Tercihini yap

İnsan bedenine iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için ihdas edilen kuvvetler vardır. Bunlar kuvve-i şeheviye-i behimiye, kuvve-i sebuiye-i gadabiye ve kuvve-i akliye-i melekiyedir. Her bir kuvvenin ifrat, tefrit ve vasat olmak üzere üç mertebesi ve her bir kuvveden de murat edilen gayeler vardır. Bunların içerisinde insanı diğer hayat sahiplerinden ayıran ve diğer yaratılmışlardan üstün olmasını sağlayan kuvve, kuvve-i akliye-i melekiyedir.

Kuvve-i akliye-i melekiyeden murad olan gaye, hak ile batılı birbirinden ayırmak, doğru ile yanlışı birbirine karıştırmamaktır. İnsanları aldatacak bir zekaya malik olmak veya hiçbir şeyden haberi olmayacak şekilde yaşamak “akıl” kuvvesinin istikametli kullanılmaması anlamına gelmektedir.  İstikamet “hikmetli” hareket etmekte ve dengeyi gözetmektedir.

İnsanı imtihanla mükellef eden, karar ve tercihlerinden sorumlu olmasını, sorgulama, araştırma ve düşünmesini temin eden, hayvanlardan ayıran, kitle psikolojisinden kurtarıp kişinin özgün bir şahsiyet olmasını sağlayan akıl kuvvesidir. Yine her şeye evet demekten kurtaran, bazı şeylere hayır demeyi temin eden akıldır.

Bazı mahrumiyetlerden midir, nedir bilinmez, toplum olarak iki şey arasında tercih yapmamız istendiğine çoğunlukla “fark etmez” diyerek tercih hakkımızı başkalarına bırakmaktayız. Gerçi öyle bir dünya ve sistem içinde hayat sürüyoruz ki çoğu zamanda tercihlerimiz sorulmuyor zaten. Sorulduğu zamanda başkalarına bırakıyoruz.

Tercihimizi ister biz yapalım, ister başkalarına bırakalım, akıl sahibi bir insan olarak tercihlerimizden sorumlu olduğumuzun farkında olmalıyız. Ancak kader meselesinde teorikte Cebriye, pratikte Mutezile gibi bir yaklaşımız varsa o başka mesele.  Yani tercih yaparken akla müracaat etmeyip, sebeplere yapışmayıp kaderimizde ne varsa o olsun deyip, sonra da ortaya çıkan neticeden rahatsızlık duyup “keşke” diyorsak yapacak bir şey yok. Araştırıp, sorgulamadan tercihte bulunup, karar verdikten sonra ortaya çıkan neticeyi aklileştirmeye çalışmak ehl-i Sünnet yaklaşımına uygun olmasa gerektir.

Kur’an insanların akletmesine ve düşünmesine büyük önem atfetmektedir. Ayetlerde teşvikleri bol miktarda bulmak mümkündür. Risale-i Nur’a da genel hatları ile baktığımızda akla vurgu yapılmakta, “her kim olursan ol, gözünü aç bak” denilmektedir. İbn-i Sinâ gibi bir dâhî-i hikmetin “İman ederiz, fakat akıl bu yolda gidemez” diye hükmettiği haşir akidesi, Haşir Risalesinde akli olarak izah edilmektedir. Yine bu risalede; “hem anlarsın ki”, “hiç kabil midir ki”, “sakın zannetme ki” ifadeleri ile akletmenin ve aklın nasıl kullanılması gerektiğinin yolları öğretilmektedir.

Bediüzzaman, aklın, iman esaslarını anlamada nasıl kullanılacağını öğrettiği gibi, bize gelen ve getirilen bir haber hakkında da bir kanaat ve tercihte bulunurken aklın nasıl kullanılacağını öğretmektedir.

“Söylenene bak, söyleyene bakma” söylenilmiştir. Fakat ben derim: “Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne içinde söylemiş? Niçin söylemiş? Söylediği sözü gibi dikkat etmek, belâgat nokta-i nazarından lâzımdır, belki elzemdir.”

Yine,

Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız.

Aklımızı başkasının cebine de koyabiliriz. Ben bilmem şeyhim bilir, ağabeyim bilir de diyebiliriz. Falancalar yanlış yapmaz da diyebiliriz. Birtakım hüsn-ü zan ve itimatlarla da tercihlerde bulunabiliriz, ancak mesuliyetin yine bize ait olacağını unutmamalıyız. Mademki akıl bize emanet olarak verilmiş, çıkarıp atıp hayvan olup kurtulma şansımız yoktur.

Aklı kullanırken içinde yaşanılan zaman ve durumlar etkili olmaktadır, özellikle insan münasebetlerinde ve toplum meselelerinde. Değişim, dönüşüm, ihtilal ve kaos ortamları farklı insan tiplerinin gözükmesine sahne olmaktadır. Sosyolog Riesman, insanları, toplumsal değişme ile olan münasebetleri açısından dörde ayırıyor:

  1. Gelenekler tarafından yönetilen tip: Geleneksel toplumların insanıdır. Kendini toplumdan ayrı bir kişi olarak göremez. Değişmenin kaynağı ya da konusu olamaz.
  2. İçten yönetilen tip: Değişmeye başlamış toplumların tipidir. Geleneklerden çok, içselleştirdiği değerlere ve özellikle bağlı olduğu otoriteye göre davranır. Toplumdan farklı olan kişiliğinin ayırdındadır. Kendine güvenir. Katı ve müsamahasızdır.
  3. Dıştan yönetilen tip: Endüstri toplumlarında ortaya çıkar. Davranışları, başkalarının kendisinden olan beklentilerine uygundur. Dış otoriteye dayanır, esnektir, her yöne çekilebilir.
  4. Özerk tip: İçten yönetilen ve dıştan yönetilen tiplerin bazıları özerk tipe dönüşür. Özerk tip kendisini bilinçli olarak yönetir. Toplumun hangi kurallarına uygun davranacağına kendisi karar verir. İşte toplumsal değişmenin kaynağı bu tiplerdir.

 

Bu insan tipleştirmelerinden “özerk tip”ler toplumsal değişmede motor gücü ve özgünlüğü temsil etmektedir. Bununla birlikte her bir tip kendi şahsi hayatının ve içtimai hayatının şekillenmesinde belirleyici olmaktadır. Sahip olunan her bir tip’e göre kişinin hayatı şekillenecektir. Önemli olan hikmetli kararlar ve tercihlerde bulunacak tipte yaşamaktır.

Meşrutiyetin ilanı ile mutlakıyet rejiminden anayasal monarşiye geçilmesinin toplum üzerindeki etkisine dikkat çeken Bediüzzaman “Meşrutiyet… Herkesi bir padişah hükmüne getiriyor, siz de hürriyetperverlikle padişah olmaya gayret ediniz” ifadelerini kullanmaktadır. Hürriyet ortamı kişilere kendileri hakkında karar vermelerini ve tercihlerde bulunmayı temin edecektir. Aklı başkasının cebine koymadan, kendi tercihlerine sahip olacaktır.

Başka insanların akıllarını cebimize almaya çalışmak veya aklımızı başka insanların cebine koymak çözüm ve kurtuluş değildir. Belli insanların benimle aynı düşünüyor olması da bir değer değildir. Başka insanların da yardımlarını alarak kendi çaba ve gayretlerimizle elde ettiğimiz düşünce ve tercih tek başına değerlidir, zira bir çaba ve gayretin neticesidir. Kendi hür aklı ile aldığı kararlar ve tercihlerle aynı çizgi üstünde omuz omuza gelen insanların oluşturduğu topluluk ihlas sırrını yakalayacak ve muvaffak olacaktır. Yoksa bir başkasına bakarak tercihte bulunup, karar vermek ihlas sırrına uygun olmayacaktır.

Mehmet Kaplan

Mehmet Kaplan

Süleyman Demirel Üniversitesi / Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü - Din Sosyolojisi
Mehmet Kaplan

Latest posts by Mehmet Kaplan (see all)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım