

Bir Nur talebesi ise mesleğinde, tasavvuf yoluyla esaslı ayrılıklar bulunduğunun derin farkındalığı içinde olmalıdır. Mürşid değil metin merkezlilik, iradesini bir şahsa değil küllî akla teslim etme, şeyhinde değil kardeşinde fâni olma, aşk değil şefkat duygusunu merkeze alma, zikrin yanında tefekkürü baş gündem maddelerinden biri yapma bunlardan birkaçı olarak zikredilebilir.

Keşif ve kerametler elbette inkâr edilmemek ve muhakkak değerli bulunmakla beraber, bunların Risale-i Nur yolu içerisinde birer “belirleyici kriter” hâline dönüşmesi de mesleğin özüne muhalefettir ve bizi Risale-i Nur’un âlem görüşünü hakkıyla anlamaktan uzaklaştıracaktır. Üstad Hazretlerinin Emirdağ Lahikası’nda bu konu hakkında söyledikleri çok nettir:

Kerametler, keşfiyatlar tarikatta sülûk eden âmi ve yalnız imanı taklidî bulunan ve tahkik derecesine girmeyenlere, bazan zaif olanları takviye ve vesveseli şüphelilere kanaat vermek içindir. Hâlbuki Risale-i Nur’un imanî hakikatlerine gösterdiği hüccetler hiçbir cihette vesveselere meydan vermediği gibi kanaat vermek cihetinde kerametlere, keşfiyatlara hiç ihtiyaç bırakmıyor. Onun verdiği iman-ı tahkikî keşfiyat, zevkler ve kerametlerin çok fevkinde olmasından hakikî şakirtleri öyle keramet gibi şeyleri aramıyorlar.

Dikkat edilirse burada Üstadın “keramet”in karşı kefesine koyduğu şey Risalelerdeki “hüccet”lerdir. O kuvvetli hüccetlerdir ki bizim aklımızı ikna, kalbimizi tatmin etmeli ve farklı heyecanlar aramaya hâcet bırakmamalıdır.

Acaba bizim hâlâ keşif ve keramet sahiplerini iman hakikatlerini tahkiki bir tarzda anlatanlardan daha değerli görüyor oluşumuz, bu Nur’lardan istifademizin kısır kalmasından mıdır? Muhtemel… Cenâb-ı Hak istifademizi inkişaf ettirsin zira buna çok ihtiyacımız var.

2- Rüyalar
Zamanında bir yapının yönetilmesinde rüyaların esaslı bir yer işgal ettiğini biliyoruz. Tahminim hâlâ da ne yazık ki öyledir. Hâlbuki rüyaların da yine tahkik mesleğinde hiçbir belirleyiciliği olmaması gerektiği Risalelere aşina olan herkesin mâlumudur. Keşke o çatıda iyi niyetle bulunanların risale metinleriyle ve bilhassa lahika mektuplarıyla arası iyi olsaydı da temel mihenkleri oradaki sabit esaslar olsaydı. Her ne ise…

Rüyalar bazı işaretlere ve mânâlara elbette ki konu olabilirler. Risalelerde de –bilhassa Barla Lahikası’ında– birçok rüya anlatımı söz konusudur. Üstad hazretleri talebelerinin bazı rüyalarını tabir ve tefsir etmiştir. Mektubat’ta da Üstad hazretleri ikrar eder ki:

Rüyada ve nevmde perdeli olarak ehemmiyetli hakikatler var…

Yani burada mesele rüya anlatımına düşmanlık değil hakikat mesleğinin bu gibi şeyleri temel kıstas kabul edemeyeceğidir. Yukarıda alıntıladığım cümlesinin hemen evvelinde söylediği şu cümle tahkik mesleğinin yolcuları için çok ehemmiyetlidir:

Evet kardeşim, senin ile mahz-ı hakikat dersini müzakereye alışmışız. Hayâlatlara karşı kapısı açık olan rüyaları tahkikî bir surette mevzubahs etmek tahkik mesleğine tam uygun gelmediğinden…

Bunları dedikten sonra rüyasının tabir edilmesini isteyen talebesine rüyaya ait meseleleri “ilmî ve düsturî” olarak tam altı nüktede açıkladıktan sonra yedinci nüktede rüyasına ancak “kısa bir tabir” vermesi Risale-i Nur mesleğinde rüyaların konumu ve ehemmiyeti hakkında bizim için yeterli bir işaret olsa gerek.

3- Hatıralar
Şu sıralar Tahirî Mutlu ağabeyin hatıralarını okuyorum ve inşallah çok da istifade ediyorum. Takvası, esaslara sadakati ve ubûdiyeti gerçekten harikulâde etkileyici. Keramet ve rüyalarda olduğu gibi burada da mutlak bir red elbette söz konusu değil.

Mesele şu: Hatıra-metin dengesinin fazlaca bozulup risale değil hatıra odaklı bir anlayışın hâkim olması gene tahkik mesleğinin marazlarından birini tetikliyor.

Şunu hiç unutmamak gerekir: Bir sözün hakikati ancak kim söylemiş, kime söylemiş, ne maksadla söylemiş ve ne makamda söylemiş süzgeçlerinden geçtikten sonra bihakkın anlaşılabilir. İşte hatıralarda gözden kaçan temel nokta da burası: Üstad hazretlerinin ya da hizmetkârı olan abilerimizin bir sözünü alıp bağlamından da kopararak istisnasız herkes için ve her ortamda geçerli zannetmek…

Hâlbuki hocamız Risale-i Nur ise hocamızın süzgecinden geçemeyen veya geçse bile farklı ortamlarda yanlış anlaşılmaya sebep olacak hatıralar mesleğin esasına bizi yakınlaştıracak yerde uzaklaştırabilir. Eğer belagat hâle uygun söz söyleme sanatıysa, zemini ve muhatabı hiç nazara almadan yapılan hatıra aktarımları konusunda daha dikkatli ve seçici olmamız gerekir.

Elhasıl: Hatıralar genel itibarıyla hoş ve istifadeye medar olmakla birlikte “meslekî hassasiyetlerimiz” unutulmamalı, metin ve hakikat odaklılık her daim şiarımız olmalıdır.

Ve unutmadan… Nur dairesinde tahkikin bir amaç değil araç olduğu unutulmamalı, güya tahkikin hakkını vermek adına Risale-i Nur talebeleri içerisinde kırıcı yorumlardan ve soğuk tenkidlerden uzak durulmalıdır ki bu da dengenin Rahîm ismine bakan yönüdür. Aksi takdirde bir marazı tedavi için çaba sarf edeyim derken daha büyük bir maraza teşne olmak da nefis ve şeytanın ayrı bir tuzağına düşmektir.

Cenab-ı Hak kendi bulanık görüşlerimizi karıştırmaksızın Nur risalelerinden son nefese kadar hakikatini muhafaza ederek ve hakkını vererek istifade edebilmeyi nasip eylesin.

Abdülhamid Karagiyim
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.